Türkiye'de iktidar salgının kendisinden de, lafından da bıktı herhalde. Onunla ilgili haberlerin sayısı gitgide azaldı -verilen yer de gitgide azaldı. Ama böyle olması salgının kendisinin azaldığı anlamına gelmiyor herhalde. Onun da kendisine göre bir temposu, bir "etkililik" alanı var; bu alan içinde o da işini yerine getiriyor.
Nitekim bizim aileyle ilgili hesabını gördü, kapattı. Hale de, ben de, olduk! Böyle şeyler uzayınca -ki bayağı uzamıştı- insan "Galiba atlattık" diye düşünmeye başlıyor. Ama hayır, bazılarımızın sırası yeni geliyor sadece -"gelmeyecek" diye bir şey yok.
Yani biz bugünlerde kendi mütevazı kovidimizle yatıp kalkarken dünyayı kaplayan bir olay oldu: Kraliçe II. Elizabeth öldü. Annesinin çok da uzak olmayan bir zamanda öldüğünde 102 yaşında olduğu düşünülürse, Elizabeth'in "erken gittiği" de söylenebilir belki. Gene de, ondan sonra doğmuş binlerce Britanya yurttaşı onun "kraliçelik ettiği" süreyi görmeden hayatı terk ettiğini düşünürsek, "uzun bir hayat, uzun bir saltanat" diyebiliriz. Yetmiş yıllık bir "kariyer", dile kolay!

Bu uzun "kariyer" krallığın krallık olmaktan (alışık olduğumuz anlamda "krallık") çıktığı bir döneme rastlıyor. "Kral, kraliçe" gibi unvanlar, Elizabeth'in kraliçe olarak tahtına oturduğu yıllarda, mutlak bir serbestiyet çağrışımları taşıyor olabilirdi. Ama bugün, bir "monark"ın yapabileceklerinin değil de yapmaması gerekenlerin listesi uzar gibidir. Eskiden kralların yapmasını yadırgamayacağımız şeyleri bugünün dünyasında krallıkla, aristokrasiyle, soyla sopla hiçbir ilgisi olmayanlar yapabiliyor: Hitler'den Kaddafi'ye, İdi Amin'den Bolsonaro'ya bayağı uzun bir liste de buradan çıkar. Bunlar bir Norveç Kralı'nın, Hollanda Prensesi'nin v.b. aklından geçiremeyeceği şeyler.
Sürecin oralardan buralara gelmesinde belki en fazla pay sahibi de II. Elizabeth'tir: "Tarihin bu döneminde kraliçelik nasıl yapılır?" Önümüzde yaşanmış bir "Elizabeth modeli" olmasa bu soruya cevap vermek pek de kolay olmayabilirdi.
Monarşi çok eski bir uygulama; düpedüz "antik". Bugün benimsenen değerlerle uyuşmuyor, çok zaman hatta çelişiyor ("modern" bir XIV. Louis düşünebilir misiniz? Louis'nin ne parlak bir "kral" olduğunu anlatmak için başvuracağınız her anekdot "tahammülfersa" bir otokratı anlatır). Bugüne sadece simgeselliği kalmış bir saygıdeğerlik, o saygıdeğerliğin pratikte bir karşılığı olduğu zamanlarda taşıdığı pratik kapasitenin izi kalmamış. Hatırlıyorum, bir sefer Prens Philip de bu uyumsuzluğa sinirlenmiş ve "Kim karar verecekse versin, bu oyun böyle devam edecek mi, etmeyecek mi?" yollu bir çıkış yapmıştı. Ama Elizabeth bu oyunu ("Show" mu demeli, bilmem ki) herkes için normalleştirdi. Bugünün "argo"suyla söyleyecek olursak, oynaması gereken rollerin herhalde tamamını "çıkıntılık" yapmadan yerine getirdi. Ama bunun bir sonucu "silik" bir kişilik olabilirdi ki, bu da hiçbir zaman olmadı. Üstelik, bir "kraliçe" olarak yaşamak zorunda olduğu bu hayat her türlü pürüzden arıtılmış bir hayat da değildi. Başta çeşitli sorunlarla kararan Diana dönemi ve bunun sonu ya da Margaret'in "House of Windsor"a uygun düşmeyen davranışları v.b. olmak üzere, içinden çıkılması hiç de kolay olmayan somut durumlarla karşılaştı, bu durumlarla başa çıkmanın yollarını buldu.
Siyaset dünyasında da dengeli bir varoluşun gereklerini yerine getirdi. "Ben bu işlerden anlamam, bildiğiniz gibi yapın" diye özetlenebilecek bir tavra hiç girmedi. Her konudan haberi vardı -fikri de vardı. Ama Churchill'den Thatcher'a, Blair'den Johnson'a bambaşka ve hepsi bir tür iddialı kişiliklerle birlikte uyum içinde çalıştı. İmparatorluğun imparatorluk olmaktan çıkışının senfonisini idare etti. Bunu bir "kuruluş" oratoryosunu yöneten bir "chef d'orchestre" gibi gerçekleştirmeyi de başardı.
Gerçek aristokraside beni hep şaşırtagelmiş bir özellik vardır: Nasıl anlatsam? Aristokrasinin hayatında neyi nasıl yapılacağı baştan bellidir: Şöyle teşekkür edersin, şu sözlerle hatır sorarsın; memnun kalmadığını belli etmenin de gürültülü olmayan yolları vardır, sohbetin tatsız bir yöne evrilmesini önlemenin de. Buna göre, "aristokrat" dediğimiz kişi "yolu kendinden önce çizilmiş kişi" oluyor. Kendisi için yazılmış rolü oynuyor, diyebilirsiniz. Peki, bu bir kişiliği olmadığı anlamına mı geliyor? Hayır, öyle değil işte, hem de hiç değil. Bütün sakinliğiyle son derece kendinden emin, rahat bir "kişilik"ten söz ediyorum. Kraliçe II. Elizabeth böyle bir insandı -yirmi yaşlarında taç giyerken de, son başbakanının elini sıkıp veda ederken de.
Tarihi içeriği çoktan dolmuş bu geleneği böylesine başarıyla yerine getiren bir kişinin aramızdan eksilmesinin yarattığı bir boşluk duygusu kaçınılmaz; bunun "monarşi" kurumuna ilişkin bir yanı da yok. Tam tersine, "II. Elizabeth öldü. Artık bu 'monarşi' oyununu sürdürmenin bir anlamı kalmamış olabilir mi?" diye düşünmenin zamanı dahi gelmiş olabilir.
|
Murat Belge kimdir? Prof. Dr. Murat Belge, 16 Mart 1943'te Ankara'da doğdu. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümü'nü bitirdi. 12 Mart 1971 muhtırasıyla başlayan darbe döneminde iki yıl cezaevinde kaldıktan sonra 1974'te üniversiteye döndü. 1981'de doçentken istifa etti. Halkın Dostları, Birikim, Yeni Dergi, Yeni Gündem, Milliyet Sanat, Papirüs dergilerinde ve Cumhuriyet, Demokrat, Milliyet, Radikal, Taraf gazetelerinde yazdı. 1983'te İletişim Yayınları'nı kurdu. 1997'de profesör olan Murat Belge, başkanlığını da üstlendiği Bilgi Üniversitesi Karşılaştırmalı Edebiyat Bölümü'nde devam ettiği akademik çalışmalarını sürdürüyor. Türkiye'nin en üretken yazarları arasında ön sıralarda yer alan Murat Belge, çok sayıda kitapta yer alan makalelerinin yanı sıra 23 kitap yazdı; William Faulkner, James Joyce ve John Berger'den eserler de dâhil olmak üzere 15 çeviri kitabı yayımladı. 1957 seçimlerinde Demokrat Parti Muğla Milletvekili olarak parlamentoya giren gazeteci-yazar Burhan Asaf Belge'nin oğlu olan Murat Belge, aktris Hale Soygazi ile evli. Kitapları - Tarihten Güncelliğe (Alan, 1983; İletişim, 1997) - Sosyalizm, Türkiye ve Gelecek (Birikim, 1989) - Marksist Estetik (BFS, 1989; Birikim, 1997) - The Blue Cruise (Boyut, 1991) - Türkiye Dünyanın Neresinde (Birikim, 1992) - 12 Yıl Sonra 12 Eylül (Birikim, 1992) - İstanbul Gezi Rehberi (Tarih Vakfı, 1993; İletişim, 2007) - Türkler ve Kürtler: Nereden Nereye? (Birikim, 1995) - Boğaziçi'nde Yalılar ve İnsanlar (İletişim, 1997) - Edebiyat Üstüne Yazılar (YKY, 1994; İletişim, 1998) - Tarih Boyunca Yemek Kültürü (İletişim, 2001), - Başka Kentler, Başka Denizler 1 (İletişim, 2002) - Yaklaştıkça Uzaklaşıyor mu: Türkiye ve Avrupa Birliği (Birikim, 2003) - Osmanlı: Kurumlar ve Kültür (Bilgi Üniversitesi, 2006) - Başka Kentler Başka Denizler 2 (İletişim, 2007) - Genesis: "Büyük Ulusal Anlatı" ve Türklerin Kökeni (İletişim, 2008) - Sanat ve Edebiyat Yazıları (İletişim, 2009) - Başka Kentler, Başka Denizler 3 (İletişim, 2011) - Edebiyatta Ermeniler (İletişim, 2013) - Başka Kentler, Başka Denizler 4 (İletişim, 2014) - Militarist Modernleşme-Almanya, Japonya ve Türkiye (İletişim, 2014) - Linç Kültürünün Tarihsel Kökeni: Milliyetçilik (Agora, 2006; Berat Günçıkan ile söyleşi) - Şairaneden Şiirsele / Türkiye'de Modern Şiir (İletişim, 2018) Çevirileri - Hegel Üstüne: W.T. Stace - Martin Chuzlewitt: Charles Dickens - Döşeğimde Ölürken, Ağustos Işığı, Ayı: William Faulkner - Dublinliler, Sanatçının Bir Genç Adam Olarak Portresi: James Joyce - 1844 Elyazmaları: Karl Marx - Bir Zamanlar Europa'da, Leylak ve Bayrak: John Berger - Feodal Toplumdan Yirminci Yüzyıla: Leo Huberman - Yazıcı Bartleby: Herman Melville - Kayıp Kız: David Herbert Lawrence - Yurtsuzların Ülkesi: Dugmore Boetıe - Lenin ve Felsefe: Louis Althusser (Bülent Aksoy ve Erol Tulpar ile birlikte) |


