21 Temmuz 2021

"Teşhiste hata olmaz"

Zülfü Livaneli'nin başlattığı tartışma izinin üstünden Türkiye'nin oldukça kısa süreli "sosyalizm" tarihini yeniden ele almaya devam ediyorum. "Teşbih"i "teşhis" yapmamın nedeni de bu. Eldeki yazıda bunu işlemeye çalışacağım.

Bir soruyla başlayayım. Bir fikrin radikal olanını mı benimsemek daha kolaydır, daha ılımlı olanını mı? Dünyadaki örneklere bakınca, ikinci cevap daha yaygın, dolayısıyla daha doğru görünüyor. Aklımda "komünizm" ve "sosyal demokrasi" var. Yapılagelmiş bir yığın seçim örneğinde böyle olmuş, sosyal demokrasi daha fazla oy almış.

Ama Türkiye'de farklı bir gelişme örüntüsü mümkün olabilirdi diye düşünüyorum. Dünyada da sosyal demokrasi komünizmin içinden çıktı. Dünya savaşının başlamasına doğru: Burjuva paylaşım savaşında bizim yerimiz var mı, yok mu sorusu üzerinden. "Yok" diyenler devrimi de yaptı.

Türkiye'de oldukça da erken kurulmuş bir Komünist Parti vardı, ama kitlesel bir harekete dönüşmesi hiç kimseye muhtemel görünmüyordu. Onun için yönetici seçkinler açısından da herhangi bir soruna "sol" denebilecek bir açıdan bakmak söz konusu değildi. Bu seçkinler eldeki imkanlar çerçevesinde "devletçi" yöntemde karar kılmışlardı, ama devletçilikleri "tekelci devlet kapitalizmi" çerçevesinde bir şeydi. Yani sosyalizmin karşıtıydı.

"Sosyalizm" kavramı aniden, 27 Mayıs darbesiyle "kelime haznemize" girdi. Ve bu giren, bütün dağınıklığına rağmen, "Marksist" cinsinden olandı. Altmışların başında kurulduğunda, Mehmet Ali Aybar'ın başkanlığında hatırı sayılır bir entelijansiya kesimine hitap eder hale geldiğinde, ortada bir "sosyal demokrasi" söylemi yoktu. "Ne diyor? Ne öneriyor?" diye analitik gözle bakıp "Bunlar sosyal demokrat talepler" diyeceğiniz söylemi kullananlar da o aşamada TİP içinden konuşuyorlardı. Kitlelere ulaşmada sorunlar sürüyordu ama aydınlar katında sosyalizm ciddi bir hegemonya kurmayı başarmıştı ve bu çok önemliydi.

"Başarı" ile birlikte başarıyı törpüleyecek etkenler de ufukta belirdi. Bayrağı ilk "Yön" açtı ve TİP'e asıl başarı yolunun seçimden değil, yurtsever subayların darbesinden geçtiğini bildirdi. Onu "E. Tüfekçi" imzasıyla Mihri Belli izledi. Büyük kavga başladı. Denebilir ki, kavganın temeli izlenmesi gereken sosyalist stratejinin ne olması gerektiği tartışmasıydı. Eski sol (yani TKP'den gelenler) genel olarak Belli'den yana tavır aldılar. Bunlar olurken İsmet İnönü'nün de "ortanın solundayım" demesi tartışmayı iyice karmaşıklaştırdı. TİP'e alternatif bir partinin kurulması gündeme geldi (Çalışanlar Partisi). CHP ile sosyal demokrasi ilişkisi de böyle başladı. CHP'nin "sosyalist" denecek bir ideolojisi, fikriyatı yoktu; ama TİP gibi bir parti için ulaşılması güç bir seçmen kitlesi (ayrıca tarihi prestiji v.b.) vardı. Bu bakımdan diyorum: TİP, CHP'nin fikriyatından doğma bir hareket değildir; tersi sözkonusudur. Genellikle CHP TİP'i taklit etmiştir (tabii gerekli rötuşları yaparak).

Bu yazdıklarım özetin özeti şeyler, ama yanlış değil. Şimdi "teşhis" konusuna geleyim.

27 Mayıs sonrasında siyaset sözlüğüne "kapitalizm"le birlikte "komprador" kelimesinin de girdiğini söyleyebiliriz. Artık pek kullanılmayan bu kelime ne anlatıyor?

Portekizce'den geldiğini tahmin ediyorum. Özellikle Uzak Doğu'da yerli halka karşı yabancı güçler adına çalışan, onlara hizmet veren kişi. Hani limana bir gemi gelse sandalına binip incik boncuk satmaya ve incik boncuk almaya giden kişi'. TİP'e karcı sürekli taraftar çoğaltan hareketin Türkiye'deki kapitalizm üstüne teşhisi buydu. Mihri Belli'nin "Milli Demokratik Devrim" dediği sol misyon, bu sefil kapitalizme karşı yapılmalıydı. Bu sefil kapitalizmin yanısıra Türkiye'de yoğun bir feodalizm vardı. Ekilebilir topraklara az sayıda feodal aile el koymuştu. Bu nedenle "devrim" hem "milli" hem de "demokratik" olmak zorundaydı.

Türkiye'nin (altmışlı yıllarında) iyi çekilmiş bir fotoğrafı mıydı bu anlattıklarım? Hayır, değildi. Altmışlarda Türkiye'de devlet ve burjuvazi, o yılların yaygın kalkınma yöntemi olan "ithal ikamesi kalkınma" yöntemini benimsemişti. "Az gelişmiş" nitelemesinden kurtuluşun yolu, gelişmiş ülkelerden mal, araç almak (ithal etmek) değil, bunun için elden çıkarılan dövizi yurt içinde onları üretmek için kullanmaktı. Mihri Belli'nin kendi stratejisini kabul ettirmek için başvurduğu "montaj ve ambalaj sanayii" yaftası devrini kapatmıştı. Türkiye burjuvazisi "dayanıklı tüketim malları" denilen nesnelerin üretimini kendi yapmak üzere kolları sıvamıştı.

"Feodalizm"e gelince, bu terimi tanımı belli bir terim olarak kullanacaksak, Türkiye'nin tarihinde hemen hiçbir zaman yürürlükte olmayan bir üretim tarzıydı, çünkü Osmanlı düzeninde toprak üstünde özel mülkiyet olamazdı. Türkiye'de Latin Amerika tarzında latifundialar hiçbir zaman görülmemişti.

Bu dediklerim doğruysa (ki tarih böyle olduğunu gösteriyor) "Milli Demokratik Devrim" nereden çıkıyor?  Bu teori, Türkiye'yi, içinde bambaşka ülkelerin yer aldığı bir kategoriye yerleştiriyor. Bu, sözgelişi yüz yıl önceki Çin olabilir, ama altmışların Türkiye'si ile ilintisi yok. Peki, neyle ilintisi var?

"Milli Demokratik Devrim" diye bilinen aşamanın öncü-vurucu gücü, eldeki teoriye göre, "yurtsever subaylar"! Bu son derece geri kalmış "sömürge" yapısının onlar üzerinde güçlü bir ajitatif etkisi olacağı tasarlanıyor. Bu stratejik karar verilince, bazı başka önemli konuların da buna göre revizyondan geçirilmesi gerekli oluyor. Bunların başında subayların zihni yapılarını belirleyen Kemalist ideolojinin aslında "sol" bir ideoloji olarak yeniden yorumlanması geliyor. Gerçekte Kemalizm, sosyalist olmak üzere değil, sosyalizme karşı kurulmuş bir ülkenin ideolojisi. Bunun Kuva-i Seyyale veya Mustafa Suphi olayı gibi açık örnekleri var. Ancak, özel, karmaşık koşullar ve çatışan çıkarlar arasında verilmiş bir Kurtuluş Savaşı söz konusu. Burada bir gün emperyalizme çatarak Sovyetler'den taktik bir yardım almak, ertesi gün

Britanya ile anlaşınca başka bir politika izlemek, bir gün devlet güdümünde Komünist Parti kurmak gerekli olabiliyor. Ve Mustafa Kemal bunları büyük bir ustalıkla yapıyor. Ama bunlardan "sosyalist bir toplum" kurmaya çalıştığı sonucunu çıkarmak abes.

Ne var ki MDD bu sonucu çıkardı. Bunun en vahim sonuçlarından biri 1950'yi "karşı devrim" olarak reddetmektir. Bu tavır büyük halk çoğunluğunun iradesini reddetmekle aynı kapıya çıkar. Halkın oy verme hakkına ve seçme özgürlüğüne karşı çıkan başka bir "sol" hareket var mıdır, bilmiyorum. Ama bunu yapan olduysa da genel anlamda başarılı olacağını sanmıyorum.

Bu yıllarda Türkiye'de sosyalistler, "MDD" ya da "SD", iktidara oyla değil, devrimle geleceklerine inandıkları için, halkın oy hakkı onlara önemli görünmemişti.

Yazı uzadı, ama konu bitmedi; Şimdilik burada bırakayım.

Yazarın Diğer Yazıları

İmralı mı?

Kılıçdaroğlu'nun söylediği, HDP için önemli olmasının yanı sıra, CHP’nin kendisi için de önemliydi.  Sezai Temelli’den bildiğimiz o cevap geldi. Bir tarihte AKP’ye bakıp sevinerek “İşte, gerçek yüzlerini göstermeye başladılar” diyenler gibi Temelli’ye de hayır dua edenler olmuştur.

Türkler ve Türkçe

“Öz Türkçe” akımı olsun, “Güneş-Dil Teorisi” olsun, ikisinde de “ırkçılık” vardır—bu iki yaklaşım birçok bakımdan birbirinin karşıtı gibi dursa da, temelde böyle bir ortaklık vardır.

Alfabe ve ulusal tarih

Dilsel ölçütler çerçevesinde baktığımızda Arap alfabesini kullanmakta ısrar etmemizi gerektirecek dilsel, pratik bir durum yok. Değiştirip daha uygununu almak için her türlü neden var. Yani uygulamaya karşı çıkmanın gerekçesi dilsel değil,  İslam çerçevesinde Arap alfabesine duyulan saygı.