Türkiye deprem felaketi nedeniyle bilim insanlarını hatırladı yeniden. Aslında hiç unutmaması gereken…İktidar bilim ve bilimsel çalışmaların-sözlerin yerine uzun süredir; dini, ayeti, sloganı ana noktaya yerleştirmişti. Oysa din eğer tercih ediyorsa bireyin, bilim devletin-toplumun yol göstericisi olabilirdi ancak. Tayyip Erdoğan toplumu 'dinle-dini referanslarla' yönetmeyi tercih etti. Ekonomiden (faiz-nas) yargıya (İslam'a atıf yapılan mahkeme kararları) sıkıştığı-bocaladığı her alanda dine sığındı. Üstelik mesela Merkez Bankası'nın faizini görsel olarak indirmiş ama bunun sonucunda yurtdışından aldığı borç faizini patlatmıştı. Ya da başta kamu bankaları ortaya çıkan garip durumdan 'sözde karşı olduğu faiz-rant düzeninden' aşırı kâr etmelerini topluma anlatmamıştı. Halka gösterilen ile gerçek hayatta yaşanan farklıydı.
Sadece 'alnı secdeye değenlerle' çalışma tercihi, Fetullahçıları en kritik yerlere yerleştirmesi ile memleketi darbe girişimine götüren süreci de başlatmıştı. Ülkenin uzmanlık alanı isteyen arama kurtarma faaliyetlerini yerine getirmesi gereken kuruma da imam hatip ve ilahiyat mezunlarını getirmekte sorun görmedi. Konunun inanç, imam hatip-ilahiyat değil liyakat olduğunun farkında olsaydı, son halkası deprem felaketi olan her alandaki yönetilememe sorununun kontrolden çıkmasıyla öfke krizlerine kapılıp (ne yazık ki bir kesimin kanıksadığı) hakaretlerde 'adi, namussuz, ahlaksız'a kadar gelmezdi.
Din ile yönetmek, kutuplaştırma alanında da oldukça kullanışlı bir argüman oldu elbet. Üstelik bunu yaparken dindarlığı partisi ile çerçeveledi. Din-muhafazakârlık ancak onun partisinde var olabilirdi.
Erdoğan'ın 'AKP İslamı' pratiğine, kendisinin de içinde yetiştiği Milli Görüş hareketi içinden ve muhafazakâr dünyadan önemli eleştiriler yöneltildiğini burada not etmek isterim. Bu eleştiriler, Erdoğan'ın sistematik olarak kutuplaştırmaya çalıştığı seküler dünya ile muhafazakâr dünya arasında -özellikle hukuk ve hakkaniyet temelinde- ciddi bir ortak paydayı da işaret ediyor.
Erdoğan'ın önümüzdeki seçimlerde deprem bölgesine bir yılda yapılacak konut vaadini öne çıkartarak gitmesi pek muhtemel. Devletin yükümlülüklerini topluma yapılmış bir jest, bağış olarak gösterme hâli ve bunun siyasallaşmasına nasıl bakılabilir, bu bir sorun mudur? Akademisyen Zafer Yılmaz durumu şöyle açıklıyor: Sorun AKP'nin İslami hayırseverlik pratiklerini neoliberal sosyal politika gündemiyle buluşturması kadar bu pratikleri doğrudan siyasal faaliyetin aracı haline getirmesidir.
Afet durumlarında otoriter yönetimlerin başvurduğu yöntemler de, bir davranış el haritası da var tabii. Son depremde Erdoğan iktidarı 'asrın felaketi' diyerek kendi sorumluluğunu üstlenmeme, itiraz ve eleştirileri 'deftere kaydetme' metaforuyla tehdit etme, muhalefeti hedef alıp kutuplaştırma, nihayet 'ev vaadiyle' gündemi 'güçlü-iş yapan iktidar' görüntüsüyle farklı bir noktaya kaydırma yollarını izledi. Dünyada bu işler nasıl oluyor diyenler için Yetkin Report'ta Seda Demiralp'in yazısı yol gösterici:
"Çalışmalar özellikle otoriter iktidarların afet durumlarında toplumsal algıyı yönlendirebilme imkanları sayesinde hasarlarını minimize edebildiğini gösteriyor. Bu iktidarlar, afet sonrası gelen tepkileri bir 'konsensus krizi' olarak çerçevelemek, yani kendilerine yönelik eleştirileri milli birliğe yönelik bir tehdit olarak tanımlayıp marjinalize etmek ve bu şekilde teknik konuların konuşulmasına engel olmak suretiyle afetle ilgili algıyı yönetebiliyor."
Depremin 16. gününde pek çok yerde hâlâ; çadırdan-gıdaya-tuvalete en acil ihtiyaçlar giderilememişken 'algı yönetilebilir mi' bence zor ama deneniyor-denenecek.
Gelelim girişte yazdığım bilim insanları bölümüne. Özellikle deprem çalışan hocaların açıklama ve söyleşilerine. Dikkatle takip ettiğim isimlerden biri Celal Şengör. Cansu Çamlıbel'in T24 söyleşisinde, Fatih Altaylı'nın Habertürk'teki yayınlarında en son Kafa TV'de. Kafa TV'de İstanbul'un riskli alanlarını saydıktan sonra şu saptamayı yaptı: "Yeni havalimanı tam sakat bir yerde."
![]()
Bu cümleyi hazmetmem zor oldu. Daha ilk günden bilim insanları bu havaalanının yerinin yanlış olduğunu söylerken-bağırırken, en büyük -en iyi- kıskanıyorlar diye kelimelerle propaganda yapan iktidar aklıma geldi. Ve son depremde yaşananları yerinde görmüş bir gazeteci olarak başta havayolu, ulaşımın ne kritik bir konu olduğunu deneyimlemiş bir isim olarak... Hatay'da havaalanının depremden zarar gördüğü ve yardımların nasıl zor şartlarda olduğunu hep beraber gördük. Beklenen İstanbul depreminde bu 'sakat yerdeki alan'a ya bir şey olursa? Programda 'Yeşilköy'ünde riskli olduğunu söyleyen' Şengör'e Atatürk Havaalanı da soruldu: "Havaalanının olduğu yer kireçtaşı daha sağlam. Yeni havaalanına göre daha sağlam."
Celal Şengör'ün daha sağlam dediği havaalanının pistleri şu an Millet Bahçesi yapılacağı için yıkılmakla meşgul.
Erdoğan yeni havaalanın açılışında 'sadece havalimanı değil bir zafer anıtı açıyoruz' demişti. Şimdi saygın bir bilim insanı 'buranın sakat olduğunu' tekrarlıyor.
Bitirirken…
Erdoğan din-ayet-slogan üzerinden bir yönetimi belirlemiş durumda. Bunu sürdürecek. Muhalefetin yeni ve farklı bir dil-duruş göstermesi, farklı bir hikâye yaratması gerekiyor. Ben bir yandan yazıyı yazarken bir yandan İYİ Parti Genel Başkanı Meral Akşener'in grup konuşmasını dinliyordum. Akşener bir yerde şunları söyledi: Artık sığınmacı problemini çözme vakti gelmiştir. İktidarı gerekli adımları atmaya ve diplomatik görüşmeleri başlatmaya davet ediyorum. Devletimiz için ben bu görüşmeleri yapıp bu sorunu çözmeye hazırım.
Benim burada Akşener'e sormak istediğim sorular var.
- Meral Hanım; ilk sorum hangi devlet? Sizin de sıklıkla şikayet ettiğiniz partileşmiş devlet için mi bu görüşmeleri yapacaksınız?
- Gerekli adımları atmaya çağırdığınız iktidar, sizi ve tüm muhalefeti hedefe koyarak itibarsızlaştırmaya, politika yapmanıza bile engel olmaya çalışıyor. Şu an bu iktidardan talep bu iktidarı ve icraatlarını meşrulaştırmak olmuyor mu?
- Ve bu büyük kaos içinde zaten hedef haline gelmiş sığınmacılar mı şu andaki ana sorun?
Hep beraber düşünmemiz empati yapmamız gereken günler. Meral Akşener çok kritik bir noktada. Türkiye'de siyasal düşüncenin sınırlı doğasını açıklayan en önemli etken; devlet merkezli ve katı bir milliyetçilik' ile mi sınırlı kalmalı. (Zafer Yılmaz'dan alıntıyla). Yoksa bu memleketin tüm kesimleri hep beraber yeni bir tanım, siyaset mi geliştirmeli? Bu sorunun yanıtı sadece seçimleri değil seçim sonrasını da belirleyecek.
Yazıyı yazarken yararlanılan kaynaklar:
Ayet ve Slogan, Ruşen Çakır - Metis Yayınları
Yeni Türkiye'nin Ruhu, Zafer Yılmaz-İletişim Yayınları
Milliyetçi Muhafazakar Entelijensiya - Yüksel Taşkın-İletişim Yayınları
Depremim siyasi sonuçları: Olasılıklar ve Dünyadan Örnekler, Seda Demiralp, Yetkin Report. (Yararlandığı kaynaklardan biri de ekli yazısında: Political Implications of Natural Disasters: Regime Consolidation and Political Contestation)
Murat Sabuncu kimdir?Murat Sabuncu İstanbul'da doğdu. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Protohistorya ve Ön Asya Arkeolojisi bölümünü bitirdi. Boğaziçi Üniversitesi'nde İşletmecilik Sertifikası programını tamamladı. İstanbul Ticaret Üniversitesi'nde Medya ve İletişim Sistemleri konusunda yüksek lisans yaptı. Dergi, gazete, radyo, televizyon, internet haber sitelerinde muhabirlik, editörlük, yayın koordinatörlüğü, genel yayın yönetmenliği, köşe yazarlığı yaptı. En uzun süre Milliyet gazetesinde çalıştı. Tempo dergisinde genel yayın yönetmenliği, Fortune dergisinde kurucu yönetmenlik yaptı. Skytürk 360'da ekonomiden politikaya değişik programlar hazırladı, sundu. Cumhuriyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni oldu, ikinci ayında tutuklanıp Silivri Kapalı Cezaevi'ne gönderildi. Hapsedildiği cezaevinde 1,5 yıl tutuklu kaldı. |


