Cıs!
x blueSky facebook instagram youtube dailymotion linkedin

Cıs!

Kim dokunsa ona "cıs!" mı denecek hep, anasından emdiği süt burnundan mı getirilecek? Yağmur altında on binlerle TBMM'ye yürüyen, belleklere devlet gücünün sembolü olarak kazınmış TOMA'nın üstüne çıkan ve "Ankara'da otursak iyiydi, müesses nizama isyan etmesek kolaydı" diyen Özgür Özel o çizgiyi aşmayı başarabilecek mi?

Cıs!

Hayatta her şey değişir; kentler başkalaşır, yaşam biçimleri değişir, kuşaklar gelir geçer, dünya altüst olur, savaşlar yaşanır, devrimler, karşıdevrimler olur, bilişim ve teknoloji devrimi gerçekleşir, yeni dünya düzeni kurulur, kavramlar ve tutumlar ters yüz olur; ancak Türkiye'de tek bir şey var ki asla değişmediği düşünülür: Müesses nizam. Türkçesiyle, kurulu düzen. Bu hayatımızda ürkütücü bir kavram olarak yaşar hep. Bir dönem "derin devlet" de denirdi; ne olduğu, kimlerden kurulu olduğu rivayetlere dayalıydı, yalnızca uygulamalardan yola çıkılarak saptamalarda bulunulurdu. Belirsizlik içinde, elinde sopa ile devletin sınırlarını bekleyen bir heyula olarak hissedilirdi.

Son bir buçuk yıldır CHP'nin kurumsal, onu yönetenlerinse kişisel olarak yaşadıklarına bakınca, bu gelişmelerin iktidar değişimi olasılığından daha başka ve önemli sebepleri olsa gerek diye düşünmeden edemiyor insan. CHP, sadece yorgun ve yıpranmış bir iktidarı değiştirme olasılığının öznesi olması ile açıklanamaz ölçüde şiddetli ve kapsamlı bir baskı ve parçalanma durumu ile karşı karşıya. O heyula sanki yine elinde sopayla alacakaranlıkta duruyor, "Cıs!" diyor.

Özgür Özel'in 2024'teki yerel seçim başarısının ardından verdiği demeci anımsatmak isterim. Şöyle diyordu bir yerinde: "Devletle millet ne zaman yarışırsa hep millet kazanır. CHP bazen yanlış tarafta durdu. Bu sefer devletle millet yarışırken, milletin tarafındaydık. Bazen devlet - millet rekabetinde CHP devletin kurucu partisi olduğu için yanlış tarafta duruyor. Esas olarak CHP halkın partisi olduğu için doğru taraf, milletin tarafı." Beklenmedik bir saptamaydı bu. O hafta yazımı bu saptama üzerine kurmuş ve "Sadece seçim sonuçlarına şaşırmadık; bir parti genel başkanının zaferin ardından, klişelerden uzak, alışmadığımız bir biçimde kelimelerin tarihsel çağrışımlarını kullanarak konuşmasına da şaşırdık. Şimdi artık bu kelimeler, siyasetin alacakaranlık patikasında yol bulmak için bir ayak izi olacak çok kişiye" diyerek bitirmiştim. İçimden yükselen küçük bir "eyvah"la ve tedirgin edici bir huzursuzlukla yazdığımı hatırlıyorum iki yıl önceki yazımı.

O günler Nihat Sargın'ın "TİP'li Yıllar" adlı kitabını okuyordum. Türkiye'de, devletin çizdiği çizginin dışına çıkmak isteyen siyasal partilerin başına gelenler arasında TİP çok ilginç ve ders alınması gereken bir örnek. 1960'larda yükselen sol ve sosyalist dalga TİP'le doruğa çıkmıştı. Partinin adım adım yükselişi sürüyordu ve bu elbette "müesses nizam"ı tehdit ediyordu. Nihat Sargın, anılarında şunları söyler: "Saldırılarla korkutmak, sindirmek ve Anayasa dışı yollarla yürüyen bir teşekkül olarak göstermek suretiyle seçim dışı bırakmak metodu neticesiz kalınca AP, bundan sonra partimizi hukuki pürüzler icat ederek seçimlere sokmama kampanyasına girişti." Gerekçeler değişse de uygulama nasıl da aynı değil mi? Sargın, bu çabanın sebebini de AP'nin derin devletçisi Farük Sükan'ın bir sözüyle özetliyor. "İki kişi bile gelseler Meclis çalışamaz." Ancak, birçok engele rağmen TİP'in seçimlere katılmasını önleyemediler. Kör topal da olsa bir demokrasi vardı. Sonuç: % 3 oy ve 15 milletvekili.

Ancak devletin baskısı, Meclis'te saldırılar, kara propaganda ve 1968'in Avrupa'yı sarsan gençlik isyanlarının Türkiye'ye yansıması TİP'i etkilemeye başladı. Parti içi tartışmalar , bölünmeler örgütün gövdesini kemiriyordu. O günlerdeki Genel Yönetim Kurulu toplantısı tutanağındaki bir madde çok şeyi açıklıyor: "Genel Yönetim Kurulumuz, parti içi meseleler üzerine de eğilmiştir. Dar boğazlara girilirken, Parti'nin birliği ve üyeleri arasında karşılıklı sevgi ve saygıyı zedelemeye matuf faaliyetleri âkim bırakacak kararlar alınmıştır." 1968 seçimlerine doğru TİP'in yükselişinin önünü kesmek için değiştirilen seçim sistemi, partinin iç kavgası, gruplaşmalar, kamuoyunda yürütülen çok şiddetli ve ahlakdışı propagandalar sonucu, oyları her şeye rağmen çok düşmeyip yüzde 0,5 kadar azalsa da, değiştirilen seçim yasası nedeniyle milletvekili sayısı 2'de kalacaktır. 1971 darbesinin ardından da kapatıldı parti. "Müesses nizam" rahat bir nefes almıştı, çok şükür! Sargın, anılarında partiyi kapatan yargı düzenine işaret ederken yarım yüzyıl sonraya da gönderme yapıyor gibi: "Anayasa Mahkemesi'nin sayın yargıçlarının Türkiye İşçi Partisi'ni kapatma kararını alırken bunun bilincinde olup olmadıklarını bilmiyorum, tahmin de etmiyorum (...) Mahkeme üyeleri bu kararı alırken yaptıkları dönüşün ilerde nelere yol açacağını herhalde düşünmemişlerdi. Ama bu, kararın ağırlığını, kararı alanların sorumluluğunu azaltmadı."

Devletin erişilmez surlarında gedik açma çabaları devleti kuran partide de ortaya çıkmıştı o yıllarda. Bu tabii olacak şey değildi! CHP'nin 1960'ların başında parlayan yıldız ismi Bülent Ecevit, Çalışma Bakanı olarak Toplu İş Sözleşmesi, Grev ve Lokavt Yasası'nın çıkmasına öncülük etmiş, adını bütün çalışanların, emekçilerin kalbine yazdırmıştı. Sonraki yıllarda partinin genel sekreterliğini üstlendiğinde çok kişi onu "Paşasının genel sekreteri" olarak görme eğilimindeydi ama gözden kaçırdıkları bir şey vardı: Dünyada sosyal demokrasinin yıldızı parlıyordu. Bu parlak yıldızın hemen yanında sosyalist anlayış da ivme kazanmıştı ve Avrupa'dan Latin Amerika'ya, bütün dünyayı sarsmaya başlamıştı. Türkiye'de de TİP'le heyecan yaratan bu dalganın CHP'yi etkilememesi düşünülebilir miydi? Kısa süre sonra çatışma başladı parti içinde. Ecevit, devleti kuran partinin bu konfor içinde katılaşmış zihniyetine yöneltiyordu oklarını. CHP'nin başta Turhan Feyzioğlu olmak üzere çatık kaşlı "müesses nizam" koruyucuları, art arda istifa ettiler. Partinin değişmez genel başkanı İsmet İnönü de Ecevit için "Sorumsuz, devleti boşlukta bırakmak isteyen tabiatta, maceracı bir politikacı" diyordu. Paşa'nın "devlet" dediği hiç kuşku yok ki "müesses nizam"dı, zinhar boşlukta bırakılamazdı! Üstelik, CHP hükümetinin toprak reformu için bütçeye sadece 1 (Bir) TL koymasına karşın Ecevit, "Toprak işleyenin su kullananın" diyerek bazılarının uykusunu kaçırıyordu. Buna karşılık İnönü Parti Meclisi'nde "Toprak işgalleri hem kanun dışı hareket hem de devrimci eylemdir" diyerek Ecevit'i suçluyordu. 1971 askeri darbesinin ardından kurulan hükümete CHP'nin başbakan olarak Nihat Erim'i vermesi ipleri koparacaktı. O yıl Anayasa Mahkemesi Erbakan'ın Milli Nizam Partisi'ni de kapattı.

1972'deki kurultayda CHP karpuz gibi ikiye bölünmüştü. "Paşacılar"la "Ecevitçiler" kıyasıya çarpışıyordu. Kurultay, sanılanan tersine Ecevit'i genel başkan seçti. Ulusal Kurtuluş Savaşı'nın komutanlarından, Atatürk'ün sağ kolu, "İkinci Adam" İnönü yenilmişti. Ecevit zaferinin ardından şöyle diyordu "CHP' nin halk oylarıyla iktidara gelebilmesine artık dışımızda bir engel kalmamıştır. İçimizdeki engelleri de aştıkça yolumuz açılacaktır." 1977 seçimleri öncesinde de bütün inanmışlığıyla meydan okuyordu kurulu düzene: "Günleri güvenle saymaya başlayınız yurttaşlarım: Dokuz ay sonra bir mutlu Türkiye doğabilir. Sizin elinizdedir bu yeniden doğuş, sizin oylarınızdadır kurtuluş..." Peki sonuçta öyle mi oldu? Ecevit, nice olayların ardından, onunla yeşeren umut filizlerini kıra kıra ilerledi ve "müesses nizam"ın en hakiki savunucularından biri olarak ayrıldı yaşamdan. Devlet onu dönüştürmüştü. Kurultayı kaybettikten sonra parti üyeliğinden de ayrılan İnönü "Ben sonunda mağlup olduğum bir dava hatırlamıyorum" demişti; haklı çıkmadığını kim söyleyebilir?

12 Eylül sonrası ümit veren bir parti olarak yükselen SHP'yi, Deniz Baykal'ın dizayn ettiği CHP içinde eritmek de "müesses nizam"ın ülke için çizdiği sınırları koruma başarısını göstermez mi? Şimdi adı DEM olan partinin selefi olan ve artık adlarını karıştırdığımız partilerin kapatılması da, bugünkü iktidarın köklerini oluşturan İslamcı partilerin ikide bir darmadağın edilmesi de bu anlama gelmez mi?

Şimdi Özgür Özel öncülüğündeki genç ekip üç yıldır olağanüstü bir savaşım veriyor. Kemal Kılıçdaroğlu'nun içinden çıkan hırslı, kinci, koltuğa oturmak için genel merkeze polis müdahalesini isteyen, partililerine gaz sıktırmayı göze alabilen, miting yasaklatmak için çabalayan bir eski genel başkanın geldiği noktayı sadece kişisel bir yenilginin intikamı olarak adlandırmak, ona bir ara sempatiyle bakmış olan kendimi de katarak söylemeliyim ki yanılgımızı es geçmek olur. O şimdi, bir zamanlar "müesses nizam"a karşı çıkmış ama sonra kurulu düzenin kendisi olmuş bir partinin iktidarının yanı başında, kendi partisini de o çizgiye çekmekle meşgul.

Peki değişmeyecek mi bu "müesses nizam"? Kim dokunsa ona "cıs!" mı denecek hep, anasından emdiği süt burnundan mı getirilecek? Yağmur altında on binlerle TBMM'ye yürüyen, belleklere devlet gücünün sembolü olarak kazınmış TOMA'nın üstüne çıkan ve "Ankara'da otursak iyiydi, müesses nizama isyan etmesek kolaydı" diyen Özgür Özel o çizgiyi aşmayı başarabilecek mi?

Türkiye'de hangi sorunun yanıtı kolayca verilebilir ki?

İlgili İçerikler