Bu sabah kahvaltınızı yaparken sofranıza bir de şu gözle bakın; Peynir, topraktan beslenen inekler sayesinde var. Zeytin, toprağın uzun süreli koynunda büyüttüğü zeytin ağaçlarının bereketi. Bal, toprağın doğayı boyadığı çiçeklerden hediye. Ekmek, toprağın bağrından çıkan buğday başağının bir lütfu... Evet, bugün ne yiyor ne içiyorsak hemen hepsini toprağa borçluyuz.
Sadece gıda da değil. Giydiklerimiz de topraktan, barındığımız evler de, hasta olunca çare aradığımız ilaçlarımız da. Toprak, hayatımızın neredeyse her alanının görünmez omurgası.
Bir ağacın büyüyebilmesi için önce toprağın sağlıklı olması gerekir. Bir buğday başağının sarıya kesmesi, bir domatesin kızarması, bir narın çatlaması için önce toprak yaşamalı. Ama maalesef Türkiye’de toprak, canlılığını hızla yitiriyor. Bugün, Türkiye’deki tarım topraklarının yüzde 90’ı, organik madde miktarı bakımından yüzde 2’nin altında. Bu toprağın ölümünün net bir işareti. Toprağımızın neredeyse tamamı, canlılığını sürdüremeyecek kadar yorgun ve bitkin.
Kuraklık ve erozyon
Üstelik ülkemizde erozyon, dünya ortalamasına göre 2 kat daha fazla. Her yıl Kıbrıs Adası kadar bir toprağı erozyon nedeniyle kaybediyoruz. Türkiye Çölleşme Hassasiyet Haritası’na göre; topraklarımızın yüzde 74’ü, çölleşme bakımından orta ve yüksek risk derecesinde. Bir de bu tabloya iklim krizinin yol açtığı kuraklık ile yıllardır ısrarla sürdürdüğümüz yanlış tarım uygulamalarının etkisi eklendiğinde, toprağın kırılganlığı her geçen gün daha da artıyor.
Yanlış tarım uygulamaları, ‘yeşil devrim’in bir mirası. 1930’lu yıllarda daha yüksek verim elde etme adına, aşırı toprak işleme, yoğun kimyasal gübre ve tarım ilacı kullanımıyla başlayan bu süreç, zaman içinde ülkemizdeki milyonlarca dekar arazinin canlılığını yitirmesine yol açtı. Toprağı derin sürerek, üst tabakadaki canlı yaşamı tamamen yok ettik. Tarlayı sadece bir kez sürdüğümüzde, toprağın organik maddesinde yüzde 11’e kadar kayıp yaşanabildiği gerçeğine kulak tıkadık. Ve o topraktan ürün alabilme adına her seferinde daha çok kimyasal kullandık. Sonuçta da bu kısır döngünün yarattığı; tahribat, erozyon ve tuzlanma ile karşı karşıyayız.
Onarıcı tarıma geçiş zorunluluğu
Artık karşı karşıya kaldığımız tablo, tarım pratiğinde ciddi bir değişime ihtiyaç olduğunu net bir şekilde ortaya koyuyor. Neyi yanlış yapıyorsak vazgeçip, verim kadar toprağın sağlığına da odaklanan yöntemlerle tarımsal üretimi yeniden kurgulamamız gerekiyor. Bu noktada, bilimsel çalışmaların önümüze koyduğu en akılcı seçenek; onarıcı tarım.
Onarıcı tarım, zamanla tahribata uğramış tarım arazilerini iyileştirebilen bir çiftçilik sistemi. Bu sistem, toprak işlenmesinin en aza indirilmesiyle toprakta canlılığın artırılması ilkesine dayanıyor. Toprağa yapılacak mekanik müdahaleler azaltılıyor ve toprak işlemesiz, doğrudan anıza ekim yapılıyor. Böylelikle tarım yapılan arazinin yüzeyinde daimi organik örtü oluşturuluyor ve toprağın biyolojk olarak beslenmesine katkı veriliyor. Bir diğer ilke de ürün çeşitliliğinin sağlanması. Hep aynı bitkinin yetiştirilmesinin araziye verdiği tahribatı önlemek için, toprağı besleyebilecek farklı bitkilerle ekim nöbeti oluşturuluyor.
Doğrudan anıza ekim yapılan bir arazi
Canlı toprak verim artışı demek
Özellikle kuru tarımın yapıldığı arazilerde bu yönteme daha çok ihtiyaç duyuluyor çünkü, onarıcı tarım, toprağın su tutma kapasitesini ciddi oranda arttırıyor. Toprağa sızan su miktarının arttığında da, besin döngüsü güçleniyor ve topraktaki organik madde miktarında önemli derecede artış sağlanabiliyor. Bu da doğrudan verime etki ediyor. Yapılan çalışmalar, toprakta her 1 mm su birikiminin, dekar alanda 1,69 kilogram verim artışıyla sonuçlandığını gösteriyor. Tarla Bitkileri Merkez Araştırma Enstitüsü’nün bir araştırması bu açıdan oldukça yol gösterici. Deneme yapılan iki tarlada, 120 cm derinlikte toplam 81 mm birikmiş suyun, dekar alanda 137 kilogram verim artışı sağladığı tespit edilmiş. Yani bizim ne yapıp edip, özellikle kuru tarım yapılan sahalarda, toprağın su tutma kapasitesini artırmamız gerekiyor.
Çiftçi ne yapmalı?
Peki çiftçi bunu nasıl yapabilir? Toprağı mümkün olduğunca az işleyerek. Bir önceki hasattan kalan bitki kalıntılarını, fiziksel ya da kimyasal olarak bertaraf etmeyip, doğrudan anıza ekim yaparak. Ve topraktaki besin elementlerini artıracak ekim nöbeti uygulayarak. Bu üç yöntem, toprağı koruma adına ortaya konulan en etkin çözümler. Bu çözümlerin sahaya nasıl yansıdığını ise Selçuk Üniversitesi (SÜ) Ziraat Fakültesi Tarla Bitkileri Bölümü öğretim üyesi Prof. Dr. Süleyman Soylu’ya sordum. Süleyman hoca, çiftçilere bilimsel destek veren ve sürekli sahadan bilgiler paylaşan bir akademisyen.
Çiftçi örnek uygulamalara ihtiyaç duyuyor
İç Anadolu bölgesinde çiftçilerin onarıcı tarıma olumlu yaklaştığını ve bazı önder çiftçilerin onarıcı tarım ilkelerini uygulamaya başladığını aktaran Prof. Dr. Soylu, “Çiftçiler esas olarak alacağı sonuca odaklanıyor. Bu açıdan olumlu uygulamaların çiftçiye gösterilmesi gerekiyor. Onarıcı tarım sistemi tüm dünyada trend olmuş durumda. Çiftçiler toprak işlemeyi azalttığında yakıttan da önemli miktarda tasarruf sağlamış oluyor. Türkiye’de yakıt masrafı çiftçiler için ciddi bir yük. Belki başlangıçta sıfır sürüm değil de, arazinin yapısına uygun çözümlere odaklanılmalı. İhtiyaç olduğu kadar, sınırlı toprak işleme yapılmalı. Çünkü büyük makinelerin toprağa 3-5 kere girmesi, toprağın sıkışıklığına yol açıyor. Toprağı alt üst eden pulluklar, toprağı un ufak hale getiriyor ve erozyon kaçınılmaz olarak artıyor. Tarım ve Orman Bakanlığı daha az toprak işlemeyi özendirmek amacıyla geçmişte, Çevre Amaçlı Tarım Arazilerini Koruma (ÇATAK) Programı Desteği açıklamıştı. Bu program zamanla kaldırıldı. Çiftçiyi cesaretlendirmek için bu tip destekler yeniden devreye alınmalı” diyor.
Çiftçiler de farkında
Geçtiğimiz hafta Anadolu Grubu’nun arpa tedarikçisi çiftçiler için düzenlediği bir toplantıda da gündem; onarıcı tarımdı. Toplantıya katılan çiftçilere, ‘Toprak dile gelse, size ne söylemek ister’ diye bir soru yöneltildi. Verilen yanıtların neredeyse tamamı, ‘Beni derin sürme’, ‘Beni öldürme’, ‘Beni koru’, ‘Beni besle’ şeklindeydi. Çiftçiler, yıllardır süregelen tarımsal uygulamaların toprağı bitkin kıldığının farkında. Katılımcıların bulundukları bölgede ağırlıklı olarak kuru tarım yapılıyor ve yağışlar her geçen yıl azalıyor. Topraktaki verim kaybı, hepsi için gelecek adına en büyük endişe. Arpa üretilen bazı deneme parsellerinde Anadolu Meraları’nın gerçekleştirdiği ‘onarıcı tarım’ uygulamasından elde edilen ilk sonuçlar ise umut verici nitelikte. Azaltılmış toprak işleme ve buna entegre edilen mikrobiyal gübrelemeyle, ilk yılda deneme parsellerindeki organik madde miktarında, yüzde 11 ile 26 arasında değişen oranlarda artış ölçülmüş. Aynı parsellerin su tutma kapasitesi de yüzde 7-13 arasında artmış.
Özetle, Türkiye’de kuraklık artıyor ve verim düşüyor. Ama hâlâ umut var. Toprağa bir örtü bitkisi serdiğimizde, onun üstünü çıplak bırakmadığımızda, az gübreyle yetindiğimizde, toprağı devirmeden ektiğimizde, aslında geleceğe yatırım yapıyoruz.


