Lev Tolstoy’un “İnsana Ne Kadar Toprak Lazım?” öyküsü, insanın doyumsuz hırsını ve yaşamın geçiciliğini gözler önüne seren şahane bir eserdir. Hikâye, kendi küçük dünyasında yetinmeyen Pahom adlı bir köylü ile başlar. Daha fazla toprak, daha fazla mülk, daha fazla güç arzusu içinde yanıp tutuşur. Bir gün güneş doğarken yürümeye başlayıp batarken bitirebileceği kadar toprağı alabileceği bir fırsat sunulur ona. Pahom, hırsla yola koyulur. Adımları ne kadar hızlı olsa da arzusu o kadar büyüktür ki güneş batmadan önceki saatler ona yetmez. Yorgun, bitkin ve hırsıyla yanmış bir beden olarak güneşin son ışıkları altında hayatını kaybeder. Öykü, insanın hırsının ve doyumsuzluğunun en sonunda sadece bir kefenlik toprak kadar değerli olduğunu gösterir. Ne kadar kazanırsak kazanalım, insana gerçekten lazım olan yalnızca yaşamının sonunda toprağa karışacağı o küçük parça topraktır.
Gelelim bu öyküyü hatırlamamanın sebebi ziyaretine… Para, unvan, mal ya da mülk değil; insana en çok adalet lazımdır. İnsanca yaşam haklarının korunması, saygı görmesi. Bütün bir insanlık tarihi tam da bu “hak arayışı”nın hikâyesidir. Anayasal haklarının kökleri yüzyıllar öncesine, Magna Carta’dan Fransız Bildirgesi’ne, 1876 Kanun-ı Esasi’ye uzanır. Tüm bu belgelerin ortak gayesi ise insanı korumaktı: Devletin keyfiliğinden, gücün hoyratlığından, çoğunluğun tahakkümünden. Çünkü insanca yaşamın temeli, keyfiliğe karşı sınır koyabilme gücüdür. O sınır sadece devlete değil, insana da aittir. Bir yöneticinin, bir patronun, bir cemaatin ya da bir kalabalığın “ben böyle istiyorum” diyememesi içindir bütün bu hukuk düzeni. Haklar birer “lüks” değil, keyfiliğe karşı çekilmiş kırmızı çizgilerdir. Ve o çizgiler silinmeye başladığında insanın kaderi yeniden güçlülerin eline geçer; yurttaş kul olur. Demokrasi, kimsenin kendi hukukunu başkalarına dayatamaması için icat edildi. Krallıklardan padişahlıklara, oradan cumhuriyetlere geçişin özünde bu arayış vardı. Devrimler bunun için yapılmış, anayasalar bunun için yazılmış, partiler bunun için kurulmuş, seçimler bunun için yapılmıştı. Ama bugün o uzun mücadele çizgisi bulanıklaştı. Yaklaşık yarım yüzyıldır dünyaya yayılan neoliberal düzen, yurttaşı “müşteri”ye dönüştürdü; dayanışmanın yerini rekabet, kamusal iyiliğin yerini kişisel çıkar aldı. Demokrasiyi bir yönetim biçimi olmaktan çıkarıp bir pazarlama aracına çevirdi. Sandık bir vitrin, siyaset bir reklam, yurttaşlık ise bir “memnuniyet anketi”ne dönüştü. Artık kimse “hak”tan söz etmiyor; “hizmet” diyor. Kimse “eşitlik” demiyor; “fırsat” diyor. Uğruna acılar çekilerek elde edilen hak ve özgürlükler, kâğıt üzerindeki süslemelere dönüştü. Mahkemeler kâğıt üzerinde bağımsız, basın kâğıt üzerinde özgür, seçimler kâğıt üzerinde adil. Gerçekte ise yurttaş, devletin karşısında yine tek başına. Oysa dilin değişimi, değerlerin de değişimidir. Türkiye gibi kırılgan demokrasilerde bu çürüme daha derin yaşanıyor; çünkü burada haklar hiçbir zaman kalıcı bir kültüre dönüşemedi. Bu yüzden tarihimizin en zor dönemlerinden birinden geçiyoruz. İnsanlar en temel haklarından yoksun. Endişe, mutsuzluk ve umutsuzluk milyonların ortak duygusu. Kısaca, sadece ekonomik değil; siyasi, hak ve medeniyet krizi de yaşıyoruz.
Ve o krizin merkezinde, neoliberal düzenin büyütüp yetiştirdiği, çoğu ‘erkek’ politikacılar var. Siyaseti bir reklam gibi görüyor, kendilerini birer yıldız olarak konumlandırıyorlar. Peki, bu insanlar halkı ne olarak görüyor dersiniz? Onlar için halk; gündelik yaşamın sıkıntılarıyla boğuşan, haklarını aramak için cesaret göstermeye çalışan bireyler değil, yalnızca iktidarın keyfini süreceği bir araç, istedikleri gibi yönlendirecekleri bir kitle. Onların gözünde, sokakta endişeyle yürüyen, işsizliğin, güvencesizliğin ve şiddetin içinde kalan milyonlar sadece oy sandığında işlev gören bir sayıdan ibaret. Sistemin yükselttiği bu politik figürler, halkın temel haklarını, acılarını ve yaşamını göz ardı ederek, kendi egoları ve popülerlikleri için var olmaya devam ediyor. Bu arada sistem halkı da Pahom gibi yürütüyor: hırsla, umuda benzeyen bir illüzyonla. Herkes koşuyor ama hiç kimse vardığında gerçekten bir şeye sahip olmuyor. Yani çark sadece iktidarı değil, toplumu da dönüştürüyor.
Bir toplum medeniyetini kaybettiğinde, onu geri kazanmak yalnızca seçimlerle değil; vicdan, nezaket ve dirayetle mümkündür. Bunu kiminle, nasıl yapacağımız kritik soru. Hırsın gölgesinde koşan bugünün Pahomlarıyla mı, yoksa günlük hayatın içinde adaleti, eşitliği ve vicdanı savunurken yanımızda olup omuz verenlerle mi? Haydi bir kez daha düşünelim: İnsana en çok ne lazım?


