Cumhuriyet tarihimiz boyunca sanırım AKP kadar “kural çiğneyen” bir hükümet işbaşına gelmedi. Gerçi şu son seçiminin arkasından kurulan hükümet (yeni sistemde “hükümet” diye bir şeyden söz edilebilir mi, bilmiyorum) sanki daha farklı davranıyor. Örneğin; kurala aykırı davranmaktan adeta zevk alan Süleyman Soylu ya da kuraldışı bir eylemi meşru gösterecek onayı vermeyi bir spor haline getiren Bekir Bozdağ gibi bakanlar yok. Ama bu Tayyip Erdoğan ve AKP’nin bundan böyle gösterecekleri yönetim üslubunun bir sinyali midir, burada şimdiden bir tahminde bulunmak zor olabilir. Ben böyle olacağını sanmıyorum ve zaten şimdiye kadar yapılmaması gerekirken yapılmış bir yığın olgu var (en yenileri Can Atalay ve Yanardağ) ki bunların düzeltilmesi yönünde en ufak bir kıpırtı görülmüyor.
AKP’nin bu kural tanımazlık tutumunu bir ölçüde anlayabiliyorum. Çiğnedikleri kurallara ve onları yaratmış olan hukuk sistemine hiçbir saygıları yok. Tam tersine, bunlar, bu partinin hayattan silmeye çalıştığı bir anlayışın, bir dünya görüşünün yasaları. AİHM falanca kişinin hapiste tutulmasını eleştirmiş mi? Bu, Erdoğan’a ve partisine göre yapılanın doğru olduğunu gösteren bir şey: Demek ki doğru yoldayız!

Türkiye’de böyle bir “hissiyatla” hareket eden tek parti AKP mi? Değil. Benim de içinde olduğum, Marksizm’den gelen sol da son analizde böyle bakar. Böyle bakar çünkü bunlar “burjuva düzeninin” koyduğu yaslar, kurallardır ve bizim hedeflediğimiz komünist düzene yaklaşmak için değil, ondan mümkün olduğu kadar uzak durmamızı sağlamak için konmuş bir “üstyapı”nın kurallardır.
Ama Türkiye’de bu sol hiçbir zaman AKP gibi “kural çiğneme” imkânına sahip olamadı. Çünkü iktidarın yanına yaklaşamadı.
Düşünce düzeyinde buna uymayan bir yaklaşımı Mehmet Ali Aybar getirmişti. Sovyetler Birliği’nin Varşova Paktı’ı arkasına takarak giriştiği Çekoslovakya işgalini izleyen “sosyalizmde demokrasi” tartışmaları sürerken Aybar, burjuva demokrasisinin öyle “burjuva demokrasisi” denilerek buruşturup atılacak bir şey olmadığını, sosyalist iktidar kurulduğu zamanda bile “anayasa mahkemesi” gibi kurumların korunması gerektiğini söyledi. Tabii bu cephede birçok kişi bunu da “Aybar’ın sapmasının” bir yeni fenomeni saydı ve hiç üstünde durmadı. Oysa bu ciddi bir konudur. Böyle herhangi bir kaygı duyulmaması Sovyet tarzı sosyalizmin başarısız kalmasının, sonunda da çökmesinin başlıca nedenlerinden biridir.
Evet, Türkiye’de görebildiğimiz ve “burjuva demokratik kurumlar” diyebildiğimiz kurumlar sosyalist bir toplumda demokrasiyi koruma altına almak gibi bir işlev göremezlerdi ve bu bakımdan dönüştürülmesi gereken kurumlardı. Ama “İşte mülkiyeti lağvettik, sosyalizmi kurduk; demokratik kurumlara hiçbir ihtiyacımız kalmadı” denilemez. Kapitalist toplumlarda “tek adam rejimi” sıfatıyla hakkında ağız dolusu laf ettiğimiz örnekler var. Ama sosyalizmde de “tek adam” üslubu aynı derecede zararlıdır. Bir tarafta adına “Bilim Kurulu” ya da benzer bir şey denmiş, siyasi karar merkezini eline geçirmiş otoriteye kafa sallayan adamların bulunması burada her şeyin yolunda gittiğinin ve gideceğinin garantisi değildir.
Şeriatçı İslamcılar ve Komünistler “demokratik burjuva” olamayan Türkiye Cumhuriyeti’nin kurduğu “burjuva demokratik kurumlara” saygı duymazken, o cumhuriyetin de onlara saygısı ve hoşgörüsü yoktu. Hep söylemişimdir: Türkiye Cumhuriyeti’nin ideolojisinde “Cehennemin dört atlısı”nın ikisi yerli, ikisi yabancı kaynaklardan türer. Yerliler Kürtçülük ve şeriatçılıktır; yabancılar ise komünizm ve aslında “liberalizm”. Bu düşmanların punduna getirip ipleri ellerine geçirmesine imkan vermeye hazır olan “demokrasi” de, dolayısıyla, en belalı düşmandır. Son yirmi yıl içinde devletin şeriata karşı aldığı tedbirler etkisizleşti ve işte, bugün yaşadığımız tuhaf rejime geldik (süreç devam ediyor). Ama “atlı”ların birisinin değişmesi bizi demokrasiye yaklaştırmadı, çünkü yerine gelen eşit derecede “dediğim dedik”.
Sık sık söylediğim birkaç şeyi tekrarlayarak bitireyim bu yazıyı: devletin yasa ve kurallarına saygı duymadan devleti yönetme ayrıcalığını kullanabilen ve kullanmaktan çekinmeyen bir iktidarla başa çıkmak kolay değil. İktidarın bu davranış tarzı seçim sonuçlarından anladığımız kadar, toplumun geniş kesimlerini fazlaca rahatsız etmiyor. Bu durum işleri büsbütün güçleştiriyor. Hatırısayılır sayıda insan “tek adam” iradesinden tedirgin değil ve muhtemelen böylesini doğru buluyor (hiç değilse “daha etkili - “çabuk sonuç” falan filan). Bu koşullarda muhalefet “ben de takmıyorum kuralları” diyemez. Çünkü öncelikle, pratik düzeyde, iktidar, kendi çiğnediği kurallara muhalefetin uymamasını suç sayar ve ona göre davranır. Ama asıl önemlisi “demokratik usul” saygısını topluma benimsetmektir. İktidarın pervasızlığına karşılık bu “pervacılık” bir dezavantaj olabilir, ama zorunlu. Bu dengesizlik sürekli bir haksızlık durumu yaratacaktır. Bunu bir avantaja çevirmenin yollarını bulma başarısını muhalefetin göstermesi gerekiyor. Zor olabilir, ama olmayacak bir şey değil. Sosyalist düşüncenin tutunmaya ve yayılmaya çalıştığı yılları hatırlayalım. Alınan mesafe iktidarın gadrine uğrayarak, buna rağmen alınmıştı. Daha sonra solun silahlanması solu daha popüler olduğu bir yere taşımadı.
Ama muhalefet ne yaptığını ve niçin böyle yaptığını topluma her zaman anlatabilmeli, açıklayabilmeli. Böyle yapmanın toplum için de “iyisi” olduğunu toplumun önüne inandırıcı bir şekilde göstererek.
|
Murat Belge kimdir? 16 Mart 1943'te Ankara'da doğdu. İngiliz Erkek Lisesi'ni ve İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümü'nü bitirdi. Aynı bölümde asistanlık ve doktora yaptı. 1969'da İngiltere'deki Sussex Üniversitesi'nde araştırmacı olarak bulundu. Christopher Caudwell ve Marksist estetik konulu teziyle 1980'de doçent oldu. Genç yaşlarda yaptığı William Faulkner ve James Joyce çevirilerinin yanı sıra 1964'ten itibaren Yeni Dergi, Papirüs gibi dergilerde çıkan eleştirileri, yorum yazılarıyla tanındı. Namık Kemal, Behçet Necatigil gibi yazarlar üstüne incelemeler yaptı. 1970'te Halkın Dostları Dergisi'nin kurucuları arasında yer aldı. 12 Mart 1971 muhtırasıyla başlayan darbe döneminde iki yıl cezaevinde kaldıktan sonra 1974'te üniversiteye döndü. 1975'te Birikim dergisini kurdu. 1981'de YÖK'ün kuruluşunun ardından üniversiteden istifa etti. 1983'te İletişim Yayınları'nı kurdu, 1984'te Yeni Gündem dergisini çıkartmaya başladı. Denemelerini Tarihten Güncelliğe (1983), 12 Yıl Sonra 12 Eylül (1992), Edebiyat Üstüne Yazılar (1994) kitaplarında topladı. 1980'lerde Sadık Özben mahlasıyla düzenli olarak mizah yazıları yazdı. 1991'de Helsinki Yurttaşlar Derneği, Türkiye şubesini kurdu. 1997'de profesör oldu; 1995'ten bu yana Bilgi Üniversitesi Karşılaştırmalı Edebiyat Bölümü'nde akademik çalışmalarını sürdürüyor. Marksist estetikten militarizme, edebiyattan yemek kültürüne, Osmanlı ve İstanbul tarihine dek birçok farklı alanda 26 tane kitabı ve çok sayıda makalesi yayımlandı. Halkın Dostları, Birikim, Yeni Dergi, Yeni Gündem, Milliyet Sanat, Papirüs dergilerinde ve Cumhuriyet, Demokrat, Milliyet, Radikal, Taraf gazetelerinde yazdı. Hale Soygazi ile evli. Kitapları - Tarihten Güncelliğe (Alan, 1983; İletişim, 1997) - Sosyalizm, Türkiye ve Gelecek (Birikim, 1989) - Marksist Estetik (BFS, 1989; Birikim, 1997) - The Blue Cruise (Boyut, 1991) - Türkiye Dünyanın Neresinde (Birikim, 1992) - 12 Yıl Sonra 12 Eylül (Birikim, 1992) - İstanbul Gezi Rehberi (Tarih Vakfı, 1993; İletişim, 2007) - Türkler ve Kürtler: Nereden Nereye? (Birikim, 1995) - Boğaziçi'nde Yalılar ve İnsanlar (İletişim, 1997) - Edebiyat Üstüne Yazılar (YKY, 1994; İletişim, 1998) - Tarih Boyunca Yemek Kültürü (İletişim, 2001), - Başka Kentler, Başka Denizler 1 (İletişim, 2002) - Yaklaştıkça Uzaklaşıyor mu: Türkiye ve Avrupa Birliği (Birikim, 2003) - Osmanlı: Kurumlar ve Kültür (Bilgi Üniversitesi, 2006) - Başka Kentler Başka Denizler 2 (İletişim, 2007) - Genesis: "Büyük Ulusal Anlatı" ve Türklerin Kökeni (İletişim, 2008) - Sanat ve Edebiyat Yazıları (İletişim, 2009) - Balkan Literatures in the Era of Nationalism (Jale Parla ile birlikte, 2009) - Sadık Özben'in Toplu Eserleri (Helikopter, 2010) - Başka Kentler, Başka Denizler 3 (İletişim, 2011) - Edebiyatta Ermeniler (İletişim, 2013) - Başka Kentler, Başka Denizler 4 (İletişim, 2014) - Militarist Modernleşme-Almanya, Japonya ve Türkiye (İletişim, 2014) - Linç Kültürünün Tarihsel Kökeni: Milliyetçilik (Agora, 2006; Berat Günçıkan ile söyleşi) - Step ve Bozkır - Rusça ve Türkçe Edebiyatta Doğu-Batı Sorunu ve Kültür (2016) - Şairaneden Şiirsele / Türkiye'de Modern Şiir (İletişim, 2018) - "Siz isterseniz…" – Popülizm Üzerine Yazılar (İletişim, 2018) - Sanat ve Edebiyat Yazıları II (İletişim, 2019) Çevirileri - Hegel Üstüne: W.T. Stace - Martin Chuzlewitt: Charles Dickens - Döşeğimde Ölürken, Ağustos Işığı, Ayı: William Faulkner - Dublinliler, Sanatçının Bir Genç Adam Olarak Portresi: James Joyce - Arabadakiler, Patrick White - 1844 Elyazmaları: Karl Marx - Bir Zamanlar Europa'da, Leylak ve Bayrak: John Berger - Feodal Toplumdan Yirminci Yüzyıla: Leo Huberman - Yazıcı Bartleby: Herman Melville - Kayıp Kız: David Herbert Lawrence - Yurtsuzların Ülkesi: Dugmore Boetie - Lenin ve Felsefe: Louis Althusser (Bülent Aksoy ve Erol Tulpar ile birlikte) - Yanya Sultanı – Tepedelenli Ali Paşa: William Plomer |


