13 Mart 2020

Hukuk

12 Eylül’ün çocuğu asmak için yaşını büyüten hukukundan da geçerek 2000’li yıllara giriyoruz. Şimdi memlekette Tayyip Erdoğan hukuku egemen. Tayyip Erdoğan’ın hukuk anlayışında şu anlattığım hikâyeyle ciddi uyuşmazlık gösteren bir şey yok

1908’de Meşrutiyet ilan edildiğinde Fransız Devrimi’nden akıllarda kalan "Hürriyet/Müsavat/Uhuvvet" sloganı yeniden kullanıma çıkmıştı. Ama bu üçlüye bir dördüncüsü eklenerek: "Adalet"! Bu, sokaklara dökülen ahalinin aslında hâlâ "yukarıdan" gelecek bir "iyileştirme" beklediğinin göstergesiydi. Aynı zamanda, bu toplumda "adalet" denen şeyin yıllardır beklenen ve gelmeyen bir şey olduğunun beyanıydı.

Osmanlı’nın sağlam zamanlarında kurduğu sistem uzun süre dayanmıştı. Sistemin öngördüğü, kadılarda somutlaşan yargı erkinin padişah iradesi doğrultusunda çalışmasıydı; çünkü padişah iradesinin en son bozulacak şey olduğuna inanıyorlardı. Mustafa Akdağ’ın da söylediği gibi, sancak beyleri, celali reisleri vb arasında süregiden nüfuz mücadelesinde kadılar genel olarak reaya lehinde karar vermeye çalıştılar. Ama uzun süren çöküntü padişah iradesi dahil bütün toplumu sarıp sarmalayınca kadılardan da hayır kalmadı. Ünlü "Karakuşi" yeni düzenin prototipi oldu. Bundan böyle, Türkiye folklorunda kadılar da olumlu bir yer tutmadılar. Adamın validesiyle ilgilenen kadı darb-ı mesel haline geldi.

Tanzimat’tan Cumhuriyet’e kadar, hayatımızdaki her şey gibi adalet de "ikili" bir yapıda yürüdü. Cumhuriyet, birtakım yasa sistemlerini çeşitli Avrupa ilkelerinden ödünç alarak, hukuku "modern"leştirdi: İşte, İsviçre’den Medeni Kanun (çünkü en "muhafazakar" olanı), İtalya’dan Ceza Kanunu (çünkü Mussolini mamulü) vb. Burada ceza faslı önemli. Ceza Kanunu hukuktan çok devletin sakıncalı bulduğu kimseleri cezalandırmasını (yani toplumu etkileyemez hale getirmesini) sağlamak üzere oluşturulmuş bir "tarifname" idi.

Biliyorsunuz, bugünlerde "Ulu Hakan" Abdülhamid bir "televizyon yıldızı" olarak basübadelmevt eyledi. Onun emriyle Midhat Paşa’yı yargılamak üzere kurulan mahkeme "Abdülhamid Adaleti"nin iyi bir temsilcisidir. İri yapılı ve aynı zamanda pehlivan olan Abdülaziz’i öldürmek için bileklerinin damarlarını kesmek biraz tuhaf bir yöntem değil mi? Örneğin "hâl" sonrası koşullarda adamı zehirlemek çok daha kolay ve kestirme bir yol değil mi? "Damar kesme" işleminin epey bir gürültü koparacağı kesin, ama böyle bir mahkemede bile "Ben kulağımla duydum" diyecek kimse çıkmıyor, onca saray mensubu arasından. Mahkeme herhangi bir kanıt bulmaya gerek görmeden suçlu buluyor. Böylece Abdülhamid Midhat Paşa’yı, Mahmud Celaleddin Paşa’yı vb sürüp sonra da hapiste vahşi bir biçimde öldürtme imkanına konuyor.

Gene de, Abdülhamid’in "senyör" tarafını gözden kaçırmamalı. Malum suikast girişimi ve "hünkar"ın kıl payıyla kurtulması... Bu olay Tevfik Fikret’e ünlü "avcı" şiirini yazdırdı. Dört adamdan beşinin saraya jurnal yazdığı ortamda Abdülhamid’in bu şiirden haberdar olmaması mümkün mü? Değil. Ama Tevfik Fikret’in başına bir şey gelmedi, çünkü o Tevfik Fikret’ti.

Midhat Paşa’nın saltanat döneminde yargılanmasının Cumhuriyet dönemindeki muadilinin İzmir Suikastı yargılaması olduğu söylenebilir (Onun Erdoğan Cumhuriyeti’ndeki muadili de 15 Temmuz yargılamaları -sürekli bir "büyüme" var). Cumhuriyet’in erken yıllarında "adalet" kurumunun nerelerde olduğu sorusunun cevabı "İstiklal Mahkemeleri’dir. Tek parti düzeninden Menderes popülizmine geçildiğinde ise "Tahkikat Komisyonu" ile karşılaşırız.

İstiklal Mahkemesi’ne cevaz vermiş anayasa ile Tahkikat Komisyonu kurma girişimi hukuken bir suç olamaz (ama "demokrasi" açısından elbette suçtur). Bu girişime cüret edenleri cezalandıracak hukuk sürecini ise "Yassıada Mahkemeleri" olarak tanıyoruz. Gelenek devam ediyor. Örneğin dönemin "ilerici hukukçuları" "makable şamil" ilkesini savunuyorlar. Bu olayla açılan "darbeler" döneminde çeşitli "Sıkıyönetim Mahkemeleri" "hukuk" ile "yasa" kavramlarının arasının açıldıkça açılmasına katkıda bulunmakta kusur etmiyor. "Adaletin gözü kördür" diye laf çıkmış. Bizim burada ayrıca ayağı topal, kolu çolak, kulağı sağır vb.

12 Eylül’ün çocuğu asmak için yaşını büyüten hukukundan da geçerek 2000’li yıllara giriyoruz. Şimdi memlekette Tayyip Erdoğan hukuku egemen. Tayyip Erdoğan’ın hukuk anlayışında şu anlattığım hikâyeyle ciddi uyuşmazlık gösteren bir şey yok. Ana çizgileriyle mekanizma şöyle işleyecek: Tayyip Erdoğan "suçludur" diye işaret edecek, savcılar, yargıçlar gerisini getirecek. Örneğin muhalif milletvekili durumun içyüzünü göstermek üzere, Tayyip Erdoğan’ın bir siyaset adamı hakkında söylediği sözleri alacak ve Tayyip Erdoğan için söyleyecek... Sonuç?

"Sonuç" henüz belli değil, ama Erdoğan cephesi herhangi bir şüpheye mahal bırakmayacak şekilde o milletvekilinin cezalandırılmasını istiyor. Erdoğan ise herkes hakkında ne isterse söyleyebilir. Hukukun geldiği yer burası.

Devam eden davalar arasında Osman Kavala davası gibisi yok. Bunu söylemek bayağı bir şey söylemek, çünkü bu davaların hepsi akla zarar. Böyle olmakla birlikte Kavala davasının kırdığı rekorlara değil ulaşmak, yaklaşmak mümkün değil. Tutuklu olduğu davada beraat ettikten sonra (bu zaten başlı başına esrarengiz bir olay) açılmamasına karar verilmiş davadan tutuklanması bu ülkenin hukuk geleneğinde bile görülmemiş bir garabetti. AİHM kararını uygulamamak için girişilen manevralar bir başka düzeyde (uluslararası hukuk vb) son derece vahim bir olaydı. Lokantada karşılaşma rastlantını tanık ifadelerine rağmen olmadık bir kılığa sokmak ve bir tanesi tesbit edilememiş telefon görüşmelerinden doksan küsurunun yapıldığını iddia etmek yalnız Erdoğan mahkemelerinin "kanıt" anlayışını değil, aynı zamanda Erdoğan medyasının "gerçeklik"le ilişkisini de gösteriyor. Kaldı ki burada bir de Osman Kavala’nın birlikte kumpas çevirdiği kişiler y a da kurumlar sorunsalı söz konusu. Henri Barkey Türkiye’de darbe örgütleyen bir Amerikan ajanı! Bu tesbit edilmiş, tartışma konusu olmaktan çıkmış! Henri Barkey ile ayaküstü görüştüğünü söylüyor Osman Kavala. Bütün lokanta efradı da böyle olduğunun tanığı, onun için mahkeme bunu bir "suçlama"ya çevirememiş. Peki oturup yemek yeseler ne lazım gelirdi? Bu mahkemeler en basit, sıradan olguları da suça çevirmek konusunda kararlı. Çünkü birinin "suçlu" olduğuna dair bir "olgu" aramak durumunda değiller. Kişinin "suçlu" olup olmadığına karar veren merci Cumhurbaşkanı. O karar verildikten sonra bulunan "olgu"lar da "suç olgusu" kılığına sokuluyor.

Osman Kavala’yı ve öteki yargılananları beraat ettiren mahkeme hakkında soruşturma için izi alındı ama bildiğim kadarıyla böyle bir şey yapılmadı. Tayyip Erdoğan’dan "olur" alınmaksızın "kupon arsa" alışverişi yapılamayan ülkede böyle bir davada ondan habersiz "beraat" gibi bir kararın çıkabileceğine ihtimal vermiyorum. Ama Tayyip Erdoğan hemen konuya girdi ve bunun bir "manevra" olduğunu söyledi. Kimin manevrası? Nasıl olabiliyor, oluyorsa sorumlu kim? Bunları aydınlatma gereğini duymadan, Kavala’nın "sosyalist" olmasına, zengin olmasına laf etti; derken "İşte ben burada suç duyurusunda bulunuyorum" dedi. Duyurusunda bulunduğu suçun ne olduğunu söylemedi. Muhtemelen bu görev bundan sonra davayı devralacak mahkemeye kalacak. Onlar, Cumhurbaşkanı’nın varlığını tesbit ettiği suçun ne olduğunu arayıp bulacaklar. Hatta buldular galiba! Osman Kavala "casusluk" yapmış!

Tayyip Erdoğan’a bir şekilde bir işmar çakan "sanıklar" bir zaman sonra tahliye oluyor. Bunu yapmayanlar "içeride"! Örneğin Ahmet Altan’a da önce tahliye edip yeniden tutuklama işlemi uygulandı. Bunun uygulanmadığı Mümtazer Türköne de içeride. Ama bütün bu "zevat" arasında Osman Kavala’nın özel bir yeri olduğu anlaşılıyor. "Prezidansiyel" bir önceliği var onun çünkü mahkemelerin tuhaf tutuklama kararlarıyla "içeri" düşen çeşitli sanıkların "suçlu" olduklarına dair epeyce bir beyanatı var ama Osman Kavala kadar üzerine söz söyleme gereğini duyduğu bir kimse yok.

İzliyoruz. Bütün dünya da izliyor.

Yazarın Diğer Yazıları

Diyanet İşleri

Diyanet İşleri gibi bir kurum laik bir yapılanmanın gerektirdiği bir kurum değil, buna "karşıt" diyebileceğimiz, devletin dini denetim altında tutması için düşünülmüş bir kurumdur. Devletle dinin iç içe geçmesine önayak olan bir kurumdur

Klostrofobi

Hastalıkla birlikte bir de "sosyal mesafe" kavramı girdi kelime haznemize. Bunun asıl söylediği "asosyal mesafe". Sakın ola ki başka insana sokulma! Ama bana bundan başka bir de "dilsel klostrofobi" içindeyiz gibi geliyor. Deyimi ben uydurdum. Demek istediğim, konuştuğumuz her şeyin de "Koronavirüs"le sınırlı bir hale gelmesi

Koronavirüs

Şu sıralarda bütün yetersizliklerine rağmen dünyanın gidişini etkileyen ya da hatta belirleyen popülist demagoglara karşı, bugüne kadar olandan daha inandırıcı bir çoğulculuğa ve enternasyonalizme ihtiyacımız var