30 Temmuz 2021

Solun geçmişi

“A” yanlışsa bunun karşıtı doğrudur diye, alıştığımız, kolaycı bir düşünce tarzımız vardır.  Ama bu da pek doğru bir düşünce tarzı olmadığını söyleyebiliriz.  Yani “MDD” yanlıştır diye TİP’e mal edilen “SD”, yani “Sosyalist Devrim” doğru mudur? 

“Solun geçmişi” teması üstüne şimdiye kadar T24’te iki yazı yazdım ve ikisinde de o zamanın “Milli Demokratik Devrim” olgusu üstünde durdum.  Bu benim düpedüz yanlış bulduğum bir stratejiydi.  O yazılarda anlattığım gibi sanki Türkiye’yi değil de kırkların, ellilerin Malezya’sını anlatıyordu.  Peki, “doğru”sunu anlatan teori hangisiydi?

“A” yanlışsa bunun karşıtı doğrudur diye, alıştığımız, kolaycı bir düşünce tarzımız vardır.  Ama bu da pek doğru bir düşünce tarzı olmadığını söyleyebiliriz.  Yani “MDD” yanlıştır diye TİP’e mal edilen “SD”, yani “Sosyalist Devrim” doğru mudur?  Bir başka söyleyişle, Türkiye, demokratik bir devrimden bekleyeceğimiz aşamaları tamamlamış bir toplum mudur?  O zaman öyle miydi. Şimdi öyle midir? Bence hayır.  Ama “SD” diyenlerin hepsi değilse de önemli bir kısmı böyle görüyorlardı.

Şöyle söyleyeyim: “MDD” diyenler yukarıda biraz rastgele söylediğim şekilde, altmışların Türkiye’sini kırkların Malezya’sı gibi görüyor idiyse, bir kısmı da-isterseniz gene “kırkların” diyelim-sözgelişi Danimarka gibi görüyorlar ya da öyle gördükleri izlenimini veriyorlardı.

Çünkü sorun, son analizde, askeri darbeydi; yeni oluşan solun bir  edindikleri askeri darbeye biçtiği değerle ilgiliydi. “MDD”nin “D”sini, yani “demokrasi”yi askeri darbeden bekliyorsak, tamam, daha baştan yanlış yoldaydık.  Ama bunu ”Türkiye’nin demokratik devrime ihtiyacı yoktur” anlamına gelecek bir tonla söylüyorsak, bu elbette doğru değildi.  Türkiye’yi demokratik sorunları olan bir Asya toplumu gibi analiz etmek yanlıştı ama bu sorunları çözmüş bir Avrupa toplumu gözüyle görmek de bundan aşağı kalmıyordu.

Her iki stratejinin de, çevresinde saf tutmuş “eski solcular” vardı-geçmiş deneyimleri temsil edenler.  Bu eski solcuların yaşadıklarıyla edindikleri başlıca ders “provokasyon dediğimiz, aslında bir hayli şekilsiz davranıştı. TİP’te “Anan provokasyon olmasın” diyen eski tüfek sayısı sanırım daha kabarıktı çünkü burada bir parti söz konusuydu.  Kurulması, yaşatılması böylesine zor olan bir şey.  Onu gözümüz gibi sakınmamız gerekiyordu.  Dolayısıyla her toplantıda, her tartışmada, “.  . . yaparsak provokasyon olabilir” diyecek biri çıkabilir, bu da birçok şeyi yapmaktan vazgeçme sonucunu getirebilirdi.

“Bir eğitim programı düzenleyelim;  tarihi materyalizmi anlatalım.” “Çok iyi olur, ama toplumsal gelişmenin son aşaması ‘komünist toplum’;  bunu anlatırsak provokasyon olmaz mı?”  Bir akşam Mina Urgan’ın evindeydik; Fatma Hikmet İşmen ve Behice Boran vardı.  Bir ara anlaşılan havaya girmişiz, şarkı söylemeye başladık.  Sıra geldi sözlerini Nâzım’ın yazdığı “Candarma”ya.  “Candarma biz, Komünistiz” deyince Behice Hanım “Durun” dedi.  “Sosyalistiz denecek.”  Yahu, özel bir evde, birbirini tanıyan dört kişiyiz! “Disiplin. Böyle söylemeye alışmalıyız.”  İyi ama, komünistiz de . . .

Bence daha vahim olan olgulara gireyim biraz. Altmış sekiz, malum, bütün dünyaya yayıldı.  Burada Deniz’ler, böyle fırsat bekliyor.  TİP’e bağlı FKF (Fikir Kulüpleri Federasyonu) böyle bir durumda hareketsiz kalamaz. Onlar da katıldı. Polisten saldırı bekliyor; ama Demirel Başbakan ve Demirel zeki. Böyle bir olayda “saldırgan” rolüne girmek istemiyor.

Bu sırada Teknik Üniversite’deki solcu-devrimci öğrenci örgütünün başında Harun Karadeniz var. Harun akıllı ve sorumlu bir kişi. Olanı biteni yakından izliyor ve “darbe” bekleyen cenahtan değil. Ne yapmalı? Teknik Üniversite’de de öğrenciler kaynıyor, katılmak istiyor.

Harun kalktı, Ankara’ya gitti. TİP’in kapısını çaldı. Belleğim şimdi beni yanıltmıyorsa o günlerde Genel Yönetim Kurulu toplantısı da var. Tahmin eder misiniz? TİP Harun Karadeniz’le görüşmedi! Yahu, Mehmet Ali Aybar’ın kendisinin görüşmesi gerekmiyor; birine devredebilir bu işi. Ama işte o “provokasyon” korkusu! “TİP, ‘Siz de katılın! Ne duruyorsunuz?’ demiş.” Derken polis, kovuşturma, soruşturma.  Mahkeme!

Harun’un tabanını hareketsiz tutma imkânı zaten yoktu. Karara bağlanması gereken konular daha inceydi. Daha önceleri anlatmıştım:  Çetin Özek’in evinde buluşuldu, konuşuldu. Deniz ikna edildi, işgal kalktı.  Ama o süreçte İTÜ de işgalini gerçekleştirdi.

Böyle durumlar tekrarlandı, kalıplaştı.  Bir  yandan ortam geriliyor (Altıncı Filo’nun provokatif ziyaretleri sıklaşmıştı), bu “aktivizm” ile bu “pasifizm” hayatın olağan bir parçası haline geliyordu. Bunun Türkçesi, bir hareketin stratejisini zaten “provokasyon” diye tanımlanabilir bir davranış tarzı üstüne oturtması, öbür hareketin “Sonra provokasyon olur” diye uzaktan bakarak zaten hareket olmaktan çıkmasıydı.

Bir anı daha anlatayım.12 Mart ilan edilmiş, Nihat Erim’in “beyin kabinesi” çalışmaya başlamıştı. Bu hükûmetin ilk işlerinden biri TİP’in kapatılması için Anayasa Mahkemesi’nde dava açılmasıydı. Savcı, “komünistlik yapmak”tan çok “Kürtçülük yapmak” suçundan ötürü kapatılmasını talep ediyordu. Karar aşamasına doğru, benim üyesi olduğum ilçenin başkanı benimle evde görüşmek istedi. “Buyur,” dedim, randevulaştık. “Bu faşizan dönemde ne yapmayı düşünüyorsun?” temasını konuşmak istediğini düşünmüştüm. Yanılmışım. Para istedi. Niye? O ayın kirasını ödemek içinmiş! Yahu, iki üç gün sonra kapanacak parti için bizi durmadan rahatsız etmiş mal sahibine bir kira daha ödemenin anlamı var mı? “Kapatıldık işte! Bunun kabahati de bizde değil.” “Öyle değil” dedi. “Çok sağlam bir savunma yazdık. Ben sonucun beraat olacağından eminim.” “Yahu!” dedim. “Nasıl bir dönemde yaşadığımızın farkında mısın?  Askeri darbe bu davayı açtırmış. Bunun beraatle sonuçlanmasına izin verir mi diye düşünüyorsun?”  “Bizim orada alet-edevat vardı” dedim. Mikrofon, hoparlör, daha bir yığın şey.  Çulsuz sosyalistlerin boğazlarından kesip verdikleri paralarla alınmış şeyler. . .  Bunları kurtarmak için ne yaptınız?”  Yüzüme dehşetle baktı.  Hiçbir şey yapmamışlardı.  Çünkü savunma sağlamdı. Beraat edecektik.

“Provokasyon olur” diyenler büsbütün haksız mıydı? Doğrusu bunu da iddia edemem. Ne olursa olsun, ne yapmak zorunda kalırsa kalsın, iktidarını devam ettirmek için bunları yapmayı göze alacaklar bu ülkede her zaman olmuştur. Baksanıza, başı örtülü kadının üstüne işeyen “Geziciler” masalına. “Bunun tanığı filan var” diyen Tayyip Erdoğan “Beni kandırmışlar” diyebilecek mi?

Gelgelelim, bu ülkede (ve bunun gibi ülkelerde) “solcu” olmanın ceremesi bu. “Ben solcuyum” diyecek ve bu kimlikle siyaset yapacaksanız, başınıza bu tip işlerin gelmesini bekleyeceksiniz. Üstelik, yalnız “sağ” güçlerden de değil.

Yazarın Diğer Yazıları

Türkler ve Türkçe

“Öz Türkçe” akımı olsun, “Güneş-Dil Teorisi” olsun, ikisinde de “ırkçılık” vardır—bu iki yaklaşım birçok bakımdan birbirinin karşıtı gibi dursa da, temelde böyle bir ortaklık vardır.

Alfabe ve ulusal tarih

Dilsel ölçütler çerçevesinde baktığımızda Arap alfabesini kullanmakta ısrar etmemizi gerektirecek dilsel, pratik bir durum yok. Değiştirip daha uygununu almak için her türlü neden var. Yani uygulamaya karşı çıkmanın gerekçesi dilsel değil,  İslam çerçevesinde Arap alfabesine duyulan saygı.

Diktatörlük

Kuvvetler ayrılığını Tayyip Erdoğan’ın ortadan kaldırması kötü ve Atatürk’ün kaldırması iyi bir şey mi?