Devlet, lider ve konjonktür
x blueSky facebook instagram youtube dailymotion linkedin

Devlet, lider ve konjonktür

Abdülhamid’den Vahdettin’e, Mustafa Kemal’den Erdoğan’a Türkiye’de altı dönemin siyasi, ekonomik ve jeopolitik hikâyesi

Devlet, lider ve konjonktür

Türkiye tarihini yalnız liderlerin kişisel özellikleri üzerinden okumak çoğu zaman yanıltıcıdır. Çünkü büyük liderler yalnız kendi iradeleriyle tarih yapmazlar; aynı zamanda içinde bulundukları dünya düzeninin, ekonomik yapının, toplumsal enerjinin ve devlet krizlerinin içinden geçerek karar alırlar. II. Abdülhamid, Vahdettin, 1923–1945 Mustafa Kemal devlet kuruluş dönemi, 1945–2002 Atatürk devlet yönetim anlayışı dönemi, 2002–2016 Erdoğan I dönemi ve 2016–2026 Erdoğan II dönemi birbirinin tekrarı değildir; ancak hepsi Türkiye’de devletin kriz anlarında nasıl düşündüğünü gösteren büyük tarihsel eşiklerdir.

Daha verimli olan, bu altı dönemi aynı uzun tarihsel çizgi içinde okumaktır: Abdülhamid dönemi, Vahdettin dönemi, 1923–1945 Mustafa Kemal devlet kuruluş dönemi, 1945–2002 Atatürk devlet yönetim anlayışı dönemi, 2002–2016 Erdoğan I dönemi ve 2016–2026 Erdoğan II dönemi. Bu altı dönem, Türkiye’nin değişen dünya konjonktürleri karşısında verdiği altı büyük cevaptır. Abdülhamid, Avrupa emperyalizminin, Balkan milliyetçiliklerinin, Rus baskısının ve mali bağımlılığın sıkıştırdığı bir imparatorluğu güvenlikçi merkezileşmeyle ayakta tutmaya çalıştı. Vahdettin, Birinci Dünya Savaşı yenilgisi ve işgal koşullarında hanedan meşruiyeti ile dış destek arasında bir hayatta kalma yolu aradı. Mustafa Kemal, imparatorluk çöküşünden yeni bir devlet çıkardı. 1945–2002 Atatürk devlet yönetim anlayışı, İkinci Dünya Savaşı sonrasının iki kutuplu dünyasında, Soğuk Savaş, NATO, çok partili hayat, kalkınmacı devlet, darbeler, 1980 liberal dönüşümü, 1990’ların koalisyon krizleri ve 2001 ekonomik çöküşü arasında Cumhuriyet’in kurucu ilkelerini sürdürmeye çalıştı. Erdoğan’ın ilk dönemi, 2001 krizinin ardından küresel likidite, Avrupa Birliği çıpası ve büyüme dalgası içinde yeni bir çoğunluk siyaseti kurdu. Erdoğan’ın ikinci dönemi ise 15 Temmuz darbe girişimi, Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi, ekonomik kırılganlıklar, Rusya-Ukrayna savaşı, ABD-Çin rekabeti, enerji ve tedarik zinciri krizleri içinde daha güvenlikçi, daha merkezî ve daha jeopolitik bir devlet diline yöneldi.

Bu makalenin temel tezi şudur: Türkiye’de liderleri anlamak için onları yalnız kendi tercihleriyle değil, karşı karşıya kaldıkları tarihsel zorunluluklarla birlikte değerlendirmek gerekir. Atatürk dışa kapalı, tarımsal ağırlığı yüksek, sermaye birikimi zayıf, savaşlardan yorgun düşmüş bir ülkede 1929 Büyük Buhranı’nı ve ardından İkinci Dünya Savaşı’na giden otoriter Avrupa’yı göğüsledi. Erdoğan ise dışa açık, sanayileşmiş ama dış finansmana, enerji ithalatına ve küresel sermaye hareketlerine bağımlı bir ekonomide 2008–2009 Dünya Mali Krizi’ni, ardından ABD-Çin rekabetiyle şekillenen yeni jeopolitik düzeni yönetti. İki lideri de olumlamak ya da olumsuzlamak için değil, devlet aklının kriz karşısında nasıl değiştiğini anlamak için karşılaştırmak gerekir.

Abdülhamid: Güvenlikçi modernleşmenin kurucu paradoksu

II. Abdülhamid dönemi, Osmanlı’nın son yüzyılındaki en karmaşık eşiklerden biridir. Bu dönemi yalnız “istibdat” veya yalnız “modernleştirici padişah” kavramıyla açıklamak yetersizdir. Abdülhamid hem modernleştirici hem güvenlikçiydi. Hem demiryolları, telgraf, modern okullar, bürokratik kapasite ve merkezî idareyi güçlendirdi hem de basını, muhalefeti, öğrenci hareketlerini, subayları ve fikir hayatını sıkı biçimde denetim altında tuttu. Onun yönetim biçimindeki temel çelişki burada yatıyordu: Devleti modernleştiriyor, fakat topluma siyasal özne olarak güvenmiyordu.

Bu tercihin arkasında yalnız kişisel iktidar arzusu yoktu; çok derin bir çözülme korkusu vardı. 93 Harbi’nin yarattığı travma, Balkanların kaybı, Rus ordusunun Yeşilköy’e kadar gelmesi, Avrupa devletlerinin Osmanlı iç işlerine müdahalesi, Düyûn-ı Umûmiye ile mali egemenliğin sınırlanması ve milliyetçilik dalgası, Osmanlı devlet aklını büyük bir savunma psikolojisine soktu. Abdülhamid’in siyasal refleksi bu ortamda şekillendi. Ona göre imparatorluk ayakta kalacaksa merkezî otorite güçlenmeli, taşra denetlenmeli, iletişim ve ulaşım ağları kurulmalı, eğitim yoluyla yeni bir bürokratik kadro yetiştirilmeli, ama siyasal alan serbest bırakılmamalıydı.

Bu model kısa vadede anlaşılabilir bir akla dayanıyordu. Çöken bir imparatorlukta merkezîleşme, idare kapasitesi ve güvenlik refleksi doğal olarak öne çıkar. Fakat uzun vadede bu model kendi krizini üretti. Çünkü modernleşme ile özgürleşme birbirinden ayrıldığında, devlet teknik olarak güçlenirken toplum siyasal olarak daralır. Okullar çoğalır ama fikir hayatı baskılanır. Telgraf ve demiryolu yayılır ama kamusal tartışma alanı küçülür. Bürokrasi büyür ama meşruiyet daralır. Abdülhamid’in mirası bu yüzden çift yönlüdür: Cumhuriyet’in kullanacağı pek çok modern araç bu dönemde güçlenmiş, fakat Cumhuriyet’in aşmaya çalışacağı güvenlikçi siyaset dili de aynı dönemde derinleşmiştir.

Abdülhamid dönemi, Türkiye siyasal hafızasına çok güçlü bir kalıp bıraktı: Devlet kendisini tehdit altında hissettiğinde, siyasal alanı daraltarak kendini korumaya çalışabilir. Bu kalıp sonraki dönemlerde farklı biçimlerde geri dönecekti. Cumhuriyet’in askerî-bürokratik reflekslerinde, darbe dönemlerinde, güvenlikçi devlet aklında ve nihayet çağdaş siyasal krizlerde bu gölgenin izleri görülecekti. Abdülhamid’i bugünün tartışmaları açısından önemli kılan da budur. O yalnız geçmişte kalmış bir padişah değil, Türkiye’de devletin kriz anlarında nasıl düşündüğünü gösteren tarihsel bir laboratuvardır.

Vahdettin: Meşruiyetin çöktüğü yerde dış destek arayışı

Vahdettin dönemi Abdülhamid döneminden farklı bir kriz modelidir. Abdülhamid çözülmeyi güvenlikçi merkezileşmeyle yavaşlatmaya çalışmıştı; Vahdettin ise artık yenilmiş, işgal edilmiş, karar alma kapasitesi çökmüş bir imparatorluğun son hükümdarıydı. 1918 sonrası İstanbul yalnız askerî bir yenilginin değil, siyasal meşruiyet kaybının da merkezine dönüştü. Mondros Mütarekesi, İstanbul’un fiilî işgali, Sevr ihtimali, ordunun dağılması ve bürokrasinin moral çöküşü, saray çevresini “en az kayıpla hayatta kalma” stratejisine itti.

Bu stratejinin merkezinde İngiltere ile uzlaşma arayışı vardı. Vahdettin ve çevresindeki birçok aktör, İngiltere ile kurulacak bir ilişkinin hanedanı, hilafeti ve belki de devletin sınırlı bir devamlılığını koruyabileceğini düşündü. Bunu yalnız kişisel zaaf olarak görmek kolaydır; fakat tarihsel olarak bakıldığında, yenilmiş devletlerin elitleri çoğu zaman benzer refleksler gösterir. İçeride meşruiyet zayıfladığında dış destek bir güvenlik alanı gibi görünür. Ancak bu modelin kırılganlığı da tam burada ortaya çıkar: Dış destek, içeride üretilen siyasal meşruiyetin yerini tutamaz.

Ankara hareketi bu noktada farklılaştı. İstanbul, hanedan ve hilafet meşruiyetini korumaya çalışırken; Ankara, millet egemenliği, toplumsal seferberlik ve yeni siyasal merkez fikri üzerinden meşruiyet üretmeye başladı. Bu nedenle 1919–1923 arasındaki mücadele yalnız bir askerî mücadele değildi. Aynı zamanda iki meşruiyet anlayışının çatışmasıydı. Bir tarafta işgal koşullarında dış güçlerle uzlaşarak varlık alanı korumaya çalışan eski merkez; diğer tarafta egemenliğin kaynağını yeniden tanımlayan yeni merkez vardı.

Vahdettin’in sürgün hikâyesi bu açıdan çok öğreticidir. İngiliz zırhlısıyla İstanbul’dan ayrılması ilk bakışta güvenlik arayışı gibi göründü. Fakat Malta, Hicaz, Cidde, Mekke, Taif, İskenderiye, Cenova ve San Remo hattı, aslında Osmanlı sonrası dünyanın eski padişaha artık kalıcı bir siyasal alan tanımadığını gösterdi. Büyük güçler onu koruyabilir, taşıyabilir, sınırlayabilir; fakat ona yeni bir meşruiyet veremezdi. Arap coğrafyasında yeni hanedanlıklar, İngiliz nüfuzu, İbn Suud’un yükselişi ve milliyetçilikler, eski Osmanlı merkezinin geri çağrılacağı bir dünya bırakmamıştı.

Vahdettin döneminin bugüne bıraktığı ders şudur: Bir iktidar içeride toplumsal meşruiyet üretme kapasitesini kaybettiğinde, dış destek arayışı geçici güvenlik sağlayabilir; fakat kalıcı siyasal çözüm üretemez. Devletlerin kaderini yalnız dış baskılar değil, kriz anlarında içeride hangi meşruiyet anlayışını tercih ettikleri belirler. Bu ders, yalnız Osmanlı’nın son yılları için değil, modern Türkiye’nin bütün kriz dönemleri için geçerlidir.

Mustafa Kemal: Çöküşten kuruluşa geçen devlet aklı

Mustafa Kemal’in tarihsel farkı, imparatorluğun çöküşünden yeni bir devlet mantığı çıkarabilmesidir. O, Abdülhamid döneminin modern askerî okullarında yetişti; İttihatçı dünyanın içinden geçti; Balkan bozgununu, Trablusgarp’ı, Çanakkale’yi, Birinci Dünya Savaşı’nı, Mondros’u ve işgali gördü. Fakat aynı kuşağın birçok isminden farklı olarak, devlet kurtarma fikrini yalnız askerî aktivizm veya jeopolitik macera olarak görmedi. Onun asıl başarısı, kurtuluşu kuruluşa dönüştürmesiydi.

1923–1945 dönemini bu nedenle “Mustafa Kemal devlet kuruluş dönemi” olarak adlandırmak anlamlıdır. Çünkü bu dönemde mesele yalnız saltanatın kaldırılması veya Cumhuriyet’in ilanı değildi. Devletin bütün temel unsurları yeniden tanımlanıyordu. Egemenliğin kaynağı hanedandan millete geçti. Başkent İstanbul’dan Ankara’ya taşındı. Hilafet merkezli siyasal tahayyülün yerine laik ulusal egemenlik kondu. Ümmet ve tebaa kimliğinin yerine yurttaşlık fikri yerleştirildi. Hukuk düzeni laikleştirildi. Eğitim birliği sağlandı. Kapitülasyonların tasfiyesi, Lozan, Merkez Bankası, sanayi planları, demiryolları, Sümerbank, Etibank ve kamu yatırımları aynı kurucu mantığın parçaları oldu.

Bu kurucu mantığın temelinde üç büyük ders vardı. Abdülhamid’in deneyimi, devlet kapasitesinin gerekli ama tek başına yeterli olmadığını göstermişti. Vahdettin’in deneyimi, dış himayenin kalıcı güvenlik üretmeyeceğini göstermişti. İttihatçı deneyim ise romantik askerî aktivizmin ve büyük jeopolitik maceraların devleti felakete sürükleyebileceğini göstermişti. Mustafa Kemal bu üç dersten farklı bir sentez çıkardı: sınırları belirli, başkenti Anadolu’da olan, ekonomik bağımsızlığı hedefleyen, laik yurttaşlık temelinde kurulan ve dış politikada dengeyi esas alan bir ulus-devlet.

Bu noktada Atatürk’ü bugünün demokrasi ölçüleriyle kolayca mahkûm etmek de, onu kusursuzlaştırmak da analitik olarak zayıftır. 1923–1945 dönemi tam anlamıyla çoğulcu bir demokrasi değildi. Tek parti yönetimi, sert modernleşme uygulamaları, muhalefetin sınırlı alanı ve merkezî devlet anlayışı dönemin gerçekleridir. Fakat tarihsel değerlendirme, o dönemde eldeki seçenekleri dikkate almalıdır. 1918–1923 koşullarında hanedan meşruiyeti tükenmiş, hilafet siyaseti taşıyıcı olmaktan çıkmış, dış himaye güvenlik üretmemiş, imparatorluk coğrafyasını koruma imkânı kalmamış, ekonomi yıkılmış ve toplum savaşlardan yorgun düşmüştü. Bu koşullar altında Cumhuriyet, yalnız ideolojik bir tercih değil, tarihsel olarak en rasyonel devlet tasarımıydı.

Mustafa Kemal’in karşı karşıya kaldığı dünya da bugünün dünyasından bütünüyle farklıydı. 1929 Büyük Buhranı, liberal dünya ekonomisinin çöküşünü temsil ediyordu. Avrupa’da faşizm, Nazizm, otoriter milliyetçilikler ve savaş ekonomileri yükseliyordu. Türkiye ise dışa kapalı, tarımsal ağırlığı yüksek, sermaye birikimi zayıf, sanayi kapasitesi sınırlı bir ülkeydi. Bu koşullarda devletçilik, yalnız ideolojik bir tercih değil, iktisadi zorunluluktu. Piyasanın olmadığı, özel sermayenin zayıf kaldığı, dış finansmanın sınırlı ve riskli olduğu bir ülkede devletin ekonomiye öncülük etmesi, bağımsızlığın ekonomik temelini kurma çabasıydı.

Bu nedenle Atatürk döneminin ekonomi politiği şöyle özetlenebilir: Kalkınma yalnız refah artışı değil, egemenlik kapasitesidir. Demiryolu yalnız ulaşım yatırımı değil, ülkenin ekonomik coğrafyasını birleştirme aracıdır. Sanayi tesisi yalnız üretim birimi değil, bağımsız devletin maddi temelidir. Merkez Bankası yalnız para kurumu değil, egemenliğin finansal ifadesidir. Bu akıl, 1929 Buhranı’nı dışa kapalı bir tarım ekonomisinin kırılganlığı içinde göğüslemeye çalıştı; fakat aynı zamanda Türkiye’yi İkinci Dünya Savaşı’nın yıkımından uzak tutacak temkinli bir dış politika çizgisiyle tamamlandı.

1945–2002: Atatürk devlet yönetim anlayışının sınanması

1945–2002 dönemi artık doğrudan Mustafa Kemal’in liderlik dönemi değildir; fakat Atatürk devlet yönetim anlayışının sınandığı uzun bir dönemdir. Bu dönem, İkinci Dünya Savaşı sonrasında çok partili hayata geçişle başlar; Soğuk Savaş, NATO üyeliği, kalkınma planları, ithal ikameci sanayileşme, köyden kente göç, darbeler, anayasal değişimler, 1980 liberal dönüşümü, Kürt meselesi, İslamcı siyasetin yükselişi, 1990’ların koalisyon krizleri ve nihayet 2001 ekonomik çöküşü üzerinden 2002’de AK Parti iktidarıyla kapanır.

Bu uzun dönemin ana sorusu şuydu: Cumhuriyet’in laiklik, ulusal egemenlik, eşit yurttaşlık, kalkınma ve modernleşme hedefleri, demokratik çoğulculukla nasıl bağdaştırılacaktı? 1945–2002 hattı, bu sorunun farklı cevaplarla denendiği; Demokrat Parti deneyiminden 1960 müdahalesine, 1961 Anayasası’ndan 12 Mart’a, 12 Eylül’den 28 Şubat’a, 1980 sonrası piyasa dönüşümünden 2001 krizine kadar uzanan uzun bir sınanma dönemidir. Çok partili hayat, Cumhuriyet’in meşruiyet zeminini genişletti. Artık halkın siyasal tercihleri doğrudan iktidar değişimini mümkün kılıyordu. Fakat aynı dönemde darbeler, muhtıralar ve vesayetçi müdahaleler bu meşruiyeti kesintiye uğrattı. Devlet, kendisini Cumhuriyet’in kurucu ilkelerinin koruyucusu olarak gördükçe, zaman zaman toplumun siyasal tercihlerinin üstünde bir hakem konumuna yerleşti.

Bu durum, Abdülhamid mirasının Cumhuriyet içindeki dönüşmüş biçimlerinden birini gösterir. Elbette Cumhuriyet ile Abdülhamid rejimi aynı şey değildir. Fakat devletin bekasını toplumun siyasal tercihinden üstün gören refleks, farklı biçimlerde yaşamaya devam etti. 1960, 1971, 1980 ve 28 Şubat müdahaleleri, Cumhuriyet’in demokrasiyle kurduğu ilişkinin ne kadar kırılgan olduğunu gösterdi. Devlet kapasitesi güçlüydü; fakat bu kapasitenin demokratik meşruiyetle yenilenmesi her zaman mümkün olmadı.

Ekonomik alanda da benzer bir sınanma yaşandı. 1960’lar ve 1970’lerde planlı kalkınma ve ithal ikameci sanayileşme Türkiye’ye sanayi kapasitesi kazandırdı. Devlet Planlama Teşkilatı, kamu iktisadi teşebbüsleri, altyapı yatırımları ve korumacı politikalar, Cumhuriyet’in kalkınmacı devlet geleneğini sürdürdü. Fakat bu model zamanla döviz darboğazı, verimlilik sorunları, dışa kapalılık ve siyasal istikrarsızlık içinde tıkandı. 1980 sonrasında dışa açılma, ihracat yönelimi, finansal serbestleşme ve piyasa reformları yeni bir ekonomik dönem başlattı. Ancak bu kez de Türkiye, küresel finansal dalgalanmalara, kısa vadeli sermaye hareketlerine ve dış kırılganlıklara daha açık hale geldi. 1994, 1999 ve özellikle 2001 krizleri, bu yeni modelin kurumsal zayıflıklar, bankacılık kırılganlıkları, kamu maliyesi sorunları ve siyasal istikrarsızlıkla birleştiğinde ne kadar ağır sonuçlar üretebileceğini gösterdi. 2002 bu nedenle yalnız bir seçim yılı değil; 1945 sonrası devlet yönetim anlayışının birikmiş krizlerinin yeni bir siyasal aktöre alan açtığı tarihsel eşiktir.

Jeopolitik olarak 1945–2002 dönemi, Türkiye’nin Batı ittifakı içinde konumlandığı dönemdir. NATO üyeliği, Sovyet tehdidine karşı güvenlik şemsiyesi sağladı. Fakat aynı zamanda Türkiye’nin dış politika özerkliği ile ittifak yükümlülükleri arasında sürekli bir denge ihtiyacı doğurdu. Kıbrıs meselesi, ABD ambargosu, Yunanistan gerilimi, Ortadoğu krizleri ve Soğuk Savaş sonrasındaki belirsizlikler, Atatürk’ün “denge içinde bağımsızlık” çizgisinin yeni koşullarda ne kadar zor sürdürüldüğünü gösterdi.

Bu dönemin büyük dersi şudur: Cumhuriyet’in kurucu aklı yalnız güçlü devlet kapasitesiyle sürdürülemez. Bu kapasitenin demokratik meşruiyet, hukuk devleti, çoğulculuk ve ekonomik verimlilikle sürekli yenilenmesi gerekir. Aksi halde devletin koruyucu refleksi toplumla gerilim üretir; kalkınmacı kapasite verimsizleşir; dış politika dengesi iç siyasal kutuplaşmanın parçası haline gelir.

Bu nedenle 1945–2002 dönemi, Cumhuriyet’in kurucu devlet aklının çok partili siyaset, Soğuk Savaş güvenlik mimarisi, kalkınmacı ekonomi, askerî müdahaleler, toplumsal çoğullaşma, piyasa dönüşümü ve küresel finansal kırılganlıklar içinde sınandığı uzun bir ara dönemdir. 2001 krizi bu dönemin son büyük kırılması oldu. Ekonomi çöktü, merkez sağ dağıldı, koalisyon siyaseti meşruiyet kaybetti, askerî-bürokratik vesayet tartışmaları toplumsal yorgunluk üretti. 2002 seçimleri bu birikimin sonucunda yalnız bir iktidar değişimi değil, Cumhuriyet’in siyasal merkezinin yeniden kurulacağı yeni bir dönemin başlangıcı oldu.

Erdoğan I, 2002–2016: Reform, büyüme ve Avrupa çıpası

Erdoğan’ın 2002–2016 arasındaki ilk dönemi, bugünkü lider merkezli ve güvenlikçi görüntüyle açıklanamaz. 2002 iktidarı, 1945–2002 arasındaki uzun Cumhuriyet yönetim modelinin biriktirdiği krizlerin içinden doğdu. 2001 ekonomik çöküşü, 1990’ların koalisyon yorgunluğu, merkez sağın dağılması, askerî vesayetin yarattığı gerilimler ve geniş toplum kesimlerinde biriken temsil talebi, AK Parti’nin iktidara gelişini mümkün kıldı. AK Parti kendisini muhafazakâr-demokrat, reformcu, Avrupa Birliği perspektifine açık ve ekonomik istikrarı önceleyen bir parti olarak sundu.

Bu dönemde Erdoğan, Cumhuriyet’in çevresinde kaldığını düşünen toplumsal kesimlerin merkeze yürüyüşünü temsil etti. Dindar muhafazakârlar, Anadolu sermayesi, yeni orta sınıflar, eski vesayet düzeninden rahatsız liberal çevreler ve ekonomik istikrar isteyen geniş seçmen grupları, farklı nedenlerle bu siyasete destek verdi. 2001 sonrası bankacılık reformları, mali disiplin, IMF programının mirası, küresel likidite bolluğu ve Avrupa Birliği reform süreci, Erdoğan’a güçlü bir ekonomik ve dış meşruiyet zemini sağladı.

Bu dönem ile Mustafa Kemal dönemi arasında beklenmedik bir benzerlik vardır. Her iki lider de eski düzenin tıkandığı bir anda yükseldi. Mustafa Kemal, imparatorluk düzeninin, hanedan meşruiyetinin ve dış himaye beklentisinin tükendiği bir eşikte yeni bir devlet kurdu. Erdoğan ise vesayetçi Cumhuriyet düzeninin, merkez sağın, koalisyon siyasetinin ve 1990’ların ekonomik-siyasal yapısının tıkandığı bir eşikte yeni bir çoğunluk siyaseti kurdu. Her ikisi de yalnız iktidarı devralmadı; siyasal merkezin tanımını değiştirdi.

Fakat ayrım da burada başlar. Mustafa Kemal krizden kurumsal Cumhuriyet çıkardı. Erdoğan ise ilk dönemde reform ve demokrasi diliyle genişlettiği meşruiyetini zamanla lider merkezli bir yürütme düzenine taşıdı. İlk dönemde Avrupa Birliği çıpası, hukuk reformları, sivilleşme söylemi ve ekonomik büyüme Erdoğan siyasetinin ana taşıyıcılarıydı. 2005’te AB tam üyelik müzakerelerinin başlaması, bu çizginin sembolik zirvesiydi. Türkiye’nin modernleşme tarihinde Avrupa çıpası yeniden güçlenmiş görünüyordu.

2008–2009 Dünya Mali Krizi bu dönemin ilk büyük dış ekonomik uyarısı oldu. Türkiye krize, 2001 sonrası reformlarla görece sağlamlaşmış bankacılık sistemi ve disiplinli kamu maliyesiyle yakalandı. Bu nedenle krizi birçok ülkeye göre daha yönetilebilir biçimde atlattı. Fakat kriz aynı zamanda Türkiye’nin büyüme modelinin dış finansman, sermaye girişleri, Avrupa talebi ve küresel likidite koşullarına ne kadar bağımlı olduğunu da gösterdi. Erdoğan’ın 2000’lerdeki büyüme başarısı yalnız iç siyasi istikrarın değil, aynı zamanda dünyadaki bol para döneminin de ürünüydü.

Bu noktada Atatürk-Erdoğan karşılaştırması önemli hale gelir. Atatürk 1929 Büyük Buhranı’nı dışa kapalı, tarımsal ağırlıklı, sermaye birikimi zayıf bir ekonomide karşıladı. Erdoğan ise 2008 krizini dışa açık, sanayileşmiş, finansal olarak küresel sisteme entegre olmuş, ama dış kaynak ihtiyacı yüksek bir ekonomide karşıladı. Birincisinde temel mesele iç üretim kapasitesi kurmaktı; ikincisinde temel mesele dış finansmana bağımlı büyüme modelinin kırılganlığını yönetmekti. Bu iki kriz, iki liderin ekonomi politiğini belirleyen dünya koşullarının ne kadar farklı olduğunu gösterir.

Gezi ve 15 Temmuz: Erdoğan I’den Erdoğan II’ye geçiş

Erdoğan döneminin iç siyasal psikolojisindeki en önemli kırılma Gezi ile başladı. Gezi, başlangıçta kentsel mekân, çevre, yaşam tarzı ve kamusal alanla ilgili bir itirazdı. Fakat iktidar bu hareketi kısa sürede dış bağlantılar, faiz lobisi, darbe arayışı, iç kalkışma ve düzen bozucu unsurlar diliyle okumaya başladı. Böylece toplumsal itiraz, demokratik müzakere alanından güvenlik alanına taşındı.

Burada Abdülhamid paralelliği belirginleşir. Abdülhamid döneminde muhalefet çoğu zaman yalnız fikir ayrılığı olarak değil, imparatorluğun çözülmesini hızlandıracak bir tehdit olarak görülüyordu. Erdoğan döneminde de Gezi sonrasında protesto, itiraz, sivil toplum ve gençlik hareketleri giderek daha fazla güvenlik diliyle kodlandı. Burada mesele Gezi’nin tek başına iktidarı dönüştürmesi değildir. Asıl mesele, iktidarın Gezi’yi nasıl okuduğudur. Bir siyasal iktidar toplumsal itirazı dinleyebilir, müzakere edebilir, kurumsal kanallar açabilir; ya da onu güvenlik tehdidi olarak kodlayıp siyasal alanı daraltabilir. Erdoğan dönemi ikinci yola yöneldi.

15 Temmuz 2016 darbe girişimi ise çok daha ağır bir kırılmaydı. Fethullahçı yapılanmanın devlet içindeki örgütlenmesi ve askerî darbe girişimi, gerçek ve ölümcül bir güvenlik tehdidiydi. Bu yönüyle 15 Temmuz, Erdoğan’ın güvenlik söylemini yalnız kurgusal bir zemine değil, somut bir travmaya bağladı. Devletin kendisini yeniden koruma refleksi anlaşılabilir hale geldi. Ancak asıl mesele, bu gerçek tehdidin nasıl yönetildiğiydi.

Darbe girişimi sonrasında olağanüstü hâl, KHK’lar, tasfiyeler, yargı süreçleri, medya üzerindeki baskılar ve devletin yeniden yapılandırılması, güvenlik tehdidiyle mücadele sınırlarını aşarak siyasal sistemin tamamını dönüştüren bir sürece dönüştü. İktidar, 15 Temmuz’u yalnız darbecilerle mücadele için değil, devletin yeni bir sadakat mimarisi içinde yeniden kurulması için de kullandı. Bu noktada Erdoğan I’den Erdoğan II’ye geçiş tamamlandı. 2002–2016 dönemi reform, büyüme, AB çıpası, çoğunluk siyaseti ve giderek sertleşen güvenlik diliyle tanımlanırken; 2016 sonrası dönem güvenlik, sadakat, lider merkezileşmesi ve jeopolitik meydan okuma diliyle şekillendi.

Erdoğan II: Lider merkezli devlet ve yeni dünya rekabeti

2016–2026 dönemini Erdoğan II olarak ayırmak bu nedenle analitik olarak güçlüdür. Çünkü bu dönem yalnız Erdoğan’ın devamı değildir; devlet mimarisinin değiştiği, siyasal dilin güvenlik eksenine oturduğu, ekonomi yönetiminin kurumsal öngörülebilirlik sorunu yaşadığı ve dış politikanın çok cepheli bir jeopolitik alana dönüştüğü yeni bir evredir.

2018 Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi bu dönemin kurumsal dönüm noktasıdır. Başbakanlık kaldırıldı, yürütme yetkisi Cumhurbaşkanı’nda yoğunlaştı, karar alma süreçleri daraldı. Bu model kriz anlarında hızlı karar alma imkânı sağlayabilir. Fakat aynı zamanda hata maliyetini artırır. Çünkü karar süreçleri daraldıkça, farklı görüşlerin, teknik itirazların, bağımsız kurumların ve denge-denetim mekanizmalarının ağırlığı azalır. Liderin siyasal sezgisi, kurumsal aklın önüne geçebilir.

Ekonomi yönetimi bu kırılganlığın en görünür alanlarından biri oldu. 2018 sonrasında kur şokları, yüksek enflasyon, Merkez Bankası bağımsızlığı tartışmaları, rezerv politikası, faiz yaklaşımı, piyasa güveni ve kur korumalı mevduat gibi araçlar, Türkiye ekonomisinin dış finansman ihtiyacı ile iç siyasal tercihleri arasındaki gerilimi büyüttü. Erdoğan’ın ekonomi politiği burada Atatürk’ünkinden tamamen farklı bir dünya içinde şekillendi. Atatürk, sermaye birikimi zayıf ve dışa kapalı bir ekonomide devlet öncülüğünde üretim kapasitesi kurmaya çalışıyordu. Erdoğan ise dışa açık, sanayi kapasitesi oluşmuş ama ithal ara malı, enerji, dış borç, sıcak para ve küresel risk iştahına bağımlı bir ekonomide büyümeyi sürdürmeye çalıştı.

Bu dönemin jeopolitiği de 1920’ler veya Soğuk Savaş dünyasına benzemez. Erdoğan II dönemi, ABD-Çin rekabetinin sertleştiği, Rusya’nın Ukrayna’yı işgaliyle Avrupa güvenlik mimarisinin sarsıldığı, enerji yollarının ve tedarik zincirlerinin stratejik hale geldiği, savunma sanayinin dış politika aracı olarak öne çıktığı, Orta Doğu’da ittifakların esnekleştiği ve Batı dışı güçlerle ilişkilerin önem kazandığı bir dünyada şekillendi. Türkiye bu dönemde Suriye, Libya, Doğu Akdeniz, Karabağ, Katar, Körfez, Rusya-Ukrayna savaşı, NATO gerilimleri, AB ile donmuş üyelik süreci, Çin ve Rusya ile ekonomik bağlar ve savunma sanayi hamleleri üzerinden çok yönlü bir dış politika izledi.

Bu dış politika çizgisinin küçümsenemeyecek unsurları vardır. Savunma sanayi kapasitesi, insansız hava araçları, bölgesel arabuluculuk girişimleri, tahıl koridoru diplomasisi, Afrika ve Orta Asya açılımları, Türkiye’nin bazı alanlarda manevra kabiliyetini artırdı. Fakat aynı çizgi aynı zamanda yüksek risk, sert söylem, kurumsal öngörülebilirlik eksikliği ve ekonomik bağımlılıklarla sınırlı bir hareket alanı içinde yürüdü. Türkiye bir yandan stratejik özerklik aradı; diğer yandan finansman, enerji, teknoloji, pazar ve güvenlik bağımlılıkları nedeniyle bu özerkliği sürdürülebilir kurumsal kapasiteye dönüştürmekte zorlandı.

Burada Atatürk ile Erdoğan arasındaki jeopolitik ayrım netleşir. Atatürk jeopolitiği, sınırları belirli bir ulus-devleti içeride kurumsallaştırmaya öncelik verdi. Dış politika, yeni devletin içeride güçlenmesini mümkün kılacak bir denge aracıydı. Erdoğan jeopolitiği ise çoğu zaman içerideki siyasal mobilizasyonla dış politika krizlerini birlikte yürüttü. Atatürk için “Yurtta sulh, cihanda sulh” yeni kurulmuş bir devletin kendisini maceraya atmama iradesiydi. Erdoğan için dış politika, zaman zaman içeride siyasal meşruiyeti tahkim eden bir güç gösterisi alanına da dönüştü.

Benzer unsurlar: Kriz, merkezileşme ve meşruiyet arayışı

Altı dönem arasında güçlü benzerlikler vardır. Birincisi, bütün dönemler büyük krizlerin içinden doğmuştur. Abdülhamid 93 Harbi, Balkan çözülmesi ve mali bağımlılık ortamında; Vahdettin Birinci Dünya Savaşı yenilgisi ve işgal koşullarında; Mustafa Kemal imparatorluk çöküşü ve Millî Mücadele içinde; 1945–2002 Atatürk devlet yönetim anlayışı, çok partili hayata geçiş, Soğuk Savaş, NATO üyeliği, kalkınmacı devlet, darbeler, piyasa dönüşümü, 1990’ların siyasal parçalanması ve 2001 ekonomik çöküşü içinde; Erdoğan I 2001 ekonomik krizi ve vesayet yorgunluğu içinde; Erdoğan II ise Gezi, 15 Temmuz, küresel finansal kırılganlıklar, bölgesel savaşlar ve büyük güç rekabeti içinde şekillenmiştir.

İkincisi, her dönemde devlet kendisini yeniden tanımlamak zorunda kalmıştır. Abdülhamid devleti saray merkezli güvenlik organizması olarak yeniden kurdu. Vahdettin devleti hanedan ve dış destek üzerinden korumaya çalıştı. Mustafa Kemal devleti millet egemenliği, laik yurttaşlık ve ekonomik bağımsızlık üzerine yeniden kurdu. 1945 sonrası dönem devleti çok partili hayat ve Batı ittifakı içinde yeniden yönetti. Erdoğan I devleti çevreden merkeze gelen yeni çoğunluğun talepleriyle dönüştürdü. Erdoğan II devleti lider merkezli yürütme ve güvenlik eksenli siyaset etrafında yeniden örgütledi.

Üçüncüsü, bütün dönemlerde dünya konjonktürü iç tercihleri belirledi. Abdülhamid’in panislamizm ve denge siyaseti, Avrupa emperyalizmi ve Rus baskısı olmadan anlaşılamaz. Vahdettin’in İngiliz desteği arayışı, işgal ve savaş sonrası güç dengeleri olmadan açıklanamaz. Mustafa Kemal’in devletçiliği, 1929 Buhranı ve zayıf ulusal sermaye koşulları olmadan doğru okunamaz. 1945 sonrası NATO yönelimi, Sovyet tehdidi ve Soğuk Savaş olmadan anlaşılamaz. Erdoğan I’in reformcu ve büyümeci çizgisi, AB çıpası ve küresel likidite bolluğu olmadan eksik kalır. Erdoğan II’nin güvenlikçi ve çok yönlü jeopolitiği ise ABD-Çin rekabeti, Rusya-Ukrayna savaşı, enerji krizi, göç baskısı ve tedarik zinciri kırılmaları olmadan açıklanamaz.

Dördüncüsü, her dönemde meşruiyet sorusu merkezîdir. Abdülhamid meşruiyeti hilafet, padişahlık, güvenlik ve modernleşme üzerinden kurmaya çalıştı. Vahdettin hanedan ve dış güç dengeleriyle meşruiyet korumaya çalıştı. Mustafa Kemal meşruiyeti millet egemenliğine taşıdı. 1945 sonrası dönem meşruiyeti seçimlerle genişletti ama darbelerle yaraladı. Erdoğan I sandık, büyüme, reform ve temsil siyasetiyle güçlü bir meşruiyet üretti. Erdoğan II ise sandık meşruiyetini güvenlik dili, liderlik ve devlet sadakatiyle birleştirdi.

Ayrışan unsurlar: Kurum mu, lider mi; denge mi sadakat mi?

Benzerlikler kadar ayrımlar da önemlidir. Abdülhamid, Vahdettin, Mustafa Kemal ve Erdoğan aynı tarihsel kategoriye konamaz. Abdülhamid bir imparatorluk padişahıdır. Vahdettin yenilmiş ve işgal altındaki bir imparatorluğun son hükümdarıdır. Mustafa Kemal yeni bir devletin kurucu lideridir. 1945–2002 Atatürk devlet yönetim anlayışı, kurucu ilkelerin çok partili hayat, Soğuk Savaş, NATO düzeni, kalkınmacı devlet, darbeler, piyasa dönüşümü ve 2001 krizi içinde sürdürülme biçimidir. Erdoğan ise çok partili Cumhuriyet içinde seçimle iktidara gelmiş, geniş toplumsal destek üretmiş, fakat zamanla yürütme gücünü kendi şahsında yoğunlaştırmış bir sivil siyasal liderdir.

En temel ayrım, krizin kuruma mı yoksa lidere mi dönüştürüldüğüdür. Abdülhamid krizi saray merkezli güvenlik düzenine dönüştürdü. Vahdettin krizi hanedanı koruma ve dış destek arayışına bağladı. Mustafa Kemal krizi kurumsal Cumhuriyet tasarımına dönüştürdü. 1945 sonrası dönem bu kurumsal tasarımı demokratik çoğulculukla bağdaştırmakta zorlandı. Erdoğan I krizi seçimli meşruiyet, büyüme ve reformla yönetti. Erdoğan II ise krizi lider merkezli yürütme, güvenlik dili ve sadakat mimarisi içinde yönetti.

İkinci ayrım, ekonomi politikte görülür. Abdülhamid modernleşmeyi çoğu zaman dış borç, imtiyazlar ve emperyal dengeler içinde yürüttü. Vahdettin döneminde ekonomik kapasite zaten savaş ve işgal koşullarında çökmüştü. Mustafa Kemal ekonomik bağımsızlığı siyasal bağımsızlığın şartı saydı. 1945 sonrası Atatürk devlet anlayışı önce kalkınmacı-planlamacı, sonra dışa açılan karma bir modele evrildi. Erdoğan I küresel likidite, AB çıpası, bankacılık reformları ve iç talep büyümesiyle ekonomik başarı üretti. Erdoğan II ise dış finansmana bağımlı, enflasyonist, kur kırılganlığı yüksek ve güven sorunu yaşayan bir ekonomiyle karşı karşıya kaldı.

Üçüncü ayrım, dış politika anlayışındadır. Abdülhamid büyük güçler arasında zaman kazanmaya çalıştı. Vahdettin dış destekle hayatta kalma alanı aradı. Mustafa Kemal bağımsızlık temelinde denge kurdu. 1945 sonrası Türkiye Batı ittifakı içinde güvenlik aradı. Erdoğan I AB çıpası ve Batı ile uyum üzerinden dış meşruiyet kazandı. Erdoğan II ise Batı ile gerilimli, Rusya ve Çin’le ilişkileri artıran, bölgesel askerî kapasiteye dayanan, çok yönlü ama kırılgan bir stratejik özerklik arayışına yöneldi.

Dördüncü ayrım, toplumla ilişki biçimidir. Abdülhamid toplumu denetlenmesi gereken bir alan olarak gördü. Vahdettin toplumdan çok hanedan ve dış güç dengelerine yaslandı. Mustafa Kemal toplumu yurttaşlık temelinde yeniden kurmaya çalıştı, fakat bunu merkezî ve yukarıdan bir modernleşme diliyle yaptı. 1945 sonrası dönem toplumun siyasal katılımını seçimlerle genişletti, ama güvenlikçi devlet refleksleriyle sınırladı. Erdoğan I çevre toplum kesimlerini merkeze taşıdı. Erdoğan II ise toplumun muhalif enerjisini giderek daha fazla güvenlik ve sadakat diliyle okumaya başladı.

Türkiye’nin 2026 sonrası yönü

2026’dan sonra Türkiye’nin önündeki soru, bu uzun tarihsel çizgiden ne öğrenileceğidir. Türkiye artık ne Abdülhamid’in imparatorluk dünyasında ne Vahdettin’in işgal koşullarında, ne Mustafa Kemal’in yıkılmış tarım ülkesinde, ne Soğuk Savaş’ın iki kutuplu güvenlik mimarisinde, ne de Erdoğan I döneminin küreselleşme iyimserliği içinde yaşıyor. Yeni dünya daha sert, daha teknolojik, daha parçalı ve daha jeopolitik. ABD-Çin rekabeti, yapay zekâ, yarı iletkenler, enerji dönüşümü, savunma sanayi, gıda güvenliği, göç, iklim krizi ve finansal kırılganlıklar devletlerin yönetim kapasitesini yeniden belirliyor.

Bu dünyada Türkiye’nin yalnız güçlü lidere değil, güçlü kurumlara ihtiyacı var. Çünkü yeni dönemin krizleri tek merkezden sezgiyle yönetilemeyecek kadar karmaşık. Para politikası teknik güven ister. Sanayi politikası uzun vadeli planlama ister. Eğitim reformu toplumsal mutabakat ister. Dış politika kurumsal hafıza ister. Hukuk devleti öngörülebilirlik ister. Savunma sanayi yalnız teknoloji değil, stratejik akıl ister. Avrupa Birliği ile ilişki yalnız diplomasi değil, demokratik standart ister. Çin, Rusya ve Körfez ile ilişkiler yalnız taktik denge değil, bağımlılık risklerini yönetecek ekonomik akıl ister.

Türkiye’nin önünde iki yol var. Birinci yol, krizleri yine lider, sadakat, güvenlik ve dış tehdit diliyle yönetmeye devam etmektir. Bu yol kısa vadede mobilizasyon sağlayabilir; fakat orta vadede kurumları zayıflatır, ekonomide güven sorununu büyütür, toplumun enerjisini siyasetin dışına iter ve dış politikada manevra alanını daraltır. İkinci yol ise Cumhuriyet’in kurucu ilkeleriyle demokratik çoğulculuğu yeniden birleştirmektir. Laiklik, eşit yurttaşlık ve kamu yararı Cumhuriyet’in omurgasını oluşturur. Hukuk devleti, kuvvetler ayrılığı, çoğulculuk ve özgür seçimler demokrasinin omurgasını oluşturur. Türkiye’nin ihtiyacı bu iki omurgayı birbirine rakip değil, birbirini tamamlayan unsurlar olarak yeniden kurmaktır.

Bu nedenle 2026 sonrası Türkiye için en doğru yön, ne geçmişe nostaljik dönüş ne de bugünkü merkezileşmenin sürdürülmesidir. Gereken şey, Cumhuriyet’in ikinci yüzyılında yeni bir kurumsal olgunluk üretmektir. Atatürk’ün mirası, yalnız heykellerde veya törenlerde değil, devlet aklını kurumsallaştırma kapasitesinde yaşar. Erdoğan döneminin tarihsel dersi ise seçimli meşruiyetin tek başına kurumsal demokrasi anlamına gelmediğini göstermesidir. Türkiye bu iki dersi birlikte okuyabilirse, Cumhuriyet ile demokrasiyi nihayet aynı cümlenin içine yerleştirebilir.

Sonuç: Altı dönemin büyük dersi

Abdülhamid’den Vahdettin’e, Mustafa Kemal’den Atatürk devlet yönetim anlayışına, Erdoğan I’den Erdoğan II’ye uzanan çizgi, Türkiye’nin yalnız liderler tarihi değildir. Bu çizgi, kriz karşısında devletin nasıl düşündüğünün tarihidir. Abdülhamid bize güvenlikçi modernleşmenin sınırlarını gösterdi. Vahdettin içeride meşruiyet zayıfladığında dış desteğin kalıcı çözüm üretemeyeceğini gösterdi. Mustafa Kemal, çöküşten kurumsal Cumhuriyet çıkarılabileceğini gösterdi. 1945–2002 dönemi, kurucu ilkelerin demokratik meşruiyetle, ekonomik verimlilikle ve kurumsal yenilenmeyle sürekli beslenmediğinde vesayet, siyasal parçalanma ve ekonomik kriz üretebileceğini gösterdi. Erdoğan I, temsil, büyüme ve reform dilinin ne kadar güçlü bir toplumsal enerji yaratabileceğini gösterdi. Erdoğan II ise gerçek güvenlik tehditlerinin, kurumsal hukukla sınırlanmadığında kalıcı merkezileşmeye dönüşebileceğini gösterdi.

Bu yüzden mesele Atatürk’ü olumlamak, Erdoğan’ı olumsuzlamak ya da tersini yapmak değildir. Daha doğru soru şudur: Hangi dünya konjonktüründe, hangi devlet kapasitesiyle, hangi toplumsal meşruiyet zemini üzerinde, hangi kurumsal tercihler yapılmıştır? Atatürk’ün tercihlerinin arkasında imparatorluk çöküşü, Büyük Buhran, otoriter Avrupa ve yaklaşan dünya savaşı vardı. Erdoğan’ın tercihlerinin arkasında 2001 krizi, küresel likidite, 2008 mali krizi, Gezi, 15 Temmuz, ABD-Çin rekabeti, Rusya-Ukrayna savaşı ve yeni jeopolitik parçalanma vardı. Liderleri anlamak için bu bağlamı görmek gerekir.

Ama bağlam, her şeyi mazur göstermez. Tarihsel koşullar tercihleri açıklar; fakat tercihlerin sonuçlarını ortadan kaldırmaz. Devlet kriz karşısında merkezîleşebilir; fakat kalıcı başarı, merkezîleşmeyi kurumlara dönüştürebildiği ölçüde gelir. Ekonomi dış şoklarla sarsılabilir; fakat güven, liyakat ve öngörülebilirlik olmadan sürdürülebilir büyüme kurulamaz. Dış politika çok yönlü olabilir; fakat kurumsal denge ve iç meşruiyet olmadan stratejik özerklik kırılgan kalır. Demokrasi seçimle başlar; fakat hukuk devleti ve kuvvetler ayrılığı olmadan tamamlanmaz.

Türkiye’nin uzun tarihsel tecrübesi bize aynı dersi tekrar tekrar söylüyor: Devletler yalnız güçlü liderlerle değil, güçlü kurumlarla ayakta kalır. Krizler yalnız güvenlik diliyle değil, meşruiyet, hukuk, ekonomi ve toplumsal güvenle yönetilir. Cumhuriyet’in ikinci yüzyılında Türkiye’nin ihtiyacı yeni bir kurtarıcı değil; Abdülhamid’in güvenlikçi modernleşmesinden, Vahdettin’in meşruiyet krizinden, Mustafa Kemal’in kurucu ufkundan, 1945–2002 Cumhuriyet yönetim anlayışının demokratikleşme sancılarından, Erdoğan I döneminin reform, temsil ve büyüme enerjisinden, Erdoğan II döneminin güvenlikçi merkezileşme ve jeopolitik aktivizm tecrübesinden ders çıkarabilen yeni bir kurumsal yenilenme kapasitesidir.


Kaynakça ve okuma notları:

Bu makale için kaynakça, önceki 3 makale ile birlikte ortak bir omurga üzerine kurulabilir. Geç Osmanlı hattında Turan Akıncı’nın II. Abdülhamid ve Vahdettin kitapları; Şerif Mardin, Erik Jan Zürcher, Bernard Lewis, Stanford Shaw, Donald Quataert ve Roderic Davison gibi modernleşme ve geç Osmanlı literatürü; Mustafa Kemal ve Cumhuriyet için Andrew Mango, Lord Kinross, Sina Akşin, Feroz Ahmad, Zafer Toprak, Erik Jan Zürcher ve Nutuk; 1945 sonrası Türkiye için Mete Tunçay, Feroz Ahmad, Erik Jan Zürcher, Kemal Karpat, Çağlar Keyder, Korkut Boratav ve İlhan Tekeli; Erdoğan dönemi için M. Hakan Yavuz, Jenny White, Soner Çağatay, Ziya Öniş, Ersin Kalaycıoğlu, Berk Esen, Şebnem Gümüşçü, E. Fuat Keyman ve güncel Türkiye siyaseti literatürü birlikte kullanılabilir.

Makalenin ekonomi ve dünya konjonktürü ayağı için 1929 Büyük Buhranı, devletçilik, İkinci Dünya Savaşı ekonomisi, 2001 Türkiye krizi, 2008–2009 küresel mali krizi, küresel likidite döngüsü, enerji bağımlılığı, tedarik zinciri kırılmaları ve ABD-Çin rekabeti üzerine IMF, World Bank, OECD, BIS, WTO, IEA ve güvenilir uluslararası ekonomi-politik kaynaklara başvurulabilir.

İlgili İçerikler