Ferit Edgü’yü “Tüm Ders Notları” ile hatırlamak
x blueSky facebook instagram youtube dailymotion linkedin

Ferit Edgü’yü “Tüm Ders Notları” ile hatırlamak

İnsanın insanla ve insanın yazıyla/edebiyatla/sanatla ilişkisine dair ‘öz’ anlatımıyla Tüm Ders Notları kitabını bir yazarın kendi özünü değerlendirmesi, “en çok soru işaretini severim” diyen Ferit Edgü’nün kendisiyle çekincesiz konuşması görüyorum

Ferit Edgü’yü “Tüm Ders Notları” ile hatırlamak
Ferit Edgü

1950 Kuşağı öykücüsü, “gündüzleri çizen” ve “geceleri yazan” bir “yazar-çizer” Ferit Edgü (24 Şubat 1936-22 Temmuz 2024), filmi de çekilen O/ Hakkâri’de Bir Mevsim romanıyla belleklerimize yerleşmiştir. Onun, “Yazıdan önce resim vardı.” sözü, kendi yazarlığının/sanatçılığının ayrıntılarına bir işaret sayılmalıdır elbette. Son kitabı Alemdağ’da Var Bir Yılan’ı kendisine “hikâyeciden hikâyeciye” imzasıyla veren Sait Faik’in Şahmerdan kitabı yerine kitapçıdan okurluk heyecanıyla Şahmaran almış Ferit Edgü, bir ömür yazıyla yaşamıştır dense yeridir. Yazar hakkında böyle söylenince onun Yazmak Eylemi, akla ilk gelecek kitabıdır. Yazıyla yaşamış bir kişiyi adında ‘yazı/yazmak’ sözü geçen bir kitapla bilmek akla uygunsa da ben, elimdeki ‘ders notları’ ile edebiyat sınıfına gireyim istedim.

Ferit Edgü’nün biyografisine bakanlar; ‘romanlar-öyküler’, ‘sanat kitapları’ ve ‘aforizmalar’ yanında onun beş ‘deneme’ kitabıyla karşılaşır: Şimdi Saat Kaç (1978), Yazmak Eylemi (1980), Sözlü/Yazılı (2003), Buluşmalar (2007), ve Tüm Ders Notları. 1978’de Ders Notları adıyla yayımlanan kitaptan sonra bir de Yeni Ders Notları (1991) yayımlanmıştı. Devamındaki Son Ders Notları’nın eklenmesiyle kitap,  Tüm Ders Notları (YKY, 2000) adını alarak basılmıştı. Bu yazım için sayfaları arasında dolaştığım Tüm Ders Notları (2019), Alfa Yayınları’nın kitabıdır.

Tüm Ders Notları, yazı ve edebiyat yolundaki her birimizin bir el kitabıdır. Bu, böyleyken yazı çevresinde dolaşınca diğer kitaplardan hiç olmazsa ikisinin ‘ders notları’ için kaynak yazılarının sözünü edeyim istedim, belki bazılarının Ferit Edgü tanışıklığı benim yazımla olacaktır. Bu seçimimle hatırı sayılır yazar ile ressamlar hakkındaki yazıların buluştuğu Buluşmalar ile “Bir Toplumsal Siyasal Olay Üzerine 101 Çeşitleme” içeren ve belki bizde benzeri de olmayan Yazmak Eylemi kitaplarını göz ardı ediyorum sanılmasın.

Şimdi Saat Kaç kitabının, “Ah, belalı bir uğraştır yazmak.” cümlesiyle açılıp ‘nasıl yazmalı’ konusunda, “Gerçek bir yazarın bundan daha önemli bir başka sorusu/ sorunu/ sorunsalı yoktur.” yargısıyla kapanan “Yazmak” başlıklı ilk yazısı, sonraki yılların notlarıdır sanki. Aynı kitabın, “Umudun Peşindeki Yazar” yazısının bir paragrafını yazıma eklemeden geçmeyeyim. “Sanatçının yaşadığı günlerde değil, gelecekte anlaşılacağı görüşü, sanatçının düşünceleriyle, duyarlığıyla çağının ötesinde bir kişi olduğu inancından kaynaklanır. Saçma bir görüştür bu. Çünkü sanatçı, yapıtının nasıl olacağını bilmediği mutlu ya da mutsuz yarınlar için değil, içinde yaşadığı toplumun ve çağın hatta günün insanı için yaratır. Onun geleceğe kalmak istemi, ancak ve yalnızca, yapıtın içinde gizlidir. Öylesine gizlidir ki, kendisi bile bilmez yapıtının hangi yönden, hangi yanıyla yarına kalacağını. Bir sanat yapıtının zamana karşı direnmesi gibi, zamanın da bir sanat yapıtına direnmesi söz konusudur. Bir saman alevi gibi parlayıp okuyucusunu yaşadığı günlerde, hemen bir anda bulan nice yapıt vardır ki, bir kuşak sonrasının okur-yazarları adını bile anmaz.”

Sözlü/Yazılı kitabında Ayfer Tunç soruyor (8 Ocak 2000): “Bu, [nitelikli okurun yazarı olmak/ HÖ] herkesin üstünkörü okuduğu bir yazar olmak yerine, daha az kişinin didik didik okuduğu bir yazar olmak demek. Bir yazar için bu, bir seçimdir muhakkak. Ne dersiniz?”. Sonrasında ‘notlar’ bileceğimiz cevaplar: “Tüm yazarlar gibi, ben de, okunmak için yazdım. Ama benim yazdıklarımla geniş okur kitlelerinin beklentileri aynı doğrultuda değildi. Ben okurun kendini bulacağı öyküler, romanlar değil, kendi kendileriyle yüzleşecekleri metinler yazmak istedim. Andre Gide’in sözcükleriyle, okunmak için değil, yeniden okunmak için yazdığımı niçin saklayayım?” Sait Aydın’ın, “Odada’nın anlatıcısıyla sizi ‘birlikte okuma arzu’muz yersiz olur mu ‘elli yıl’ sonra? (Aralık 2009) sorusunun cevabı: “Eğer yazmadan yaşayabilseydim, hiç kuşkunuz olmasın elime kalemi almazdım. Ama dengemi ancak yazarak koruyabildim. O öyküleri, romanları yazan benim. Ama öyküdeki kişiler kim? İşte bunu bilmiyorum.” Kitabın, “Sözcükler” yazısından üç cümle: “Hiçbir büyük yazar, kendisinden önceki bir başka büyük yazar gibi yazmaz.”, “Yaratma gücüne güveni olan hiçbir sanatçı etkiden hiç korkmaz.” ve “Okunacak, çözülecek bir giz yoksa o sanat eksik bir sanat yapıtıdır.” Ustaya saygı gördüğüm “Yoksa Umut, Vardır Yazmak” yazısından vefa örneği: “Her yazarın, kendinden önceki, kimi yazarlara borcu olduğuna inanırım. Benim için Sait Faik bu yazarlardandır. Bunu da, birçok kez sözlü, yazılı dile getirdim.”

Tüm Ders Notları için ‘yazı ve edebiyat yolundaki her birimizin bir el kitabıdır’ dedim ya bu yetmez, yazı ve edebiyat yoluna çıkmayanlar için de önemlidir Tüm Ders Notları. ‘Neden öyledir’ sorusuna, kitabın yalnızca edebiyat ile sınırlı olmadığı cevabımı verebilirim. Felsefe de kitabın içindedir, resim de. Edebiyatın eleştirisiyle toplumsal yaşamın eleştirisi yan yanadır kitabın içinde. İnsanın insanla ve insanın yazıyla/edebiyatla/sanatla ilişkisine dair ‘öz’ anlatımıyla Tüm Ders Notları kitabını bir yazarın kendi özünü değerlendirmesi, “en çok soru işaretini severim” diyen Ferit Edgü’nün kendisiyle çekincesiz konuşması görüyorum. Bizde kaç yazarın kendi içini böylesine görüp de yazıyla bize göstermesi mümkün olabilmiş ki…

Evet, “herkesin kendi sesi var” lakin bu içten gelen sesi başkalarına duyurmak sanıldığı ölçüde kolay olmuyor. Kaygımız anlatmanın ‘neyi’ ya da ‘nasıl’ biçimi olsa bile “gerçeğe ihanet etmeden anlatılabilir mi?” anlatacağımız? Ferit Edgü’nün tavrı açık: “Yığınlara seslenmek/ onlarla iletim kurmak güzel bir şey./ Ama büyük kitleler, karşılık bekler yazardan./ Okuduklarında bir karşılık ararlar./ herhangi bir sorunun karşılığı değil./ daha önce kafalarında belirmiş, formüle ettikleri/ soruların karşılığını./ ‘Doğal olarak, bu soruların/ hazır cevaplarını dile getiren yazarlar/ kurar onlarla iletimi’ diyor F./ Sonra ekliyor: ‘Oysa ben, karşılık verebilirim ama Cevap’ı/ bilmiyorum. Hiçbir Cevap’ı/ Cevaplarım bile birer sorudur benim.’/ ‘Öyleyse kimin için yazıyorsun?’ diyorum. / ‘Soruları sevenler için’ diyor./ Karşılıklardan anlayanlar için.’/ ‘Ama kimse sevmiyor soruları’ diyorum./ ‘ben de aranılan bir yazar olduğumu söylemedim’ diyor F.” Dikkat edelim, Ferit Edgü, bugün yakındığımız satış ‘odaklı’ edebiyat ortamını elli yıl öncesinde kendisini anlatırken betimlemiş. Edebiyat sosyolojisinin bu başat sorununa Ahmet Oktay’ın bir cümlesini ekleyeyim: “ [Ö]zellikle 1990’dan sonra yazın dünyasında meydana gelen romancı patlamasına roman sanatının içsel ve özgül sorunları (kurgu, anlatım tekniği, konu ve biçem vb.) çerçevesinde oluşan yazınsal tartışmalar ve yazınsal anlaşmazlıklar değil, doğrudan doğruya yayınevlerinin piyasa/satış koşullarına bağlı tecimsel kaygıları ve pazara egemen olabilmek için giriştikleri rekabet yol açmıştır.” (Emperyalizm. Roman ve Eleştiri, 2010)

“Benim için varacağım yer değil önemli olan,/ yolculuk serüvenidir./ Yol boyunca göreceklerim, anlayacaklarım, duraklamalarım, geri dönüşlerim…’dir/ bana heyecan veren” diyen Ferit Edgü’nün kılavuzu büyük gezgindir. “Sanatçının sözlüğünde/ bulmak ve yaratmak eşanlamlıdır./ Sanatçının yaratış sürecindeki/ betimlenmez yolculuğu, çoğu kez/ Hindistan’a gitmek için yola çıkıp/ Amerika’yı bulan/ Kristof Kolomb’un serüvenine benzer.” Bizde çoklukla Ahmet Hamdi Tanpınar ile gündeme getirilen ‘sanatta yarımlık/ eksiklik/ tamamlanmamışlık’ kusur değil meziyet gibi. “Çoğu kez bitmiş bir sanat yapıtından çok/ niçin o yapıtın taslağı çekiyor ilgimi?/ Taslak aşamasında/ sanatçı kendini daha özgür duyduğu/ için mi?/ Yoksa taslakta yetkinlik sevdası/ henüz ortaya çıkmadığı için mi?” Aslı Kotaman’ın, “Bitmemişin Estetiği” (Mavi Yeşil, Temmuz-Ağustos 2025) yazısı okusun isterim.

“Düş yoksa/ yazınsal yaratıcılık da yoktur.” sözüne karşı duranımız yok ya Orwelyen bir dünyada kamunun uyacağı kuralları şahsının çıkarlarına göre değiştiren Napolyon’lar hükümran oldukça ‘düş kurmak’ ve ‘yazıyla yaratmak’ tercihiyle “görünmeyeni görünür kıl”mak olanağını kaybediyor gibiyiz. Açıklama/tanımlama çok güzel: “Sanatçı ve düşünür için özgür olmak/ nerde, hangi ülkede, hangi rejimde yaşarsa yaşasın/ dilediğini dilediğince söyleyebilmesi,/ yaratabilmesi ve başkalarına duyurabilmek özgürlüğüne sahip olması demektir.”  İşte felsefenin/kuramsalın beyanı: “Düşüncenin gerçek özgürlüğü/ belli kalıplar içinde/ düşünmemektir.” Bir de hayatın somut gerçeği var: “Şaşılacak bir durum/ ‘Ne dilersen yap/ ama dört duvarla çevrili odanda’/ diyor Yasa Koyucu./ Ama yaptıklarını yazma.”

Anlaşılan o ki yaratıcılıkta “kazanmak için yitirmek gerekir” ise bazı kayıplarımızı göze almayı göz ardı etmemeli. Kural belli: “Aşmak istiyorsan, ilkin yola koyul./ Yol boyu ilerledikçe aşınmaktan kork./ Bil ki bu ülkede korkmadan ilerlenilmez/ ve korkusuz yaşanılamaz./ Bunu bilmeden insan gibi yaşayamazsın.” İbn-i Abdul adlı Arap şairi “en güzel kasidelerini dili kesildikten sonra yazmış ise: “Yaratıcı/ içinde yaşadığı düzen ne olursa olsun/ karşı koyandır./ Çünkü karşı koyulmayacak bir düzen yoktur. Ve karşı koymaya izin vermeyen bir düzen/ insandan yana olana/ karşı bir düzendir.” bunu böyle bilelim.

Tüm Ders Notları kitabının bazı bölümlerini okurken şair, öykü ve roman yazarı Ferit Edgü yerine kışkırtıcı sözleriyle beni hesaba çeken filozofun karşısındaymışım gibi geldi bana. Karşımdakinin bir ‘heccav’ olduğunu da düşünmedim değil açıkçası. Bu söz ustalığının gizini çözdüm sonunda: “Yazarın da uzun bir yolculuğa çıkmadan önce/ bavulunu iyi hazırlaması gerekir./ Ve bir sözcüğün içine/ birden çok anlam yüklemeyi bilmesi.” Durumdan kendime de pay çıkardım: “Az sözcükle çok şey anlatmak. Okuru adam yerine koymak./ Ondaki yaratıcılığa, düş gücüne inanmak.” Anladım, “dilin olanaklarını yakalamak için/ işlek bir zekâya sahip olmak gerekiyor elbet.” Seçip alayım, paylaşayım istiyorum bazı notları, bu kez de şair Nedim’in, “Bir elinde gül bir elde câm geldin sâkıyâ/ Kangısın alsam gülü yûhud ki câmı yâ seni” şaşkınlığını yaşıyorum. Çare yok: Her seçişimi, bir vazgeçiş biliyorum.

“-Denizin renginin mavi olduğunu söyleyen genç dostunuza niçin şiir yazmayı bırakmasını salık verdiniz?/ -Deniz mavi olduğu için./ Aynı yanıtı veren bir ressam olsaydı, yanıtınız da aynı mı olacaktı?/ Bir ressama denizin ne renk olduğunu sormazdım ki./ Olsa olsa dalgaların sesini betimlemesini isterdim.” Hadi, çıkın işin içinden bakalım yaratıcı yazarlık sektörünün eğitmenleri. “Öyle sanıyorum ki/ bu ülkede/ ‘ciddiye’ alınmak için/ ya önemsiz, sıradan şeyler yazacaksınız/ ya da ‘ciddi’, önemli konuların/ üzerinde kafa yoruyorsanız, bunları/ Fransızcadan, İngilizceden, Almancadan/ yapılmış çeviriler olarak yayımlayacaksınız./ Bunların yazarı olarak/ ister gerçek isimler verin/ (Goldmann, Korch, Lucacs, Heidegger…)/ ya da birer isim uydurun./ İkinci yol daha mantıklı:/ Hem hiç kimsenin bilmediği/ bir yazarı tanıtıyorsunuz diye alkışlanırsınız,/ hem de bunlar sizin takma adınız olur.” İntihaller yani çalıntılar yüzünden çalkalanan edebiyat ortamı ve kürsü kayıplarının yaşandığı akademia için buradaki ‘eleştiri’ sözcüğü yetersiz kalır gibi geliyor bana.

Ferit Edgü için ‘heccav’ tabirini kullanmıştım ya iki ‘not’ ile örneklendireyim. “Köpekler havlıyor kapımda./ ben onları insanken, köpekleşmelerinden önce tanımıştım./ Dolayısıyla korkacak bir şey yok.” Osmanlının edebiyatındaki “Tahir efendi-kelb” dilinin inceliği var burada bence. “Büyük yazarlarımızdan birinin tüm kitaplarını okudum./ Ve şunu gördüm:/ Yalnız yanıtını bildiği soruları soruyor./ Ne küçüklük.” Ders notunun büyüklük-küçüklük çelişkisi, Tarık Buğra’nın “Üstadla Konuştum” öyküsüne götürdü beni.

 “Özlenen biri yoksa yalnızlık da yok” demek midir yaşamda? “Nerde yemin varsa/ orda yalan vardır” belirlemesine siz de katılır mısınız? “Şeytan gülerken, melekler ağlar.” mı sahiden? “Ne güzel gözleriniz var.” dediğiniz birisi, “Onlar benim değil” derse ne yapardınız? Sıkça tartışılan ‘bakmak’ ve ‘görmek’ ayırımına, “Gündüzleri bakılır./ Geceleri görülür.” tezi bir açıklık getirebilir mi dersiniz? Eleştirmen, “hem oyuncu hem hakem” olduğundan mı acaba “golünü ya ofsayt ya da penaltıdan atar” her zaman? Soru sormayı isteyelim hayatta çünkü “Kuşkusuz, soru sormadan da yaşanır./ Eğer buna yaşamak denirse.”

“Yazarlığımın ilk yıllarında, yazdıkça, yaşamın bana gülümseyip kollarını açacağını ve onu tüm gerçekliği, tüm derinliği içinde kavrayacağımı düşünürdüm./ Yaşanmaya değer bir hayat!/ Kırk yıl boyunca ne mi gördüm?/ Yaşamın tüm güzelliği, tüm çirkinliği, hatta tüm çirkefliği içinde karşımda olduğunu./ Benim de bu yaşamın bir parçası olduğumu./ Yaşamın gerginliği bu işte!” Bu itiraftan sonra handiyse kırk yıl daha yaşamış Ferit Edgü, “Önemli olan adım değil./ Kalması gereken ad değil./ Kalması istenen birkaç sözcük.” diyorsa Tüm Ders Notları, ustaya borcunu bilen ve sonrakileri de önemseyen yazarın birkaç sözcükten fazlası kitabıdır, bilelim ve okuyalım biz de.

İlgili İçerikler