Gülsüma Ana anlatıyor kızı Delila'yı...
x blueSky facebook instagram youtube dailymotion linkedin

Gülsüma Ana anlatıyor kızı Delila'yı...

Uzaklardan, dağlardan doğru bir çığlık yankılanıyor: “Yaşamak direnmektir!” Delila’nın sesi bu...

Gülsüma Ana anlatıyor kızı Delila'yı...

GÜNLÜĞÜMÜN SAYFALARI ARASINDAN - 6

Gece vakti günlüğün sayfaları arasında
dolaşıyorum yaşlı hatıralarla...

2013 yılı Mayıs ayı. 

Uzaklardan, dağlardan doğru bir çığlık yankılanıyor:

“Yaşamak direnmektir!”

Delila’nın sesi bu:

“Berxwedan jiyane!”

Jipi süren gerilla:

“O bizim Delila’mız,
Kürtlerin Sezen’i...”

Delila...

Gözlerimin önünde sıra sıra,
kat kat Kürdistan dağları uzanıyor.
Doruklar karlı, tepeler sis içinde.
Bu dağlar sanki büyülü dağlar!
Etraf o kadar güzel ki.
Yağmur çiseliyor.
Mutlak bir sessizliğin,
tuhaf bir yalnızlığın içinde
buluyorum kendimi.
“Yaşanan acılar yıllar boyu
binlerce genci bu dağlara çekti”

diyor jipi süren gerilla,
Bu dağlar, bu doğa bizim için
bir gerillacılık çağrısıdır.
” 

2013 yılı Mayıs ayı. 

PKK’nin çekilme sürecinin
başlangıcını izlemek için
Metina adını taşıyan
"savaş bölgeleri"ndeyim.
Türkiye-Irak sınırı çok yakın.
Gerilla yürüyüşüyle buradan
üç dört saatte ‘Kuzey’e geçileceğini,
dağların arkasında Çukurca’nın
bulunduğunu söyledikten sonra ekliyor:

 “Kuzey, Kürdistan’ın Türkiye parçası,
Güney de Kürdistan’ın Irak tarafı
veya Ankara’nın deyişiyle Irak’ın kuzeyi…”

“O bizim Delila’mız, Kürtlerin Sezen’i...”

Dağ yolunda ağır ağır gidiyoruz.
Yazımı ve fotoğraflarımı
bir an önce geçebilmek için
cep telefonumda 3G’yi
yakalamak istiyorum.
Hiç beklemediğim bir ses patlıyor
jipin içinde. Yanık yanık
Kürtçe söyleyen hüzünlü bir kadın sesi.
Sıra dışı, tok, duru bir ses.
Aynı zamanda vakur, dimdik bir ses.
Umut da var, keder de var bu seste.
Çekiciliğini hiç yitirmeyecek düşlerin
titreşimleri hissediliyor bu kadın sesinde.

“Söyleyen kim?”

“O bizim Delila’mız,
Kürtlerin Sezen’i...”

Sesteki derin hüzün beni de hüzünlendiriyor.
Diyor ki:

“Delila bu dağlarda yaşayarak,
bu dağlarda hissederek söylediği için
bu kadar güzel söyleyebiliyor.”

“Şarkının adı ne?”

Şev Tari, Türkçesi Karanlık Gece

Karanlık bir gecede ateş gönüle vurmuş 
Sabahın aydınlığında gözlerini kapatmış 
Karanlık bir gecede ateş gönüle vurmuş 
Ellerimi sardı bizden veda istedi 
Sonbaharın kırkında bizi yalnız bıraktın 
Ey arkadaş ey can 
Yaralı aslan 
Ey arkadaş ey can 
Yaralı aslan 
Eskiden yiğittin bugün ne hale düşmüşsün 
Gözlerini kapatmış 
Ölüm onu aramıyor 
Gözlerini açıyor, etrafında gezdiriyor 
Arıyor ama arkadaşlarını bulamıyor 
Ey arkadaş ey can 
Yaralı aslan 
Eskiden yiğittin bugün ne hale düşmüşsün
Eskiden yiğittin bugün ne hale düşmüşsün

Sisli dağların arasında,
çiseleyen yağmur altında
Delila’yı bir daha, bir daha dinliyorum.
Her seferinde Şev Tari, Karanlık Gece
biraz daha kısalıyor.
Delila’nın isyanı ve acıyı şarkıya döken sesi
Kürdistan dağlarında çınlarken,
beni de iç dünyamda hüzünlü bir
yolculuğa çıkarıyor.
Bir ses bazen ağlatır.
Benim de gözlerim doluyor.

‘Şenay sanatçı olsun’

Gülsüma Ana,
başında beyaz yemenisi,
önüm sıra küçük küçük adımlarıyla
çabuk çabuk yürüyor.
Silvan’ın ara sokakları.
2013 yılı Ağustos ayı.
Ramazan Bayramı’nın ilk günü.
Sözü bana bırakmaya niyeti yok.
Heyecan içinde anlattıkça anlatıyor,
içini bir an önce dökmek ister gibi:

“Delila’nın sesi küçükken de çok güzeldi,
hep Sezen Aksu’nun şarkılarını söylerdi.
‘Şenay sanatçı olsun’ derdi ablam.
Bak, burası da Mescit Mahallesi.
Ben de, Delila da aynı evde,
şu küçük evde doğduk.”

Önünde bodur bir incir ağacı olan
beyaz badanalı, uçuk mavi boyalı iki katlı bir ev.
Akanyıldız sokağında.
Karşısında, Silvan’ın köklü ailelerinden
Azizoğlu’nun adını taşıyan bir konak.
Gülsüma Ana, küçük kızı Delila’yı
doğurduğu odayı gösteriyor:

“1982’nin Ocak ayının 2’si ya da 3’üydü.
Soğuk bir gündü.
Yengemin babası ölmüş, alt katta
taziye kurmuştuk.
Ben üst katta taziyeye gelenler için
yemek yapıyorum.
Yalnızım, hastayım.
Akşama doğru doğum sancıları başladı.
Ebe geldi.
Güzel bir kızdı, adını Şenay koyduk.”

Delila’nın doğduğu Mescit’e
terörist mahallesi dermiş polis.
1990’lı yılların başında en çok
faili meçhul cinayet bu mahallede işlenmiş…
Delila amcasını, kapı komşularını
faili meçhulde kaybeder.
Sekiz on yaşlarında bir çocuğun
silah sesleriyle büyümesi…
Daha o yaşlarda kan görmesi…
Ve ölümün acısını hissetmesi…

Delila'nın günlüğünde Öcalan

“İşte bütün bunlar, Delila’yı
daha çocukken devlete karşı
tepkili yapmaya başladı” diyor
Gülsüma Ana.
Bir kulağım hep onda:

“Hastaneye gittik, mahkemeye gittik,
devlet dairelerine gittik.
Aman Kürtçe konuşma dediler.
Hele polisin yanında
hiç konuşma dediler.
Böyle yaşadık.
Delila da hissetti bu baskıları…”

Delila, ortaokuldayken bir gün der ki:

“Ana, ben ismimi değiştireceğim.”

Adı Şenay’dır, Türk adı.
Şınai diye değiştirmek istediğini söyler,
Türkçe yeşillik anlamına gelen…

Delila, 17 yaşındayken
bir gün doğdukları evlerinin
mutfağında annesine,
Gülsüma Ana’ya adı,
Gönül gitmek ister savaşa!” olan
(Kürtçesi, dil dixwaze here cenge)
bir şarkı söyler:

gönül gitmek ister savaşa 
getirin kalaşnikov ve fişekliğimi 
anne vatan Kürdistan’dır 
gönlümüzün tatlısıdır 
onun aşkı çok derindir 
görmez misin renklerinin güzelliğini 
eğer şehid olursam anne 
dökme gözyaşlarını 
serbest git toplantılara 
başın dik ve zilgıt olsun dilinde

gönül gitmek ister savaşa 
getirin tüfek ve fişekligimi 
gönül gitmek ister savaşa 
getirin kalaşnikov ve fişekliğimi

Gülsüma Ana, mutfakta bu şarkıyı
ilk kez dinleyince gayet iyi anlar
kızının ne demek istediğini.
Yanağından yaşlar süzülür.
Ama kızına belli etmek istemez.

‘Öyle bir başı dik olacağım ki…’ 

Delila’nın sonraki yıllarda dağdayken,
bu şarkıyla ilgili olarak annesine
dinletilmek üzere kayda aldırdığı sözleri şöyledir: 

“Ben hep anneme bir şarkı söylerdim.
‘dil di xwazi herê cengê’
(gönül gitmek ister savaşa)
diye bir şarkıydı.
Bazen ona söylüyordum. 
Annem hem üzülür,
hem de içi yansa bile,
'Valla sen şehit düşersen,
hiç merak etme’ derdi,     ‘
Öyle bir başı dik olacağım ki…’ 
Bazen de bana kızdığında da der ki:
'He sen okuyasan,
sonra gidesen savaşasan!’
Böyle söylerdi.
Bu sözleri çok şey,
benim için çok anlamlı. Bu kaydı 
bir gün anneme dinletirsiniz.” 

"O eski hayat kalmadı Hasan abi...”

Gülsüma Ana’nın aklından
faili meçhul cinayet günleri,
1990’ların başındaki o
cehennem dönemi hiç çıkmıyor.

“Silvan’da o zamanlar sokaklarda
öldüren öldüreneydi” diyor,
“Gündüz vakti saat üç oldu mu
evlere kapanırdık. Her gün
iki üç kişi giderdi.”

Ana’nın büyük oğlu Abdülbaki:

“Şimdiki gibi ne internet ne cep telefonu
ne twitter vardı o zamanlar…
Hiçbir yere sesimizi duyuramazdık.
O faili meçhul devrinde kimseler sesimizi duymadı,
acılarımıza kulak vermedi.
Diyarbakır ve Batman’la birlikte
bizim Silvan en çok faili meçhul cinayetin
işlendiği şehirdi. Bu yüzden o kadar çok
göç verdik ki dışarıya...

Bak Hasan Abi” diye devam ediyor:

“Eskiden bu Mescit Mahallesi
koskoca bir aile gibiydi.
Çocukken benim ailem evde yoksa,
çat kapı giderdim komşulara,
doyururlardı  karnımı…
Ama faili meçhuller ne zaman başladı,
kapılar da kapandı. İçimize çekildik.
Her gün ölüm, her gün ölüm…
Sonra göç başladı. Evlerini barklarını           
arkalarında bırakıp gittiler Silvan’dan.
O eski hayat kalmadı Hasan abi...”

 60 bin olan nüfus 20 bine iner.
900’ü resmen kabul edilen toplam
2 bin civarında faili meçhul cinayet
işlenir Silvan’da.

Anlatıyor Abdülbaki:

“Yanı başımızdaki arkadaşımızı vururlar,
sokağın üstündeki cenazesini alamazdık.

Korkardık.
Neden mi?
Biz de mimleniriz diye…
Bizi de öldürürler diye…
Kızlar, kadınlar alırdı sokaktan
cenazeyi, hatta onlar yıkardı.
Öğretmen olan amcam
Kemal Güçer de 1992’nin yazında
Şehitlik Mahallesi’nde
faili meçhule kurban gitti.
Hiç unutmam, yine 1992 yılıydı.
Eyüp Adıyaman ve Muhterem Demir.
İkisi de bölgedeki Kürt siyasetinin içindeydiler.
İkisini de, bu Azizoğlu Caddesi’nde
aynı gün öğleye doğru, gündüz gözüyle vurdular.
Yolun ortasında kanlar içinde yatıyordu ikisi de.
Ve kimse gidip cenazeleri yerden almaya cesaret
edememişti. Ben de aynı akıbete uğrarım korkusu yani...
Sonra bir at arabası geldi.
Üstüne alelacele atıp götürdüler iki cenazeyi de…”
Ve ekliyor:

“Bütün bu acılardır dağın yolunu açan…”

“Yaşamı, uğruna ölecek kadar seviyorum.”

Delila'nın günlüğünden Che Guevara  sayfası..

Gülsüma Ana 58 yaşında.
Zaza, Silvan  doğumlu.
Annesi de Silvan’da doğmuş.
Duvar ustası olan babası,
Lice’nin Peçar’ından.
14 yaşında istemişler Gülsüma Ana’yı.
Şöyle anlatıyor:

“Silvan’ın köyünden geliyorlardı.
Köylüydüler.
Ama insan olsunlar da…
Beni 16 yaşında evlendirdiler.
Çeyiz olarak çok altın getirmişlerdi.
Ben de cahildim.
Okumam yazmam yoktu.
O zamanlar, ‘Günahtır, kızı okula    
göndermeyin
!’ derlerdi.
Kuran okuyarak öğrendim biraz…”

Delila’nın kardeşleriyle duvar dibinde
incik boncuk oynadığı sokaktan geçiyoruz.
Bahçe içinde tek katlı metruk bir evin
önünde duruyor Gülsüma Ana.
Silvan’a yukarıdan bakan yıkıntı halinde bir ev.
On bir yıl yaşamışlar burada.
“Bu evin mutfağında, banyosunda
bağıra bağıra şarkı söylerdi Delila”
dedikten sonra, kederli bir sesle:

“Dağa da bu evden gitti Şenay kızım…”

Delila'nın günlüğünü karıştırıyorum.
2007 yılı Ocak ayı sonlarında Öcalan’dan bir cümle:

“Acılar, ders çıkaranlar için
en büyük öğretmendir.”

Günlüğünün 22 Ocak 2007 tarihli sayfasında,
Önderliğin görüşme notu tartışmaları
başlıklı bölümündeki şu satır:

“Kadının sorgulandığı anda insanlık bitmiştir.      
Erkek aleyhine bir kırılma olduğunda
kadın kendisiyle buluşur.”

Mayakovsky’den şöyle bir alıntı:

“Ölmek güç bir olay değil,
bir yaşam kurmaktır asıl olan.”

23 Ocak 2007 tarihli sayfada iki alıntı.
Biri, Che Guevara’dan:

“İnsan düşlerinin büyüklüğü
ölçüsünde özgürdür.”

Diğeri, Einstein’dan:

“Alışkanlıkları parçalamak,
atomu parçalamaktan daha zordur.”

Sarı-kırmızı-yeşil Kürt renkleriyle boyanmış,
değişik ve süslü büyük harflerle yazılmış
tırnak içindeki üçüncü alıntının sahibi belli değil:

“Yaşamı,
uğruna ölecek kadar
seviyorum."

Delila’nın günlüklerinde Sezen Aksu
hiç eksik olmuyor. 20 Şubat 2007
tarihli sayfasına ondan şu şarkı
dörtlüğünü not düşmüş:            

Diyar diyar geldim geldim
Safiyeti sezdim geldim
Kendi ateşiyle yanan pervaneydim
Yalanımdan bezdim geldim

Beyaz yemenili Gülsüma Ana önde,
ben arkada Silvan sokaklarında hızlı hızlı yürüyoruz.
2013’ün Ağustos ayı.
Ramazan Bayramı’nın arife günü.
Mezarlığa gidiyoruz.

“Bizim geleneğimizdir, arife günü
mezarlık ziyareti yapılır” diyor Gülsüma Ana…

Yol boyu susmuyor:

“Biliyor musun, Aram Tigran geldi Silvan’a.
Bir gece bizim evde kaldı.
Delila’nın ölüm yıldönmüydü.
Çok neşeli bir insandı.
Delila’nın sesi üzerine
çok güzel şeyler söyledi.”

Mezarlık anababa günü.
Gülsüma Ana’yla beyaz yemenili
yaşlıca bir kadın birbirlerine sarılıyorlar.

“O da bir şehit anası” diyor,
“Kızı daha 16 yaşında dağa çıktı,
aynı yıl öldüğüne dair haber geldi.
Ama o gün bugündür başka haber alamadı.”

Bir mezar taşına gözüm takılıyor:

El Fatiha
Rauf  Kırtay
DT 1964
ÖT 1992

Abdülbaki, faili meçhul diyor.
Gülsüma Ana:

“Evlat acısı hiçbir şeye benzemiyor.
Mezarlığa varınca, önce
çocuklarımın mezarına varırım.
Annem de, babam da burada yatıyor.
Ama ben önce evlatlarıma giderim,
Delila’yla Abdülkadir’e.
Sonra da Beyime gidip bunu itiraf ederim.”

Kolumu tutuyor Gülsüma Ana.

“Bilemezsin bazen nasıl
özlüyorum Delila’yı”
diyor.

Zerya Meya’yı anımsıyorum:

“Delila, Şenay, Necdet ve ben
dördümüz birlikte çıktık dağa,
1999 yılı baharıydı.
Üçü yok, şehit oldular.
Hapisten çıktığım zaman
cezaevi kapısında beni karşılayanlar arasında
Gülsüma Ana da vardı.
Hiç unutmam bana sımsıkı sarılmış,
Kızımın kokusunu alıyorum senden
demişti. Bir şey söyleyeyim mi,
kaç yıl geçti, ben hala Delila’nın şarkılarını
tek başıma dinleyemem.”

Gülsüma Ana duruyor.
Delila’nın mezarı.
Mermer mezarın üstünde,
uzamış yeşil otların arasında yapma çiçekler,
güller, papatyalar…
Gülsüma Ana, mezar taşının iki yanındaki
Delila fotoğraflarının kaybolduğunu söylüyor.
Ellerini mezar taşının üstünde gezdiriyor
okşar gibi, yeşil otlarla çiçeklerin
arasını şöyle bir temizliyor.  

Kızı Delila'nın mezarın başında Gülsüma Ana..

DELİLA  MEYASER
Ruhuna fatiha
D.T.   1982
Ö.T.  2007

“Duyuyor musun?” diyor Gülsüma Ana,
“Delila’nın sesi bu…”
Evet onun sesi,
Kürdistan dağlarından yankılanıyor:

“Yaşamak direnmektir!”

İlgili İçerikler