21 Nisan 2020

Yaşamak dediğimiz şey...

"Ben bilmek istiyorum; gerçekten de yaşamak dediğimiz şey şu bir avuç yerde yaşlanıncaya kadar dolaşıp durmaktan mı ibaret; yoksa dünyada başka şekilde yaşamak da mümkün mü?"

Dünyada başka şekilde yaşamak mümkün mü? Bu Samed Behrengi’nin şahane öyküsünün kahramanı Küçük Kara Balık’ın sorusu. Bazılarımız bu soruyu kendine 7 yaşında soruyor, bazılarımız 17 bazılarımız 67.

Dünyada başka şekilde yaşamak mümkün mü?

Son yazdığım yazı "Ayy evlere sığamıyoruz"dan sonra canım Sinan Dirlik "tokatlamış" dedi. Aydın Abi (Engin) "Haklı mı, haksızlık mı yapıyor" diye sordu. Başka bir arkadaş "Kendi pencerenden bakmışsın, oysa insanların başka düşünceleri, yaşanmışları, bakışları da olabilir" dedi. Yani sevmemişti ve zarifçe "ukalasın" dedi. Yazmak, bir anlamda yüksek sesle ama önce kendiyle konuşması insanın. Dilini çözmesi, varsa zehrini akıtması. İçini dökmesi, acısını bırakması, neşesini dağıtması, öfkesiyle savaşması. Bu yüzden her geri dönüş, her değerlendirme biraz da kendine ayna tutması oluyor. Kızgın mıydım o yazıyı yazarken evet biraz kızgındım. Özellikle sosyal medyada sürekli can sıkıntısını paylaşma, yeniden yeniden üretme ve sadece kendi yoksunluğunu görme haline. Başka acılar ve başka yokluklar, başka yoksulluklar varken insanın bu kadar kendi merkezinde olma, kendini merkez görmesine. Buna hakkım var mıydı? Aslında yoktu. Bu beni "Ayy evlere sığamıyorum" diyen ya da "Bu virüs hep bu mültecilerden, sokakta yaşayanlardan, yengeç yiyen Çinliler yüzünden çıktı" diyenlerden farklı bir yere taşıdı mı? Sanmam. Ayrı yerdeyiz evet ama aynı hoyratlıktayız.

Oysa dünyada başka bir şekilde yaşamak mümkün.

Yaşı kaç olursa olsun tüm hayatı boyunca güvenli, kendince konforlu, sağlıklı koşullarda yaşayan yüz binlerce insanın ezberi bir anda bozuldu, hayatı alt üst oldu. Şu ya da bu nedenle dünyada başka bir şekilde yaşamayı düşünmemiş, deneyimlemek istememiş, bir başkasının yokluğunu ya da yoksulluğunu dert edinmemişlerdi. Evet belki dereler altın madenleri için kurutulurken susmuşlar ilgilenmemişlerdi evet belki ağaçlar kesilirken omuz silkmişlerdi. Evet belki gazeteciler, siyasetçiler hapse atılırken omuz silkmişlerdi. Peki şimdi bunları söylemek dünyada başka bir şekilde yaşamak için bize yardım edecek mi?

Oysa hepimizin yarası var. Hangisinin küçük hangisinin daha büyük olduğunu ölçtüğümüzde mütemadiyen kanattığımız... Yarasından tanıdığımız, yarasını sardığımızda hem iyileştiğimiz hem de iyileştirdiğimiz…

Oysa hepimizin korkuları var. Küçümseyip yok saydığımızda büyüyüp tüm hayatı kaplayan, anlayıp konuştuğumuzda dağılan…

Hepimizin bir hikâyesi var. Görmezden gelme yerine dinlediğimiz eşsiz olduğunu göreceğimiz…

Acıtmakta mahiriz de anlamakta ve yaklaşmakta acemiyiz.

Birilerine akıl verirken bilgeyiz de en yakınımızdakini sarmalamakta acemiyiz.

Yol göstermekte hepimiz rehberiz de yolcu olunca kayboluyoruz.

Ağlatmakta ustayız, güldürmekte beceriksiz…

Eleştirmekte, yerin dibine sokmakta cesuruz, hayranlığımızı göstermekte ürkek.

Beddualarımız, dualarımızdan çok.

Öfkemiz, neşemizden uzun.

Hayal kırıklıklarımız, umutlarımızdan daha derin.

Oysa bir kalbimiz var. Ne zaman durur bilmediğimiz. Oysa kırık bir kalbi onarmak, duran bir kalbi onarmaktan daha kolay.

Oysa herkesin sadece bir tane hayatı var. Sadece bir kere, bildiğince yaşıyor. Kimileri cesaretle ateşe yürüyor, kimileri uzakta bile yanmaktan korkuyor. Kimileri enginlere dalıyor, kimileri kıyıda duruyor. Kimileri yola çıkmayı zafer sayıyor, kimileri kaldığında kazanıyor… Sınanmadığımız, yaşadığımız hiçbir hikâyenin kahramanı olamayacağımız gibi; sınandığımızı sandığımız yolculuklarda bile hayat acemisiyiz aslında. Bugün durduğumuz yer, dün geldiğimiz yerden farklı çünkü. Hepimizin yolculuğu, yolu başka, heybesindekiler de öyle… Yani küçümsediğimiz, "şımarıklık" saydığımız pek çok şey belki de başkasının ilk kez, zamansız, hazırlıksız sınandığıdır. Demleneceği yerdir belki… Belki dünyada başka türlü yaşanabileceğini anlayıvereceği zamandır.

Hayat Koronavirüs'ten önce de kısaydı. Sadece şimdi daha yakın ve daha yakıcı farkına vardık. Şimdi kendimize ya da yakınlarımıza bir şey olursa diye kalbimiz tedirgin atıyor. Bazılarımız daha kolay yol alıyor, bazılarımız acemi. Öyle ya da böyle bu yolu yürüyeceğiz. Öyle ya da böyle öğrenebileceğimiz kadarını öğreneceğiz. Kimimiz ekmek yapacak efkarını dağıtmak için, kimimiz kendiyle yolculuklara çıkacak. Kimimiz beklemeyi öğrenecek, kimimiz vazgeçecek. Kimimiz özen göstermeyi öğrenecek, kimimiz hoyratlığı ile yürüyecek. Kimimiz dizi izleyecek, kimimiz dizi yazacak. Kimimiz kahraman olacak, kimimiz kabuğuna çekilecek.  Kimimizin hiç vakti olmayacak, kimimiz sıkılacak. Kimimiz ne kadar yaşayacağını düşünecek, kimimiz nasıl yaşadığını… Öyle ya da böyle bugünler geçecek. Neyi biriktirdiysek sokağa onunla çıkacağız.

"Yaşam adil değil, acil de değil" demişti bir arkadaşım. Aslında acil. Ne olursa olsun bugünü doya doya yaşamak için. Yarına "yarım" kalmasın diye ve hep "yarım" kalacağını bile bile… Ama doğru hiç adil olmayacak.  Yine haksızlıklara uğrayacağız.  Yine hayal kuracak, yine kırıkları toplayacağız… Yine birileri gidecek, yine biz kalacağız… Yine yaşlarımız yüzümüzü yıkayacak ama yine filizleneceğiz… Yani şimdi bir söz kurmadan önce uzun uzun düşünme zamanındayız. Kırmak yerine onarmak, ayrışmak yerine yan yana durmak, dağıtmak yerine toplama zamanında... Belki birileri buna "fazlaca naiflik" diyecek. Ama başka bir dünya iyilikle kurulacak…

Demem o ki; yarasını kanattıysam birinin, acısını çoğalttıysam, kutsalını hırpaladıysam affola…

Yazarın Diğer Yazıları

Cumartesi Anneleri 25 yaşında

Ellerindeki fotoğraflar büyümüyor, soluyor ama sayılar eksilmiyor… 25 yıldır adalet istiyorlar… 25 yıldır umutla arıyorlar… 25 yıldır inatla soruyorlar… 25 yıldır vazgeçmiyorlar…

Overlok makinesi ayağımıza geldi

Yeşil erik, patates soğandan, kavun satıcısından sonra overlok makinesi de ayağımıza geldi. Lakin devletin göndereceğini söylediği maskeler hala gelmedi

Bize biraz mahcubiyet lazım

Ölen tüm çocukların masum olduğunu bilmek için…