Emekli ve dar gelirli insanlar ve onların sıkıntılarını gören, yaşayan ve dert edinenler, özellikle son 6-7 yıldır çok sıkıntı çekmekteler.
Bu sıkıntıyı çekenlerden biri olarak, yazılarım ile bir fayda sağlar mıyım diye başta TBMM görüşmeleri olmak üzere konuyu takip ediyorum…
Dün, CHP sözcüsünün “maaşların artırılması gereği” üzerinde konuşurken, eski TV programcısı, AKP’li bir kadın vekil, maaşların sadece 20 bin TL’ye çıkarılabilmelerinin sebebini deprem harcamaları olarak gösterdi.
“Siz (CHP’ye hitap ediyor) bu ülkenin zenginlerinden oy almak ile övünen bir partisiniz; biz ise ülkenin garibanlarından oy alarak bugünlere geldik.”
Zengin sözü bir “antipati” uyandırmak için kullanılmış; yani hem parası çok hem AKP’ye oy vermiyor. Kaka çocuk…
Oysa gariban, madem AKP’ye oy veriyor. O cici çocuk.
Bu cümleyi Türkçeye çevirip anlamaya çalışınca, ülkemizde sık yapılan kronik bir “terminoloji hatası” ile karşılaşıyoruz. “Bu hanım, zengin ve gariban diye iki “tanım” yapıyor. Ancak tanım içinde de bir “algı kullanımı” var. Türkiye’de toplam yüzde 5 zengin denecek kimse varsa çok iyi. CHP yüzde 40’a yakın oy almış??
İstatistikler, sahil vilayetlerinde tahsil seviyesinin daha yüksek olduğunu gösteriyor. Yani CHP zenginlerin değil, tahsillilerin oyunu alıyor. TÜİK listeleri, en çok tahsilli 10 vilayeti CHP’nin, en az tahsilli 10 vilayeti ise AKP’nin kazandığını söylüyor.
Gariban, sadece fakir demek değil, cahil de demek. Bu ülkede epeyce “cahil zengin” de var. Ülkemizin sahil şehirlerinde AKP’nin kazandığı vilayet var mı bilemiyorum ama tüm sahil vilayetlerinin tahsil seviyesi Orta ya da Doğu Anadolu’dan yüksek. Sahilleri de CHP kazandı?
Oysa bu cümle hakikati ifade etmediği gibi söyleyene de problem getiriyor;
Demek ki AKP’liler de gariban (kasıt ne ise?) Öte yandan AKP, serbest pazara yani kapitalizme dönük bir politika güdüyor; kapital (para, sermaye) bu memlekette garibanlarda mı??
Bu hanımın dediğine bakılırsa AKP oyları (her nasılsa!!) garibandan alıyor ama görülüyor ki desteği zenginlere veriyor?
Konuşma bugün de bu minval üzerine devam etmiş.. Hatta kavgalar çıkmış.
İlk duyuşta bu cümle ile AKP, geçmiş yıllarda söylenenler ile “garibanların kimsesi” olarak algılanıyor. Çünkü siyasetçi, rakam vermeden, misal getirmeden, tarife uymadan konuşuyor; böylece “algı”, sözlerinin tersine yaratılmış oluyor.
Çünkü daha sonra düşünüyorsunuz; “AKP 25 yıldır iktidarda, bu sürede gariban sayısı da hep artmış? Nasıl iş?!”
Yerel siyasete bugün bu kadar…
Aynı süreçte, bir ski ve tatil kasabası olan İsviçre’nin Davos şehrinde Dünya Ekonomik Forumu – Davos – yapıldı.
Forum, Cenevre Üniversitesi’nde “iş idaresi” profesörü Klaus Schwab tarafından 1971’de kuruldu. Sempozyum tarzındaki foruma o yıllarda ABD şirketleriyle rekabet gücünü artırmak isteyen Avrupa şirket liderleri katıldı. Toplantının çok başarılı geçmesi ile aynı yıl Avrupa Yönetim Forumu Vakfı kuruldu.
Forum, birkaç yılda kurumsal yönetim konularından uluslararası ekonomik politika, kalkınma ve sosyal kaygıları da kapsayacak şekilde genişledi. Yıllık toplantılar; devlet başkanları, merkez bankacıları, üst düzey yöneticiler, akademisyenler ve işçi grupları ile sivil toplum kuruluşlarının (STK) temsilcilerini de çekti. Forum ayrıca dünyanın diğer bölgelerinde bölgesel toplantılara sponsorluk yapmaya başladı.
1987’de Dünya Ekonomik Forumu adını alan toplantı, 1990’lardan itibaren küresel medyanın da ilgisini çekti ve ekonomik ve siyasi liderlerin dünya ekonomisinin yönü hakkında görüş alışverişi yaptığı bir yer olarak itibarını pekiştirdi.
Bu senekine ABD Başkanı Trump da katıldı ve uzun bir konuşma yaptı. (Davos 2026’yı inceleyip sonra uzun yazmaya gayret edeceğim.)
Alışılmış bir şekilde, kendisinin ne muazzam bir lider olduğunu, artırılan gümrük tarifelerinin sebebini, Greenland’ı niye istediğini filan uzun uzun anlattı.
Daha sonra kritiklerden, üstadın verdiği rakamların tümünün yalan, misallerin geçersiz olduğu, doğruları ile birlikte yazıldı. Ancak konuşmanın zaten Davos’a katılanlara değil, ABD seçmenine hitap etmekte olduğu anlaşılıyordu. ABD’de sokaktaki (Cumhuriyetçi) seçmen, zaten bırakın Davos’u, İsviçre’nin nerede olduğunu bilmez.
İşte size, uluslararası manada bir “algı yapma” veya daha teknik tabiri ile “algı yönetimi” işi.
Peki, nedir bu algı; harpler kazanıyor, kaybediyor, aşkları bitiriyor, yanlış insan seçtiriyor?? Hatta şimdilerde benim konularıma da (deniz bilimleri, otomotiv) bulaştı.
TDK'ya göre kelime olarak ALGI; “haşhaş kozasını çizip akan sütü almaya yarayan araç ve/veya haşhaştan bu yolla alınan süt, afyon sütü.”
Psikoloji ve bilişsel bilimlerde ise duyusal bilginin alınması, yorumlanması, seçilmesi ve düzenlenmesi anlamına geliyor. Biyolojik olarak algı, duyu organlarının fiziksel uyarılmasıyla oluşan sinir sistemindeki sinyallerden oluşuyor. Görme, gözün retinasına düşen ışıkla; işitme, kulağa gelen ses ile oluşur. Dildeki uyarılma duyum, dildeki bu uyarılmanın naneli şeker olduğunu anlamamız ise algıdır.
Algı yapmak veya yaratmak da var. Yaptığımız veya yapmadığımız şeylerin başkaları üzerindeki etkisinin ne olduğunun farkında olmak, planlamak ve yönetmek anlamına geliyor. Batı dillerinde en az 6-7 farklı kelime ile farklı algılar anlatılıyor. Biz yeni başladık algı kullanmaya ama yakında arayı kapatırız. Bakın mesela, denizlerimiz ölmekte olduğu bir hakikat.
Ama Tarım Bakanlığı Balıkçılık ve Su Ürünleri Gn. Md.lüğü (belki de farkında olmadan) 25 yıldır balık çiftliklerinin çevreye zarar vermediğini söylüyor. Bunların yüzde 70’i Muğla sınırlarında.
Norveç, 290 metre derinliğindeki fiyortta kurulu somon çiftliğinin deniz dibini ve üstündeki denizi öldürdüğünü görüp “Ne yapacağız?” diye düşünürken; bizim binlerce ton balık dışkısı, neredeyse bir yüzme havuzu (40 mt) derinliğinde olan Güllük Körfezi’ne atılıp durmakta.
Ancak görev Çevre Bakanlığındaymış. Onların TRIX indeksine göre bizim denizler tertemiz. “Nedir beyler bu TRIX endeksi? Kimden duydunuz? Öğrendiniz?” deyince, “Uzun etme!” deyip telefonu yüzünüze kapatıyorlar.
Şimdilerde algı, otomotive de bulaştı.
Tüm dünyanın en çok seyrettiği YouTube TV dokümanter yayınları, bilgi veren, insanların reklamlardan daha çok inandığı kısa metrajlı TV programları.
Bunlardan birini 2018’de izlemiştim. Fisker otomobillerinin geliştirdiği yeni bir EV pilinden haber olarak bahsediyordu.
TV serisinin sunucusu, Fisker markasının Emotion tipinde, 2020 yılına kadar daha hızlı şarj süresi ve daha uzun menzilli katı pil kullanmaya başlayacağını söylüyordu.
Fisker, Finlandiyalı otomobil tasarımcısı Henrik Fisker tarafından kurulmuş bir “düşük seri, yüksek model otomobil” üreticisi. İlk otomobillerini elektrikli olarak 2008 yılında yaptılar; ancak daha sonra önceden denenmemiş teknoloji ve akü kullanımı yüzünden 2024’te iflas etmişti. Hiçbir yılda da başarılı olamamış.
Ancak TV programında, o tarihe göre EV’lerde müthiş bir “inovasyon” olan katı pil (solid state battery) kullanımından 1-2 dakika bahsediyor; programın geri kalan yaklaşık 8-10 dakikasında ise o dönemde satışta olan Fisker otomobillerinin reklamını yapıyordu.
Ancak “2020’DE EV’LERE KATI PİL GELİYOR” manşeti Fisker’i milyonlara okuyordu. Bir nevi çok ucuza tanıtım… Yani yapılan aslında konumuz olan “ALGI YARATMAK”tı. Muhtemelen bu sayede Fisker birkaç yıl daha yaşadı.
O tarihte “Acaba ben mi fesatlık ediyorum?” demiştim!!
Ancak seneler geçtikçe neredeyse tüm markaların bu yola başvurmakta olduğunu görüyorum.
Yani önce manşette veya yazı başlangıcında marka belirtmeden tüm dünya (özellikle EV) otomobil alıcılarını çok ilgilendirecek bir haber yaratıp sonra da laf arasında o markanın yeni bir modelini detaylı tanıtmak.
Bunun için kullanılan manşetler yaklaşık olarak birbirinin aynı:
“EV’lerin menzil sorunu çözüldü!!”
“Filan markanın falan modelinin menzili 1000 km’ye çıkıyor!!”
“Lityum-iyon akü tarihe karışıyor”
“5 dakikada yüzde 90 şarj!!”
Bazıları bilimsel detay da veriyorlar. Gerek hafifliği gerekse elektrik depolama ve geçirgenliği açısından EV üretiminde lityum pil kullanılıyor. Ancak belirli bir şarj sayısı sonucu elektrik tutma kapasitesi azalıyor. Bunu telefonlarda ve dizüstü bilgisayarlarda yaşıyoruz. Ancak lityumdan daha hafif ve sonsuz şarj kapasitesi sunan bir maden daha var.
Üstelik lityum hem az bulunur (yüzde 80’i Çin’de) hem pahalı hem de üretiminde çok fazla su kullanılan bir maden.
Oysa bu sektörün yeni yıldızı ALÜMİNYUM!! Dünyada tek başına en çok bulunabilen maden. Hem daha hafif (yani daha az akü ağırlığı ile daha uzun yol gidilebilir.) hem de üretiminde herhangi bir zorluk veya ekstra harcama yok.
Bu hafta yerim bitti. Haftaya bu konulara döneceğim.


