Tank sesiyle uyanmak...
x blueSky facebook instagram youtube dailymotion linkedin

Tank sesiyle uyanmak...

Cüneyt, “Hasan, kalk kalk! Sesleri duyuyor musun?” dedi. “Ne sesi yahu, dalga mı geçiyorsun gecenin bu saatinde” deyince Arcayürek sesini yükseltti: “Tank sesi oğlum, tank sesi. Pencereye yaklaş da kulağını aç biraz!” Gerçekten tank sesiydi bunlar; gecenin sessizliğini yırtan...

Tank sesiyle uyanmak...
Ankara sokaklarında tanklar...

GÜNLÜĞÜMÜN SAYFALARI ARASINDAN - 16

Gece vakti günlüğümün sayfaları arasında dolaşıyorum yaşlı hatıralarla...

Ankara, 11 Eylül 1980
Ankara’nın o güzel sonbahar günlerinden biri.
Ilık, güneşli, insana yaşama sevinci
aşılayabilecek kadar güzel bir hava.
Ama içimde, son aylarda hemen hiç
kurtulamadığım o kocaman sıkıntı...
Başkentin göbeğinde, Kızılay’da güpegündüz
asılan bombalı pankartlar...
Sağda solda patlama sesleri...
Kulislerde, “Ordu elkoyuyormuş”
söylentilerinin doruğuna ulaştığı bir gün...
Ne olup bitiyordu?
Günümüz bu sorunun karşılığını aramakla geçecekti.
Parlamento koridorlarında
tedirgin sorular genellikle bu konuya dönüktü.
Telefonlarımız çalmaya başlamıştı bile:
“Haberlerin aslı var mı, ordu elkoyuyormuş...”
Sabah büroda gazeteleri şöyle bir göz ucuyla karıştırdım.
Artık kanıksadığımız, can sıkıcı
haberlerle doluydu hepsi yine.
Bir gün öncesinin dehşet tablosu
Cumhuriyet’in tepesinde çift sütuna özetlenmişti:

 “Ankara’da kurşuna
dizilen
2’si kardeş 4,
Fatsa’da 3,
Malatya’da 2
olmak üzere
yurtta
17 kişi öldürüldü...”

İki de küçük spotu vardı haberin:

“İstanbul’da Tekel’in satış kamyonu
soyuldu...
Siirt’in bir köyünde
yiyecek çuvalları içine gizlenen
bomba patladı,
5 kişi öldü...”

Ve devam sayfasına atılmış kısacık bir haberin başlığı dikkatimi çekti:
“TBMM dün de toplanamadı...”
Bugün de farklı olmaz diye mırıldandım kendi kendime.
Nitekim olmadı da.
Her gün olduğu gibi öğleden sonra
bir ara gene Meclis’e uğradım.
Meclis Başkanı Cahit Karakaş alışageldiğimiz ses tonuyla
son ayların klasik cümlesini yineledi kürsüden:
“Yapılan oylama sonunda salonda çoğunluğumuz yoktur.
Bu sebeple cumhurbaşkanlığı seçim turuna
devam etmek için 12 Eylül 1980 Cuma günü
saat 15.00’te toplanmak üzere birleşimi kapatıyorum.”
Cumhurbaşkanlığı seçiminde 115. tura geçilemiyordu böylece...

Üstündağ arıyor

Politika kulislerinin puslu havası
akşamüstüne doğru iyice koyulaştı.
Büroda telefonum çaldı,
CHP Genel Sekreteri Mustafa Üstündağ arıyordu:
“Cemal Bey” dedi her zamanki nazik üslubuyla,
“bir gariplik var havada.
Duydunuz mu, bir şeyler olacakmış bu gece...
Ordu elkoyacak diye söylentiler dolaşıyor ortalıkta...”
“Ben de duydum, ama bilemiyorum” karşılığını verdim.
Cüneyt Arcayürek’i aradım, şöyle dedi:
“Öğle üzerinden beri komutanlar
yeni bir uyarı mektubu verdi diye birtakım söylentiler var...”
Akşama doğru bürodan çıktım.
Yalçın Doğan’a gittim. Sağa sola telefon ettik
ama pek dişe dokunur bir şey çıkaramadık.
Cüneyt’i aradım yeniden:
“Baba, ne var ne yok?”
“Vallahi yok bir şey. Fakat eve gelirken etrafı şöyle bir kolaçan ediver. Genelkurmay’ın, TRT’nin önünden geçiver arabayla.
Bakalım bir hareket var mı...
Eve gelince de bir telefon salla bana.”
Arcayürek, Çankaya’daki Basın Sitesi’nde kapı komşumdu.

12 Eylül günleri...

Tank sesleri...

Geceyarısını geçiyordu Yalçın’dan çıktığımda.
Cuma, 12 Eylül 1980.
Saat 01.10.
TRT’nin önünde bir olağanüstülük yoktu.
Atatürk Bulvarı’nda Akay kavşağına gelince sola saptık.
Bir yanda Türkiye Büyük Millet Meclisi,
öbür yanda Jandarma Genel Komutanlığı ile
İçişleri Bakanlığı. Sadece nöbetçiler var.
Hava ve Deniz Kuvvetleri komutanlıklarının
bulunduğu binalarda da durum sakin...
Millî Müdafaa Caddesi’ne kıvrılıyoruz.
Genelkurmay Başkanlığı: Işıklar yanmıyor...
Devlet Planlama Teşkilatı ve Ticaret Bakanlığı’nı geçip
Çankaya’ya doğru Atatürk Bulvarı’na sapıyoruz.
Ankara ılık bir sonbahar gecesi yaşıyor;
her taraf tam bir sessizlik içinde.
Bulvarda jandarmalar ikişer ikişer
bir aşağı bir yukarı yürümekteler.
Sıkıyönetimin ilanından beri alışık olduğumuz bir görüntü...
Eve gelir gelmez Arcayürek’i aradım:
“Baba, ne Genelkurmay’ın ışıkları yanıyor
ne de TRT’nin önünde tanklar var
deyip hemen yattım.
Çok geçmedi, başucumdaki telefonun çınlamasıyla sıçradım.
Saat 02.15.
Cüneyt, “Hasan, kalk kalk! Sesleri duyuyor musun?”
“Ne sesi yahu, dalga mı geçiyorsun gecenin bu saatinde”
deyince Arcayürek sesini yükseltti:

“Tank sesi oğlum, tank sesi.
Pencereye yaklaş da kulağını aç biraz!”

Gerçekten tank sesiydi bunlar; gecenin sessizliğini yırtan...
Tank paletlerinin asfaltla buluştuğu yerden çıkan,
gıcır gıcır, kulak tırmalayıcı sesler...
Çankaya’ya tırmanıyor, Oran’a doğru kıvrılıyorlardı...
Apar topar giyinip Cüneyt’in Volkswagen’ına attık kendimizi.
Bayağı heyecanlıyız ikimiz de.
Cinnah Caddesi’nden aşağı,
Atatürk Bulvarı’na iniyoruz çevreyi gözleyerek.
Kuğulu Park kavşağında durdurulduk.
Bir jandarma eri:

“Evinize gidin, sokağa çıkmak yasak!”

Ne oluyor?
Yola devam.
Ve işte, TRT’nin önünde bir tank var...
Ankara Oteli.
Solumuzda TBMM.
Meclis’le Jandarma Komutanlığı’nın arasında da tanklar...
Sessizlik...
Akay kavşağında durduruyorlar gene.
Teğmen, Cüneyt’i tanıdı. Gayet nazik:

“Saat üçten önce bir yere girmiş olun. Sokağa çıkmayın.
Basın kartlarınız geçmez... Radyoyu dinleyin...”
“Genel bir arama mı var? Ne oluyor?”

Yanıt yok!
Cüneyt gazlıyor.
"Meşrutiyet’te inip büroya gideyim”
diyorum, ama Cüneyt dinlemiyor:
“Birlikte olalım daha iyi, Hürriyet Matbaası’na gidelim.”
Kızılay Meydanı’nı geçiyoruz hızla. Sıhhiye’de tanklar; durduran yok.
Radyoevi’nin önünde de tanklar dizilmiş...
Rüzgârlı’daki Hürriyet Matbaası’na atıyoruz kendimizi.
Gece nöbetçileri dışında kimsecikler yok.
Baskı bitmiş, her taraf sessizlik içinde.
Telefonlara sarılıyoruz Cüneyt’in odasında.
Sıkıyönetim’den Albay Yalçın’a soruyoruz:
“Sınırlı bir operasyon mu, askerî müdahale mi?”
Yanıt:
“Hiçbir şey söyleyemem. Saat 04.00’te radyoyu dinleyin!”
O kadar.
İstanbul’u arıyoruz:
“Baskıyı durdurun, bir şeyler oluyor.”
Saat 02.55.
Yalçın Doğan’ı arıyorum:
“Herkes büroda toplansın!”
Sağa sola telefonlar; evet kesin:
“Ordu elkoyuyor.”
Cüneyt’le birlikte birer teleksin başına geçiyoruz. Karşımda Altı Punto Çeto.
“Ben Hasan. Ankara Hürriyet’ten arıyorum...
İstanbul’la telefonlar kesildi...”
Çeto: “Uzatma... Oktay da burada.
Kısaca özetle, ne oluyor
?...”

Darbe...
Askerî müdahale...
Kimler, bilemiyoruz...
Dışardan tank sesleri geliyor...
Çankaya’dan inerken bir teğmen
sokağa çıkma yasağı konacak dedi...
Bir dakika
!.. Ek bilgi var...
Saat dörtte yedi adet tebliğ çıkacak...
Parlamentonun, siyasî partilerin kapatıldığı,
ordunun yönetime elkoyduğu açıklanacak...
Millî Konsey kuruluyor...
Evren Başkan oluyor...
Evren dahil bütün kuvvet komutanları imzalamışlar...
Gazetelerin yayımı konusunda bir şey yok...
Ama herhalde sadece bildirileri yayımlayabileceğiz...
Diğer tebliğler günlük yaşamı düzenliyor...
Ankara ve çevresinde büyük operasyonlar olabilir..."

Cüneyt’le yan yana birer teleksin başındayız.
Evden aceleyle çıkarken gözlüğünü unutmuş,
bu yüzden İstanbul’dan gelen
notları ona okumak zorunda kalıyorum...
Birazdan notları geçmeye başlayacağım,
Çankaya’dan Rüzgârlı’ya gelene kadarki izlenimleri...
Allah hepimize kolaylık versin, güç versin...
Bakalım neler olacak...
Notlarıma başlayacağım...

Teleks birden susuveriyor...

Ancak birkaç satır geçebiliyorum.
Teleks birden susuveriyor, hırıltılı bir sesle.
Mesleğine düşkün gazetecilerin
kulağına nedense pek hoş gelen
o teleks tıkırtıları kesiliveriyor ansızın...
Telefona sarılıyoruz: Onlar da işlemiyor, kesik...
Sanki gazeteciliğimiz bir anda işlevini yitirmişti.
O anı, hiç unutamayacağım,
Cüneyt’le bir süre öyle bakıştık çaresizlik içinde.
Evet, ne yazık ki “film kopmuştu” artık...

Hürriyet gazetesi, 12 Eylül darbesini böyle duyurmuştu

Tıpkı 27 Mayıs sabahı gibi...

Radyonun başına çöktük.
Saat dörde geliyor.
Cüneyt’in odasındayız.
Sezai Bayar bir köşede oturuyor, sessiz.
Foto muhabiri Sökmen Baykara yere bağdaş kurmuş...
Radyo açık, bekliyoruz.
Önce gecenin sessizliğini delen
bir vınlama başlıyor, rahatsız edici...
Tam saat 04.00’te İstiklal Marşı...
Ve arkasından Harbiye Marşı çalıyor...
Mırıldanıyorum kendi kendime:
“Bu işler hep marşla başlar, 27 Mayıs sabahında olduğu gibi...”

“Bir film şeridi gibi geçiyor gözümün önünden o sabah.
On altı yaşındayım. Ankara’da, Bakanlıklar’da oturuyoruz.
Bir ilkbahar günü sabaha karşı makineli tüfek sesleriyle uyanmıştık.
Babam,
“Pencereye yaklaşmayın, balkona çıkmayın!” diye bağırıyor.
Makineli tüfek sesleri İçişleri Bakanlığı tarafından geliyor; taş zeminli büyük tören alanında futbol oynadığımız İçişleri Bakanlığı...
Radyoyu açıyoruz: Birbiri arkasından çalan marşlar... En çok da, “Kardeş kardeşi vurur mu?...”
Az sonra bir askerî cip geliyor apartmanın kapısına; üst katımızda oturan Samsun DP mebusu Ferit Bey’i alıp götürüyorlar...
Çocukları, arkadaşım; babalarının arkasından ağlıyorlar.
İçim burkuluyor...”

Cüneyt ödünç gözlüğüyle daktilosunun
başına çökmüş, takırdamaya koyulmuş bile.

Kollama ve koruma...

Ve “Bir Numaralı Bildiri” okunuyor;
“12 Eylül, Cumhuriyeti Kollama ve Koruma Harekâtı”
dolayısıyla yayımlanan bir numaralı bildiri...
“Yüce Türk Milleti” diye başlıyor:

“Türk Silahlı Kuvvetleri, İç Hizmet Kanunu’nun verdiği
Türkiye Cumhuriyeti’ni kollama ve koruma görevini
yüce Türk milleti adına emir ve komuta
zinciri içinde ve emirle yerine getirme
kararını almış ve
ülke yönetimine bütünüyle el koymuştur...”

Tank ve kariyerler...

Kızılay’a, Konur Sokak’taki büroya dönmek için henüz vakit var;
sokağa çıkma yasağı saat 05.00’te başlıyor.
Erbil Tuşalp arabasıyla beni almaya geldi.
Bütün kavşaklarda asker, tank ve kariyerler.
Özellikle Radyoevi’nin önünde mevzilenmişler...
Gün aydınlanmaya başladı.
Her taraf çok sessiz.
Çocuklar tam kadro büroda.
İstanbul haber bekliyor:
Gazeteler çıkacak mı, çıkmayacak mı?

Kampa gidecekler...

Sedat sabaha karşı Genelkurmay’la
bağlantı kurmayı başarıyor.
Basın ve Halkla İlişkiler Dairesi Başkanlığı’nın
18 21 00 numaralı santralından cevap alıyor.
İsim ve gazete tespitinden sonra “Görüşün” diyor santraldaki ses.

Buyrun, Genelkurmay Genel Sekreteri General Fikret Küpeli.”
“Paşam, sokağa çıkma yasağı nedeniyle gazetelerin yayımı konusunda ne gibi bir düzenleme yapılacak?”
“Gazeteler çıkmayacak diye bir şey yok. Gazeteler çıkacak. Zaten onlar bizim yanımızda.”
“Gazete basımı ve dağıtımı nasıl olacak?”
“Bu konuda iki ve üç numaralı bildirileri bekleyin.”
“Yani gazete baskıya geçebilir mi?”
“Tabiî. Yalnız ortalıkta fazla dolaşmayın.”
“Neden?”
“Bazı toplayacaklarımız var da...”
“Paşam, siyasî parti liderlerinin gözaltına alındığı yolunda haberler geliyor.”
“Nereden duydunuz?”
“Paşam bilirsiniz, böyle dönemlerde bu tür söylentiler hep çıkar.”
“Sen gözünle gördün mü?”
“Hayır paşam, ancak bu haberler birçok yerden ulaştı bize.”
“Bir kere gözaltına alınmadılar. Dört siyasî partinin liderini emniyete aldık. Bir şey olmasın diye, emniyet amacıyla... Bunun gözaltına almayla bir ilgisi yok. Üstelik ‘Eşlerinizi de beraberinizde götürebilirsiniz’ dedik. Eşlerini de götürecekler.”
“İzmir’e gidecekleri söyleniyor.”
“Evet.”
“Dördü de aynı yerde mi olacak?”
“Hayır. İkişer ikişer ayırdık. Erbakan ile Türkeş İzmir’de Uzunada’da, Demirel ile Ecevit, Gelibolu’daki Hamzakoy’a kampa gidecekler.”

“Yararlı olmuştur diye demeç alacağız...”

“Galiba TRT ekibi saat sekizde Etimesut’ta olacakmış. Nedenini öğrenebilir miyiz?”
“Kendilerinden birer demeç alacağız, ‘yararlı olmuştur, çok memnunuz’ diye.”
“Biz de gidebilir miyiz Etimesut’a?”
“Hayır. Sadece TRT izinli.”
“Paşam, sokağa çıkıp fotoğraf çekebilir miyiz?”
“Nasıl çıkacaksın sokağa?...”
“Çıkamıyoruz anlaşılan...”
“Evet...”
“Paşam, bildiriler dışındaki haberleri, örneğin liderlerin götürülmelerini yayımlayabilir miyiz?”
“Sansür yok üzerinizde. Ancak serbestsiniz diye de istediğinizi yazabileceksiniz gibi bir sonuç çıkarmayın. Dikkatli olmanız gerekiyor.”
“Paşam, göstereceğimiz dikkatin ölçütü, kriteri nedir?”
“Bu konuda fazla soru sorma bana.”

Ve Sedat’ın bu konuşmayı daktilo ettikten sonra eklediği not şöyleydi:

“Hasan Abi, Fikret Küpeli Paşa ile telefonda
yaptığımız konuşma sırasında kendisi oldukça sakin ve nazikti.
Fakat sokağa çıkma yasağı konusunda
yumuşak bir üslup içinde konuşmakla
birlikte katılaşabilecek bir tutumu açığa vurmadı değil.
En ilginci, ‘çok memnunuz’ yolunda
liderlerden demeç alınacağını söylerken
sesinde alaycı bir titreşim seziliyordu...”

Süleyman Demirel ile Bülent Ecevit Hamzakoy'a,
Necmettin Erbakan ile Alparslan Türkeş ise Uzunada'ya gönderildi

Oran’ı tanklar sardı...

Herkes telefon başında; sürekli istihbarat yapılıyor.
Gece 03.00’ten beri Oran sarılı...
Tanklar, kariyerler ve asker...
Saat 06.50’de Ecevit ve Türkeş’in sokağından
eskortlu iki siyah araba hareket etti...
Merkez Bankası Başkanı İsmail Hakkı Aydınoğlu’nu
subaylar alıp bankaya götürmüşler...
Türkeş kaçmış, ortalıkta yok...
Uluç Gürkan telefonla konuşmuş Turgut Özal’la,
“Bir şey düşünmek zor, hayırlı olsun” demekle yetinmiş...

İçeri alınanın telefonu kesiliyor

CHP milletvekilleri evlerinden alınıyor.
Ekmekçi, “Alınanın telefonu da kesiliyor...” dedi.
Karanfil Sokak’tan vızır vızır askerî cipler gelip geçiyor...
Helikopterler uçmaya başladı...
118 parlamenterin evlerinden alınıp götürüldüğü...

Bavulu hazırladım...

Suphi Gürsoytrak aradı:
“Arkadaşlarımı evde bulamıyorum... ;
Sıra bize geliyor... Bavulu hazırladım...”
Sedat Ergin, Hasan Esat Işık’la konuştu, şöyle diyor saat sabah 05.00’te:

“Elkoymanın tümüyle ordu içindeki
komuta zincirine uyumlu
bir şekilde yapıldığı anlaşılıyor.
Tek istisna Haydar Saltık’ın genel sekreterliğe getirilmesi...
Müdahalenin siyasî partiler arasında
bir yakınlaşma eğiliminin
görülmemesi üzerine yapıldığı anlaşılıyor.
Türkiye’nin yönetilemediği bir gerçekti.
Bir organ çalışmazsa, başka bir organ işler...”

Saat 07.15 suları.
Odadan Sedat’a bağırdım:
“Sedaaat!”
“Evet”
“Sıkıyönetim’den Yalçın Albay’ı ara, paşam de...”
Gülüşmeler.
Yorgunluk bastırıyor ağır ağır.

Özal da çağrılıyor...

Genelkurmay’da toplantı; Saltık Paşa’nın başkanlığında.
Turgut Özal, Merkez Bankası Başkanı İsmail Hakkı Aydınoğlu,
Başkan Yardımcısı Tanju Polatkan,
Dışişleri Genel Sekreter Yardımcısı Büyükelçi Rahmi Gümrükçüoğlu...
Ekonomik bürokrasinin bir araya geldiği bir zirve...
Ekonomiden sorumlu bürokrasinin tepe
noktalarında değişiklik yapılmayacağı söyleniyor.
Özal’ın da çağrılması ilginç.
24 Ocak devam edecek mi?

Ferit Melen ne diyor?

Ekmekçi, Ferit Melen’le konuşuyor sabahın erken saatinde.
Melen’in değerlendirmesi,
“Siyasî partiler bunu davet ettiler.
MSP tamamen anayasa dışıydı...
İyimser olunacak bir nokta,
bildiride demokrasinin işler hâle
getirileceği konusunun yer almasıdır...” biçiminde.
Saat 11.30.
Bir helikopter büronun üzerinden geçerek kayboldu.
Saim ve Erbil arabayla çıkıp bol bol fotoğraf çektiler.
Bir yüzbaşı arabayı durdurup bir rulo filmi almış.
Sedat, Hasan Esat Işık’la bir daha konuştu:
“Ciddi bir olay. Ordu, bugünkü liderlerle işbirliği
yapma eğilimi içinde gözükmüyor.
Bugünkü liderleri siyasetin dışında tutmaya çalışacaklar...”
Demokrat gazetesinden beş kişiyi alıp götürdüler.
Eski gazete, dergi ve kitapları da aldılar.
Üç kişi de koşarak kaçtı Konur Sokak’tan...

Bir yaşlı kadın

Faruk Bildirici’nin notlarından:

“Kızılay, Sıhhiye, Ulus,
Yıldırım Beyazıt alanlarında tanklar, asker...
Sessizlik...
Yenimahalle sokakları sakin...
Bir fırının önünde uzun bir kuyruk...
Olağanüstü günlerin alışılmış görüntüsü...
Fırındaki radyodan yükselen
Harbiye Marşı ve yaşlıca bir kadının söyledikleri:
‘Epeydir bunları dinlemiyorduk, dinlemek istiyordum..."


Bülent Ecevit, Ankara 2. Ağır Ceza Mahkemesi (24 Aralık 1980)

Nihayet gerçekleşti!

BBC-TV 11, 12 Eylül haberini şöyle vermiş:

“Nihayet gerçekleşti.
Ve bu akşam Demirel, Ecevit
ve diğer Türk politikacıları, resmî deyimle,
Ordu’nun ‘güvencesi ve gözetimi’ altında
ilk gecelerini geçiriyorlar.
Bu, hiçbiri için de sürpriz olmadı...”

Hiçbiri için sürpriz olmadı mı?...
İngiliz meslektaşımızın teşhisi fazla iddialı.

İlgili İçerikler