Peki ya yaratıcı sektörün ve freelance çalışanların emeği?
x blueSky facebook instagram youtube dailymotion linkedin

Peki ya yaratıcı sektörün ve freelance çalışanların emeği?

Yaratmak da çalışmanın, emeğin, yılların, tecrübenin, eğitimin, öğrenimin, çabanın, yorgunluğun ürünüdür

Peki ya yaratıcı sektörün ve freelance çalışanların emeği?

Önünde açık bir ekran, bir fincan soğumuş kahve ve daha tamamlanması gereken işler. Evden çalışıyorsan bir yandan kalkıp çamaşır makinesini doldurma, bulaşık makinesini boşaltma işi. Beyaz yakalılar “oh hayat sana güzel” derken sen sadece “içi beni dışı seni” diyebiliyorsun. Faturalarla ilgili gelen mesajlar. Büyük büyük markalarla çalışan ajanslardan gelmeyen ödemeler. Midende ağrılarla yapman gereken telefon konuşmaları, atman gereken WhatsApp mesajları…

Ya da bir konser çıkışında herkes eğlence mutluluğu ile sarhoşken sahneyi toplayan roadilerin, konserler iptal edilince işsiz kalışı. Günlerini bir stüdyoda Spotify’da en çok dinlenenler listesine girecek şarkıyı yapmak için geçiren müzisyenin “çok popüler” olmaması halinde çarkın dişlileri içinde ilk çiğnenip tükürüleceklerden olduğu gerçeği. Yasalarla korunan neredeyse hiçbir hakkının olmaması ve ülke gerçekleri içinde, müzik, kültür-sanat dünyası çalışanlarının yok sayılması…

Yaratıcı emek, görünmez emektir. Ve aslında en çok görülme ihtiyacı olan emektir.

Emek denince neyi kastediyoruz?

Modern emek anlayışı, sanayi devrimiyle birlikte şekillenen bir kavram. Fabrika, vardiya, maaş, sigorta = Ölçülebilir, tekrarlanabilir, fiziksel emek. Zihin işi bile bu kalıba zorla sokulmuştur: sekiz saat masa başı, yoklama cetveli, performans değerlendirmesi. Sistem, somutlaştırabileceği şeyi tanır ve benimser. Somutlaştıramadığı şeyi görmezden gelir. Yaratıcılık ise herkesin özendiği ama somutlaşması zor, ölçülmesi çok fazla parametreye bağlı bir “nimet”.

Bir yazarın zihninde on yıl boyunca olgunlaşan bir hikâye nasıl, neyle ölçülür ki? Bir illüstratörün tek bir çizim için denediği yüz taslak nasıl değerlendirilir? Bir fotoğrafçının "doğru ışığı" bulmak için bekleyerek geçirdiği saatler hangi hesap cetvelinde görünür? Bunlar emek değil mi? Bunların sonucunda çıkanlar üretim değil mi? Hani önünde poz verdiğiniz, Instagram’da paylaşmaya doyamadığınız tüm o eserler…

Yaratıcı emek, son ürünle görünür hale gelir ama o ürünü mümkün kılan süreç, sistematik biçimde silinmeye mahkum. Bu silme işlemi ekonomik bir sorun olduğu kadar kültürel bir tutum meselesi, özellikle ülkemizde. Yaratıcılık ya da yaratıcı endüstrinin herhangi bir kısmında yer almak “bir altın bilezik” değil. Hobi de değil. Peki ne? Sadece koleksiyonerleri mutlu etme aracı, galerileri ayakta tutma malzemesi, reklamlara, dizilere fon müziği, Instagram’da bol like alacak bir “alıntı”, ne kadar sosyal ve kültürel olduğunu gösteren poz mu? İşin sonunda herkes bundan öyle ya da böyle bir fayda sağlıyorsa bunları yaratanların da haklarının, sendikalarının, güvencelerinin olması ve bu hakların korunması gerekmez mi?

Dünyada ne oluyor?

Yaratıcı emeğin sistematik olarak yok sayılmasının uzun vadede nasıl bir kültürel ve ekonomik çöküşe yol açtığının farkında olan ve buna karşı yapısal çözümler geliştiren, örnek alınması gereken ülkeler var.

Fransa, yaratıcı emek alanında dünyada en gelişmiş koruma sistemlerinden birine sahip. 1936'da kurulan AGESSA ve La Maison des Artistes gibi yapılar, yazar, çizer, müzisyen ve performans sanatçılarını bağımsız çalışan statüsünde tanıyarak sosyal güvence şemsiyesi altına alıyor. Bir illüstratör, aldığı her ücret üzerinden sisteme prim yatırıyor; karşılığında sağlık sigortası, emeklilik hakkı ve işsizlik desteğine kavuşuyor. 2020 yılında yeniden düzenlenen "intermittents du spectacle" sistemi ise sahne sanatçıları için özel bir işsizlik sigortası modeli sunuyor: yılda yalnızca 507 saat çalışmış olmak, bu güvenceye erişim için yeterli. Fransa bu sistemi lüks olarak değil, kültürel sürdürülebilirliğin zorunlu altyapısı olarak görüyor.

Almanya'da ise 1983'ten bu yana Künstlersozialkasse (KSK) — Sanatçı Sosyal Sigortası Fonu — işliyor. Model zekice: sanatçı primin yarısını kendisi öder, kalan yarısını ise sanatçıların eserlerini kullanan yayınevleri, reklam ajansları, medya şirketleri karşılar. Devlet de küçük bir katkı ekler. Böylece yaratıcı içerik tüketicileri, o içeriği üretenlerin güvencesine ortak kılınır. Bugün yaklaşık 190.000 sanatçı bu sistemden yararlanıyor. Almanya, yaratıcı emeğin bir ekosistem meselesi olduğunu kavramış; bir ucun güvencesi, diğer ucun sürdürülebilirliğini etkiler.

İskandinav modeli de farklı bir çerçeve sunar. Norveç, Danimarka ve İsveç'te devletin sanat bütçeleri yalnızca kurumları değil, bireysel sanatçıları da kapsar. Çalışma bursları, üretim destekleri ve telif hakkı mekanizmaları, bir yazar ya da müzisyenin "satış yapana kadar" bekleyerek hayatını idame ettirmesini mümkün kılar. Norveç'te devlet, yılda en çok satan 1000 kitabı kütüphaneler için satın alır — ama bunun geliri yazarlara dağıtılmaz, aksine genç ve az tanınan yazarlara burs olarak aktarılır. Yaratıcı ekosistem, yalnızca zirvedekileri değil, tabanı besleyerek büyür.

Güney Kore ise bambaşka bir yoldan geldi bu noktaya. Kültür ekonomisini ulusal strateji olarak benimseyen Kore, 1990'lardan itibaren K-pop, K-drama ve webtoon endüstrisini devlet desteğiyle kurumsal bir altyapıya oturttu. Kültür Bakanlığı'na bağlı Korea Creative Content Agency (KOCCA), içerik üreticilerine finansman, ihracat desteği ve eğitim sunuyor. Ama daha önemlisi: yaratıcı çalışanlar burada işçi sayılıyor. Webtoon çizerlerinin sendikaları var. Telif hakkı ihlalleri ciddi yaptırımlarla karşılanıyor. Kore, kültürü ihraç ürünü olarak görürken, onu üretenleri de o üretimin merkezine yerleştirdi.

İrlanda modeli

İrlanda, geçtiğimiz aylarda yaratıcı sektöre yaklaşımı, sanatı sadece bir hobi değil, ekonominin ve toplumsal kimliğin ana damarı olarak gördüğünü ifade eden bir dizi yeni düzenleme yaptı. İrlanda'nın Mart 2026'da kalıcı hale getirdiği "Sanatçılar için Temel Gelir" modeli, tüm dünyada olması gereken sistem. Bu sistem, yaratıcıların "aç kalma" korkusu olmadan sadece işlerine odaklanmalarını sağlayarak, sanatsal üretimin kalitesini ve sürekliliğini artırıyor. Ekonomik belirsizliğin olduğu dönemlerde sanatçıyı bir "çalışan" olarak tanımak devrimsel bir adım. Aynı zamanda yapay zeka karşısnda pasif kalmak yerine İrlanda, 2025'teki yasa tasarısıyla ses ve görüntü haklarını (likeness) koruma altına aldı. Diğer ülkeler, dijital klonlama ve deepfake gibi yeni nesil tehditlere karşı mevzuatlarını İrlanda gibi hızla güncelleyerek, yaratıcıların dijital dünyadaki telif haklarını güvenceye alabilir. Ayrıca Creative Ireland programı, desteği sadece başkente hapsetmiyor. Kilkenny gibi küçük şehirlerdeki yerel hibelerle yaratıcılığı tabana yayıyor. Ülkeler, merkezi bir kültür politikasının yanı sıra yerel yönetimlere bütçe ayırarak yaratıcı ekonomiyi tüm coğrafyaya yayabilir. İrlanda yasalarının eserin değiştirilmesine veya tahrif edilmesine (bütünlük hakkı) karşı duruşu, sanatın ticari bir maldan öte, yaratıcısının bir parçası olduğunu kabul ediyor. Telif hukukunu sadece "para kazanma" üzerine değil, eserin ruhunu koruma üzerine inşa ederek sanatçı saygınlığını artırıyor. Tüm bunların yanı sıra "Dijital Yaratıcı Endüstriler Yol Haritası" ile oyun, animasyon ve tasarım gibi teknoloji tabanlı sektörlere özel hedefler koyuluyor. Bu, geleneksel sanat ile modern teknolojiyi birleştiren bütüncül bir devlet politikası oluşturmak isteyen her ülke için başarılı bir şablon aslında. 

Türkiye'de ne eksik? (Ya da ne var?)

Türkiye'de yaratıcı emek konuşulmak için değil, tüketilmek için var.

Türkiye’de freelance bir gazeteci, köşe yazısının altına adını koyar ama o yazının hangi koşullarda üretildiği, kaç saatin ürünü olduğu, ne kadar ödeme karşılığında yazıldığı bunlar ne kamuoyunun bildiği ne de sistemin kaydettiği şeylerdir. Bir müzisyen Spotify'da on milyon dinlenmeye ulaşır; karşılığında aldığı ücret, asgari ücretin çok altında kalır. Bir illüstratör büyük bir yayınevinin kapağını çizer; telifini almak için aylarca bekler. Fatura isteyen markalarla çalışmak için kurulan şahıs şirketleri kazancı ve emeği yok sayan bir vergi sisteminde borca dönüşür.

Bağ-Kur üzerinden sisteme dahil olmak teorik olarak mümkün ama pratikte sanatçı ve yaratıcı çalışanların büyük çoğunluğu bu sistemin dışında kalıyor. Çünkü düzensiz gelirle prim ödemek, düşük kazançla sigortalı kalmak neredeyse imkânsız hâle geliyor. Meslek kuruluşları var: Türkiye Yazarlar Sendikası, Müzik Eseri Sahipleri Grubu ve Vakfı (MESAM), Güzel Sanatlar Eserleri Sahipleri Meslek Birliği (GESAM), Müzik Yorumcuları Meslek Birliği (MÜYAP), MSG. Ama bu yapıların yasal ağırlığı, uygulama kapasitesi ve devlet desteği son derece sınırlı. MESAM'ın hak dağıtım mekanizmaları yıllardır tartışma konusu; dijital platformlar söz konusu olduğunda sistem iyice çözülüyor. Sinema - TV taraında ise Oyuncular Sendikası son senelerde en iyi çalışan sendikalardan biri. Ama genç oyuncular sendikaya üye olma konusunda hala daha bilgili değil ve menajerler de bu konuda yardımcı olmuyor. Sinema Emekçileri Sendikası var ama ideolojik bir duruş gibi sadece. Set çalışanlarının kurduğu Sinema TV Sendikası işe oyunun kurallarını değiştirebilecek kadar aktif ve güçlü değil maalesef.

Telif hakkı mevzuatı kâğıt üstünde var, ama uygulama mekanizmaları zayıf. Dijital içerikler çalınıyor, görseller izinsiz kullanılıyor, metinler kaynak gösterilmeden yayınlanıyor. Şikâyet yolları uzun, yaptırımlar caydırıcı değil. Bir üretici haklarını aramaya kalktığı zaman “uyumsuz” etiketi alıyor ve başka markalar onunla çalışmaya korkuyor. Zaten genellikle az gelirle çalışan yaratıcılar da ancak birbirlerini markalar ve işverenler ile ilgili kendi içlerinde uyarmakta buluyor çözümü. Tabii bir de işin diğer yönü var: Kimse haklarının tam farkında olmadığı için ve sosyal medyayı ya da “birbirini uyarma”yı bir silah olarak gördükleri için aslında iyi niyetli olan küçük işverenler de iftiralarla, çarpıtılmış ifadelerle karalanıyor.

Bunun ötesinde daha yapısal bir sorun var: Türkiye'de kültür politikası, yaratıcı çalışanı özne olarak değil, nesne olarak konumlandırıyor. Sanatçıya destek, çoğunlukla devlet kurumları ve vakıflar üzerinden akıyor ve bu akış, hem ideolojik kanallar hem de kişisel ilişkiler tarafından biçimlendiriliyor. Bağımsız yaratıcı ekonomi, ne güçlü bir sendika yapısına ne de şeffaf bir fon sistemine sahip. Bu durum yaratıcı çalışanı sonsuz bir güvencesizlik döngüsünde tutuyor.

Ne yapılabilir?

Bu durumun sonuçlarının en görünür olanı beyin göçü. Türkiye'de son on yılında ülkeyi terk eden yaratıcı çalışan sayısı endişe verici bir ivme kazandı. Müzisyenler, yazarlar, grafik tasarımcılar, film yapımcıları bir kısmı siyasi baskıdan, bir kısmı ekonomik imkânsızlıktan, bir kısmı her ikisinden kaçıyor. Gidenlerin çoğu Berlin'de, Amsterdam'da, Londra'da, Lizbon’da, Atina’da çalışma imkânı, sosyal güvence ve yaratıcı ekosistem buluyor. Gidenlerle birlikte birikim de gidiyor. Bir ülkenin kültürel hafızası, yaratıcı neslinin sürekliliğiyle inşa edilir. Kültürel miras üretecek kişiler sistematik olarak yok ediliyor.

Daha az görünür ama daha derinden işleyen başka bir sonuç daha var: öz-sansür ve üretim yorgunluğu. Güvencesizlik içinde çalışan yaratıcıların çoğu mecburen risk almayı bırakıyor. Deneysel olan yerine güvenli olanı seçiyor. Hayatı idame ettirme, kira ödeme gibi dertler birikiyor. Türkiye'nin kültürel üretimindeki yüzeyselleşme, yalnızca sansür ortamıyla değil, bu yapısal yoksunlukla da açıklanabilir.

Yaratıcı emeğin "emek ve üretim sayılması" yalnızca ekonomik bir talep değil. Biz neyi bilgi sayıyoruz, neyi üretim sayıyoruz, neyi değer sayıyoruz? Bugün geleceğe nasıl bir kültürel hafıza, miras bırakıyoruz?

Görünmez emeğin envanterini çıkarmak, sistemi yeniden kurmaktır. Bunlar hayal değil, tercih meselesi. Yaratıcı emeğin, yaratıcı emekçinin emeğini korumak için herkesin bir arada olması gerekiyor. Bugün artık hükümetin “bizi” yok saymasından şikayet etmek yerine, bizim varlığımızı birbirimizle elele tutuşarak, birlikte var olmanın yollarını arayarak, güçleri birleştirerek yapması lazım. Tabii aynı zamanda özel sektörün destek vermesi, hakları gözetmesi, fonları artırması, kendi ekosistemini kurması ve bu ekosisteme gözü gibi bakması da önemli.

Hesaplanabilir çalışma ve emek sistemi içindeki her alandan işçiler, hayatımızın istisnasız her anının var olmasını, devam etmesini sağlıyorlar. Minnetarız onlara ve emeklerinin hakkı ödenemez. Yaratıcı sektör çalışanları (emektarları) ise o hayatları yaşanabilir kılıyor.

Belki de işe şunu kabul ederek başlamak gerek: Yaratmak da çalışmanın, emeğin, yılların, tecrübenin, eğitimin, öğrenimin, çabanın, yorgunluğun ürünüdür.

Bu metin, görünmez emeğini görünür kılan herkese yazan, çizen, besteleyen, fotoğraflayan, yaratan, yaratıcılarla çalışan ve bu sistemde hala daha var olmakta ısrar eden herkese  adanmıştır.

İlgili İçerikler