Bir zamanlar bir İstanbul vardı. Her sokağı denize çıkan. Gizli atölyelerinde her dinden, milletten insanın şaheserler ürettiği. Bu şaheserlerin tüm dünyada saygı gördüğü bir İstanbul. Yürürken insanı heyecanlandıran, kalbini hızlandıran, merak duygusunu kamçılayan, ilham veren… Galata Kulesi'nden başlayan vakur havası Kuzguncuk'ta civelek bir hâl alıp Kapalıçarşı'da zeki, şık bir hafiyeye, Cankurtaran'da yağız bir Külhanbeyi'ne, Kurtuluş'ta yumurta topuklu ayakkabıları ile yürüyen Maria'ya, İstiklal'de sevgilisi ile buluşacak heyecanlı bir gence, Moda'da fötr şapkası ile esnafa selam veren İstanbul beyefendisine, Haliç'te kayığını hazırlayan balıkçıya, heyecanı ve kaosu kadar huzuru ve güzelliği olan bir şehirdi.
Acaba hâlâ öyle anlar yakalanabilir mi İstanbul'da? Bilmediğimiz köşelere gitsek, günlük hayatımızdan çıksak ve "artık o eski… kalmadı ki" dediğimiz semtlerdeki ara sokaklara dalsak yine, yeniden aşık olabilir miyiz İstanbul'a? Bu şehirden gitmek için biriktirdiğimiz sebeplerden ağır gelir mi yine aşkımız?
Hipergerçekçi resimlerine, fırçasının her darbesine, gözlerinin görüş şekline hayran olduğumuz Taner Ceylan, o unuttuğumuz duyguları yeniden yakalamış ve olağanüstü - hipergerçeküstü eserlere çevirmiş.
Kuruçeşme'den kalkan tekneyle vardığımız Sipahiler Ağası Mehmet Eminağa Yalısı'ndan karşıya bakınca Seden Mestan "İstanbul'a ilk kez bu açıdan bakıyorum" dediğinde uzun zamandır İstanbul'a ne kadar sırtımı döndüğümü fark ettim.
15 yıldır kişisel sergi açmayan Taner Ceylan, "Âheste Çek Kürekleri, Mehtâb Uyanmasın" başlıklı sergisini anlatmaya başladığında, bu serginin İstanbul aşkını yeniden bulması ile doğduğunu söyleyerek girdi söze. Arkadaşlarının onu daha önce görmediği Kapalıçarşı atölyelerine götürmesi ile, İstanbul'da daha önce gitmediği yerlere gitmesi ile bulmuş ilhamı. Uzun zamandır Olimpos'ta yaşayan Ceylan, bir yürüyüş sırasında karşılaştığı heykeli ve bu heykelin çağrıştırdıklarını, "İstanbul" adlı 2 metre boyunda bir mermer heykele döküşünü anlatırken Büyücü (John Fowles) kitabını yeniden okur gibi oldum. Resim kabiliyeti kadar güzel bir anlatım kabiliyeti olduğunu bilmiyordum. Her eserinin hikâyesini dinlemek, bir sanatçının anılarında gezmek gibiydi. Ki aslında sanatçının 2019 yılında çalışmaya başladığı bu sergi, Ceylan'ın hayatının yakın döneminden kesitleri, Osmanlı kültürünün çok konuşulmayan yanları ve Rönesans resminin ruhu ile birleştirerek sunuyor.
Kanlıca'daki Mehmet Eminağa Yalısı'na vuran dalgalar eşliğinde gezeceğiniz sergide, Taner Ceylan'ın hikâye yeteneğine resimleri sayesinde tanık olacaksınız aslında. Gerçi sanatçının işlerine aşinaysanız bu hikâye anlatıcılığı yanı sizi şaşırtmayacaktır. Sergideki Osmanlı esintileri ve tarih merakı da yine işlerine aşina olanlara, 2010'ların başlarındaki New York'taki kişisel sergisini hatırlatacak. Bu sergisindeki eserler de tıpkı New York'ta olduğu gibi hemen satılmış. Bir kısmı yabancı müzeler tarafından koleksiyonlarına alınmış diye duydum.
Rüstem Paşa, 2019, tuval üzerine yağlı boya 240x160 cm
Ama aynı zamanda aşina olduğumuz tarzının yanı sıra; figüratif olmayan bir eserle, Rüstem Paşa Camii'nin muazzam çinilerinin olduğu resimlerle karşılaşacaksınız. Gerçek boyutlarındaki bir duvar kesitini resmeden Ceylan, Rüstem Paşa Camii'ndeki duvarlara çocukluğundan beri hayranmış. Özellikle çinileri dökülmüş, yıpranmış bu duvar için "Temsili Türkiye" diyor. Çok çirkin ama detaylarla dolu, çok güzel ama çok yıpranmış bu duvar hakikaten de ülkenin özeti gibi.
Yine aşırı gerçekçiliğe hayran olduğumuz figüratif resimlerine gelirsek, sergiyi nefesinizi tutarak gezmeniz gerekeceği konusunda uyarmam gerekli! Halil Paşa'yı resmettiği resmin renkleri, Halil Paşa'nın bakışları yalının tarihine karışırken, ikinci katta karşınıza çıkacak "Koral" adlı eser ile rüya dünyasına geçeceksiniz. Bu resim İstanbul'un fethini anlatıyor. Resmin modeli Koral, İngiltere'de yaşayan bir tasarımcı ama bu resimde kucağında kendi kellesini yani Konstantinopolis'i taşıyor. Bir mezarlıkta, Rönesans havasındaki tasvirdeki çiçekler geri planda kalsa da Taner Ceylan "Osmanlı'da sadece kadınların mezarlarında çiçekler olurmuş" dediğinde resim daha fazla anlam kazanıyor.
Koral, 2020-2022, tuval üzerine yağlıboya, 250x183
Koral'dan gözleri ayırmak ve vedalaşmak zor olsa da; yan odadaki "Beril" sizi zehirleyici bir duygu ile karşılayacak. Beril, yani model ve oyuncu Beril Kayar bambaşka güzelliği ile her durumda büyüleyici ama Ceylan'ın bakışı ile zamansız bir kara dula dönüşmüş. Beril, haremdeki kadınlardan esinlenilerek çizilmiş. Haremdeki hücreleri gezen Taner Ceylan o 1-2 metrekare büyüklüğündeki hücrelerin duvarlarında yazan "anne-baba sizi çok özledim" gibi sözleri ve bu sözlerin acısı ile dişileşen, kara dullaşan kadınları, tek bir kadın figürüne, Beril'e sığdırmış.
Beril, 2020-2021, tuval üzerine yağlı boya, 153x200
Sırada "Müzik Dersi" var. Gerçeği altın renginde olan, çoğunlukla Kırgızistan'da yetişen bir "Türk atı" ve köşede serilmiş yatan bir tamburi. Biraz önceden mi kalmış yoksa attan mı düşmüş, hayattan arta kalan mı yoksa sadece dün geceden mi kalma? Gecenin karanlığında parlayan at ve izleyicinin göreceği renkler, hikayeler, atın az sonra önce ön sağ ayağını yere vurup sonra gururla dört nala özgürlüğe koşacağını fısıldıyor.
Müzik Dersi, 2019, tuval üzerine yağlı boya, 240x160

Bir sonraki odada Lucas var. Brezilyalı model Lucas egzotik hayvanlar arasında çırılçıplak otururken onlardan biri ve en vahşisi. Aynı zamanda en ürkeği, en hüzünlüsü. "Osmanlı'da, bir saray odasında bu egzotik hayvanların ne işi var" diye düşünmeyin. Taner Ceylan bu resmi yaptıktan sonra İstanbul Arkeoloji Müzesi'nden bir arkadaşına göstermiş ve arkadaşı demiş ki "Bu hayvanların kemiklerini kazılarımızda buluyoruz çünkü dönemin padişahları bu hayvanlara çok meraklıymış. Özellikle kuşlara." Yani her sanatçı (Bu yalıda en çok taner Ceylan) biraz kahin, biraz büyücü, biraz da zaman gezgini belki de.
Şimdi ikinci kattaki son odaya girerken çarpılmaya hazır olun. "Yaralı Asker" ve "Şahmeran" karşılıklı olarak sizi oraya hapsedecek. Asker bir İngiliz model. Şahmeran ise İngiliz bir performans sanatçısı. Yaralı Asker'e bir karanfil bırakarak çıkılsaydı bu oda karanfil bahçesine dönerdi.
Yaralı Asker, 2022, tuval üzerine yağlı boya, 130x97

Şahmeran, 2022, tuval üzerine yağlı boya, 125x230
Niş Serisi ve sonraki eserler sürpriz olsun. Biri bodrum katında, diğeri çatı katında. Biri Cem Adrian ile birlikte çekilen video eser ki sergi geneline bakınca biraz zayıf kalıyor gibi. Çatı katındaki eserin modeli de Cem mi? Buna siz karar verin…
İstanbul, 2021-2022, mermer, 200 cm
Serginin primadonnası "İstanbul". Yalıdan görülen İstanbul değil. Heykel İstanbul. Arkadaşı Erkan Arsoy (Kapadokya'daki Alaturca House'un sahibi) ile gezdiği İstanbul'da yeniden "İstanbullu olma"yı hatırladığını anlatan Ceylan, "İstanbul" adını verdiği heykeli "Küstah, eli belinde, burnu havada, kimseye tenezzül etmeyen" şeklinde tanımlarken İstanbul'un bugün geldiği öfkeli, yıkık, pes etmek üzere haline tam tezat bir profil çiziyor. Ya da aslında gerçek İstanbul'u görüyor… Kazdıkça karşımıza daha fazla tarih çıkartan, inşaat canavarlarına, kötü şehirleşmeye, berbat restorasyonlara inat her bahar erguvanlarını coşturan, müsilaja, kirliliğe karşın bereketli denizini esirgemeyen bir İstanbul bu aslında ve evet küstah, kimseye tenezzül etmeyen, güçlü bir şehir bu.
Taner Ceylan İstanbul'u anlatırken bölmek istemesem de aklımdan yüzyıllardır bu şehre yazılan şiirlerde, şarkılarda şehrin hep bir kadın olarak tasvir edilmesine karşın, karşımdaki heykelin erkek bedeninde oluşuna takılıyor aklım… Ben de İstanbul'u kadın olarak değil, hep "erkek bedeninde kaprisli, işveli bir kadın" olarak tahayyül ettiğimi fark ediyorum.

İstanbul çağa uygunluğunu metrolarla, sonsuz trafikle, gökdelenlerle, AVM'lerle göstermiyor, bunlar her büyük şehirde olan sıradanlıklar… Ama görmek isteyene, görebilene detaylarıyla, cinsiyetinin akışkanlığıyla, sakladığı tarihiyle, gizemleriyle, masallarıyla "efendilerine" rağmen gösteriyordur belki de.
Sergiden ayrılırken yeniden İstanbullu olmayı sorguluyor aklım. Bu şehrin benden götürdüklerini değil, dünyaya kattıklarını, efendilerin bu şehirden götürdüklerini değil; bu şehrin tarihe kattıklarını, hiçbir devre, hiçbir yangına, hiçbir depreme boyun eğmeyişi var aklımda. Burada hayatta kalabilmek için sanata daha çok sarılmak geliyor içimden ve mırıldanıyorum "Aheste çek kürekleri, mehtab uyanmasın".
|
Sergi 16 Ekim'e kadar her gün 12.00-19.00 arası gezilebilir. Adres: Kanlıca Mah. Barış Manço Cad. No.86 Beykoz Ulaşım: Özel araç ya da taksi ile Avrupa Yakasından Fatih Sultan Mehmet Köprüsünden sonra Anadolu Hisarı' ndan Kanlıca yönüne giderken solda. İBB Deniz Taksi ile Beşiktaş, Bebek, Ortaköy'den Kanlıca İskelesine, İskeleden 10 dakika yürüme. IETT Otobüsleri ile Üsküdar'dan 15 ve 15F otobüsleri ile Körfez durağından 1 dakika yürüme. ŞEHİR HATLARI Boğaz hattı vapurları ile Kanlıca İskelesinden 10 dakika yürüme. |
Not: Sergiye adını veren "Aheste Çek Kürekleri, Mehtab Uyanmasın", güftesi yahya Kemal Beyatlı'ya (Çubuklu Gazeli), bestesi Münir Nurettin Selçuk'a ait, uşşak makamında bir eser. Yalıya vuran dalgaların sesi muhteşem olsa da yalının içinde sürekli olarak sanat müziği çalsa keşke, o zaman daha da etkili olurdu eserlerin yarattığı his.


