Tiyatroyu kolektif bir yaratım laboratuvarı olarak kurgulayan CoLab (Collaboration Laboratory) topluluğu, Argonautika mitinden yola çıkarak hayata geçirdikleri Hybris oyunuyla Medea ve Iason'un hikâyesini; kibir, ihanet ve kader temaları etrafında şekillenen yenilikçi bir yorumla sahneye taşıyor.
18 Mayıs'ta Kadıköy Boa Sahne'de seyirciyle buluşacak olan oyunun yaratıcı ekibinden yazar ve yönetmen İpek Sarı, yardımcı yönetmen Aykut Sezgi Mengi, dramaturg Burcu Şişli ve hareket ve ses tasarımcısı Mehmet Seven; Antik Yunan'dan bugüne değişmeyen insan doğasını, iktidarın kırılganlığını ve Türkiye'de kalabalık bir ekiple bağımsız tiyatro yapma inadını T24'e anlattı.
Söyleşinin tamamını dinlemek için tıklayın
- Hybris sahnede bize kimin ve neyin hikâyesini anlatıyor?
İpek: Argonautika, milattan önce üçüncü yüzyıllarda Rodoslu Apollonios tarafından yazılmış bir mit. Teselya Krallığı'ndan yola çıkarak Kolhis Adası'na gelen Iason'un hikâyesini anlatıyor. Oradan Iason'la Medea'nın tanışması, karşılaşması üzerine ve başlarına gelen olaylar, adada yaşananlar, Medea'nın ailesine ihanet etmesi; bunun üzerine kurulu aslında hem aşkı, hem ihaneti, aynı zamanda Medea'nın kendini bulduğu, Iason'un da onunla beraber kendi hikâyesini yazdığı bir mit. Medea denilince hep Euripides'in Medea'sı akla gelir. Onların evlendikten ve Korinthos'a taşındıktan sonraki ve Medea'nın çocuklarını öldürdüğü mit akla gelir. Bu ondan da öncesini anlatıyor aslında.
Biz Hybris'te, yani "kibir"de bu hikâye üzerinden karşıtlıkları vermek istedik. İhanet, sadakat, aşk, nefret, iktidar gibi kavramları karakterler üzerinden verdik. Örnek veriyorum Kral Aietes üzerinden; yıkılmayacağı bir iktidarı olduğunu düşünüyor. Ancak Medea ve Iason gayet bir çırpıda devlet hazinesini çalarak bunu elde ediyor. Ve iktidarını yıkıyor.
Keza Medea'nın annesi Idyia, soyunu ve ailesini koruyarak ulu bir soy devam ettirmenin peşinde. Ancak bir çocuğu katil oluyor, bir çocuğu ölüyor. Yani hiç planladığı gibi gitmiyor işler.
Adada yaşayan bir de iki tane büyücümüz var. Kirke ve Leukothea. Kirke toprak, Leukothea da su tanrıçaları. Kirke toprağa hükmederken daha böyle vicdanı, sağduyuyu, aklı temsil eden... Leukothea ise daha su tanrıçasıyken böyle nefsi, tutkuyu temsil eden bir karakter ve Medea üzerinde de işte böyle etkileri var. Biri "yapma, vicdanlı ol" gibi bir noktadan ilerlerken, diğer taraf "olsun, başına ne gelecekse peşinden gidebilirsin" gibi bir çıkarımda bulunuyor. Hybris aslında 50 dakikada bize bu ikilikler üzerinden bir kurguyla, kişinin kendi hikâyesini yazdığı ve sonunu bilmeden hareket ettiği, bunu göze aldığı bir hikâye.
İpek Sarı (ortada)
- Nasıl oldu da bir tragedya uyarlayalım fikri çıktı?
İpek: Ben hep çok sevmişimdir Antik Yunan tragedyalarını. Onun da ötesinde böyle onun büyüklüğü, trajikliği ve büyülü atmosferi beni etkiledi açıkçası. Ve sıradan konular yani günlük konular yerine, işte hepimizin hayatında yaşadığı konular yerine, onun böyle büyük ve heybetli oluşu, bunu daha çok işlemek beni çekti açıkçası. Hani buradan yola çıkmak ve büyük büyük karakterleri oynatmak; Aietes'i, Kirke'yi keza beni çok etkiledi. Buradan ilerlemek istedim.
- Geçtiğimiz haftalarda Londra'da Iphigenia tragedyasını izledim. Serdar Biliş yönetmiş orada Mehmet Ergen'in tiyatrosundaydı. Onlar tamamıyla günümüze uyarlamış bu arada. Bir de İBB Şehir Tiyatroları İfigenia yapmış. Sanatta bir moda var diye düşünmeye başladım yakın zamanda. Aynı anda üç tane tragedyanın çağdaş, modern ya da günümüze uyarlanmış yorumlarını gördüm. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?
Burcu: Belki de evrensel bir dili olduğu içindir diye düşündürdü bana bu. Yani uzunca bir süre çok fazla tek kişilik ve kendine ait dünyaları anlatan, kendi dertlerini anlatan, daha gündelik, daha küçük dertler dinledik sanki uzun süre sahnelerde. Ama şimdi daha büyük dertler etrafında toplanma ihtiyacı hissetmiş olabiliriz. Dünyanın da bugünkü durumuna bakacak olursak çok bağımsız değil diye düşünüyorum. Yani ortalık yanıyor gerçekten ve kendi kabuğumuza, kendi evlerimize, kendi dünyalarımıza çekilip orada ağlamanın da kimseye bir faydası yok. Aslında bütün bu dertler hepimize ait diye düşündürdü bana.
Burcu Şişli (ortada)
Aykut Sezgi: Antik Yunan deyince, bir taraftan birçok hikâyenin kaynağı aslında Antik Yunan mitolojisi. Günümüzde belki daha görünür oldu ama Hollywood sinemasına baktığımızda da geçmişteki yapımlara misal veriyorum... Hatta buradan selam da olsun, Beliz Güçbilmez'in atölyesine katılmıştım. Orada da tersten okuma, tersine mühendislik üzerine bir atölyeydi ve orada bu tarz okumalarda Minority Report (Azınlık Raporu) filmini konuşmuştuk. O da aslında bir Oidipus uyarlamasıdır. Mesela o gözle bakınca da birçok hikâyenin temelinde böyle bir şey var. Hatta ben bir kere Beliz Hoca'ya söylemiştim. Geleceğe Dönüş'ün (Back to the Future) ilki de bir Oidipus hikâyesidir aslında. Tamamen, hatta kazasından itibaren bütün paterni uyuyor. Aslında hikâye şeması olarak Antik Yunan bu anlamda derya deniz.
Keza Burcu'nun dediği gibi son dönemdeki hani birazcık da politik sebeplerle, çok yönlendirilen o bireysel dünyaların, o küçük şeylerin fazla önemsendiği ve küçük hikâyelerin, küçük dertlerin anlatılıp sanki çok büyük bir şeymiş gibi yapıldığı işler izledik ve bir yere varmadı. Bir yerden sonra da artık daha nesnel şeylere ihtiyaç duyuyoruz. Yani bunu hem tiyatroda da görüyoruz, sinemada da, müzikte de daha nesnel anlatımlara ihtiyaç duyuyoruz. O yüzden de bu büyük kavramlara, o nesnel kavramlara en çok dokunan şey de Antik Yunan mitolojisi, yine aynı yere dönüyoruz. O yüzden birazcık da insan olarak belki de o en başa dönüp oradan başlamak. Yani "nerede hata yaptık biz" diyerekten belki de. Evet, bir şeyler yanlış gidiyor hayatta ve nerede biz insanlık olarak hata yaptık diye sormaya başladık.
Burcu: Daha ortak, daha büyük dertlerimiz var.
Aykut Sezgi: Aslında hikâyenin en başına gidiyoruz yani burada da. Bence bu dönemin getirisi olarak da hakikaten Antik Yunan tanrıları gibi küllerin altında yaşıyoruz.
Aykut Sezgi Mengi, Mehmet Seven ve Elif Gezgin (soldan sağa)
- Bugünün modern dünyasındaki güç zehirlenmesi arasında nasıl bir köprü kurdunuz?
Aykut Sezgi: Bir kere insanın en temeli, en temel hareketleri, pratikleri oradan geliyor. Bir kere oyun aslında Medea'nın yaptığı bir seçim üzerine kurulu ve hepimiz de bir şekilde seçimlerimiz üzerinden ilerliyoruz. Bu anlamda oyundaki her karakter aslında bir seçim yapıyor. Kimi kendi iktidarını seçiyor, kimi kendi geleceğini seçiyor ama o seçimlerin sonucunda istediği gibi oluyor mu? Bu birazcık da insan olarak o sorumluluk alma ihtiyacımızdan kaynaklanıyor. Bence bugünle bağlantısı insan olmanın sorumluluğunu araştırmak adına böyle bir köprü kurduğunu düşünüyorum Hybris oyununun.
Mehmet: Ben de şuradan ele alabilirim. Antik Yunan'da da, oyunlarda da hep kişilere, karakterlere bir kavram atanır. Yani o güç olabilir, iktidar olabilir, farklı temsil ettiği bir şey olabilir. Ve günümüzde de bence politik koşullarda baskıcı rejim gitgide artmakta ve aslında insanlar özelinde o güç yükleniyor. İktidar tek bir kişide ve onun etkilerini altındakilerde görmeye başlıyoruz. Antik Yunan oyunlarında da bence tam olarak böyle işliyor. Yani tek bir kişiye çok fazla bir güç ya da bir karakteristik atfediliyor ve onun etkileri onun altındakilerde nasıl görülüyor. Günümüzde de politik konjonktürde bence böyle işleyen bir paralellik söz konusu. Yani o tek kişiye verilen güçler ve onun nelere yol açtığı. Öyle bir yerden bağlantı kurabilirim.
Burcu: Ve gücü ele geçirince davranışların nasıl değişiyor? Bu da önemli bir veri.
Aykut Sezgi: Bir taraftan da aslında o güç dediğimiz şeyin de ne kadar kırılgan olduğu, aslında çok kolay altından o sandalyenin çekilebileceği. Onu görebiliyoruz Aietes’te mesela.
Mehmet: Yani Antik Yunan'da zaten gücün atfedildiği kişiler de belirli başlı kişiler yani yüksek tabakadan kişiler. Günümüzde de bundan aslında çok farklı değil.
İpek: Bir de şunu eklemek istiyorum. Bence insan hiç komplike bir varlık değil. Çok basit ve milyonlarca yıldır yani varlığından beri hep aynı problemler. Sadece zaman geçtikçe, yüzyılların başındaki birler, ikiler değiştikçe onların, üstündeki süsü, işte aşk hikâyelerinin "situationship" problemleri falan gibi şeyler oluyor maksimum. Medea, Iason da "ben ona baktım, o bana bakmadı." Günümüzde de bu var. Komplike olan bir durum yok. Yani insan hep aynı olduğu için en başından en sonuna kadar. Günümüzdeki reality şovlarda da öyle.
Aykut Sezgi: Palu Ailesi dedik. (Gülüşmeler)
İpek: Müge Anlı'dan bir sahne adeta yani. "Soyuna değil, düzene ihanet ettin!" Iason da çıkıp diyor ki "biz artık evlendik babacım." (Gülüşmeler)
Aykut Sezgi: Palu Ailesi'ne dair hiç bilgim yoktu. Son haftalarda Oturdum Müge Anlı'ları izledim. Palu Ailesi bölümlerini falan. Son oyunu oynarken de o sahnede oyun sırasında kafamda "Aa şu anda Müge Anlı stüdyosunda gibiyim" dedim. (Gülüşmeler)
Uğur Sönmez (ortada)
- Bir yapay zeka kampına katıldım. Oradaki yapay zeka eğitimi veren ya da sunumu yapan kişi şöyle bir şey söyledi. "Biz insanlar yaptığımız hiçbir şeyden ders çıkartmıyoruz", "Yapay zeka her şeyden ders çıkartıp kendini yeniliyor" dedi. "Belki yapay zeka eğer bir gün insanlığın önüne geçerse bu özelliği sayesinde geçecek" demişti.
İpek: Kesinlikle katılıyorum. Ya hep aynı terane, hep aynı muhabbetler, siyasi olarak da. Problem dediğimiz şey de aynı hiç değişen bir şey yok. O yüzden de "neden Antik Yunan'dan bugüne bir şeyler düzelmedi." Hep oradaydık bence zaten.
- Peki hemen buradan Burcu sana döneyim. İlk önce şöyle bir soru soracağım. Hiç bilmeyen dinleyiciler ve okurlarımız için. Bir, dramaturg ve yönetmen arasındaki fark nedir? Bunu bu arada dışarıdan biri olarak ayrıca ben de merak ediyorum. İkincisi, o dünyayı kurarken nelere dikkat ettin, neleri önceledin, seyirciyi yormadan o sahne matematiğini nasıl aktardın?
Burcu: Aslında ben de merak ediyorum. (Gülüşmeler)
Şöyle, çünkü çok ayrışan noktaları varmış gibi gelmiyor baktığımda tanıma. Ayrışan noktalar şöyle bir şey olabilir belki: Şimdi hem yazar hem yönetmen hem oyuncu İpek bu oyunda. Gerçekleşmekte olan bir olayın öncesi ve sonrasının aslında belli bir matematiğinin olması gerekiyor şeklinde. Ya ben kafamda böyle kuruyorum açıkçası. Ona sebep olacak olan şey ve onun doğuracağı sonuç şeklinde bir örgü içinde ilerlemesi lazım. Bundan kopmamaya çalışarak ilerlemeye çalıştık.
Dramaturg aslında benim uzman olduğum bir alan da değil. Ama ucundan tutabileceğimi düşündüğüm bir alan oldu bu anlamda. Çünkü genel hikâyeye baktığımda, uygulamak istediğimiz biçimin, kullanmak istediğimiz biçimin ne kadar hizmet ettiği önemli. Bir dil oluşturmak zorundayız orada ve tercih ettiğimiz bir dil var. Sahnemiz gerçekçi bir dil değil ve tercih ettiğimiz bu dilin hikâyeye olan katkısı da önemli. Bütün bunları gözeterek başından sonuna kadar tutarlılığı sağlamaya çalışarak hikâyeyi oluşturduk aslında. Süreç de böyle ilerledi. Ve bu tek başıma benim omuzlarımda değildi, neyse ki kolektifti.
Zaten söyleşiye dört kişi gelmemiz de "biz kolektifiz vallahi" demek için. (Gülüşmeler)

Aykut Sezgi: Ama genel geçer bakıldığında dramaturgun görevi bir taraftan da şey oluyor: Yönetmenin metinle ilişkisini kurarken sahne koşulları ile arasındaki köprüyü oluşturma görevi var aslında. Ki Burcu da bu arada tevazu gösteriyor. Muhteşem bir yerden halletti bunu.
Burcu: Ben tanımımı bilmeden yaptım bunu ama yani, yapılması gereken bazı şeyler vardı ve yardımcı olmaya çalıştım. (Gülüşmeler)
En başta mesela bir yer değişikliği yaptığımız bir bölüm vardı oturup masa başında. Olay örgüsü içinde yer değiştirmesi gereken iki kısım vardı. Çünkü onların o şekilde yer değiştirilmesi bize daha iyi hizmet edecekti gibi. Bunun kararını oturup konuşup kafa patlatıp aldık. Sonra başka ihtiyaçlar peyda oldu. Şimdi bu dil sadece yazılı, bir şeyi iki boyutlu dünyadan aslında üç boyutlu dünyaya geçirmeye çalışıyoruz. Ve kullandığımız dil de büyük bir dil. Jestler, ifadeler, projeksiyon güçlü. Bunu bütün oyuncular arasında tutarlı bir şekilde sağlamamız gerekiyor. Bazen, bazı zamanlar daha çok dış gözlük yaptığım gibi bir şey bence. Bir şeylere dışarıdan bakıp ilişkilerini doğru kurmaya çalıştım. Bütün arkadaşlarım gibi. Benim eksik olduğum yerde onlar da müdahale etti. Biçim olarak kurmaya çalıştığımız, anlatı olarak kurmaya çalıştığımız dilde oyuncuları birbirine ve ulaşmaya çalıştığımız dile yaklaştırmak üzerine çalıştım. Bunu söyleyebilirim aslında.
Biz de çok içinde kaybolduk bazı şeylerin çünkü. Herkes farklı pratiklerden besleniyor olabiliyor oyuncular. Bazen dilimiz şuna gidebiliyor. Biraz daha bir şeyi anlatma çabasına düşebiliyor oyuncu doğal olarak. Bunu hepimiz yaşıyoruz. Karşıdan bir etkilendiğimde bunun tepkisini vermek için bir süreçten geçiriyorum vesaire gibi sahnede kaybolduğumuz zamanlar oluyor. Ama bizim durup şunu anlamamız gerekiyor. Kurduğumuz dünya bizim böyle bir dünya değil. Her şeyin kararı zaten verilmiş ve bu kararı verilmiş dünyayı mümkün olduğunca güçlü bir projeksiyona yansıtmaya çalışıyoruz aslında.
Mehmet Seven
- O zaman hemen buradan Mehmet'e geçeyim. Çünkü sadece orada bildiğimiz bir dil yok. Beden dili var. Ayrıca bir ses dili de var. O süreç nasıl oldu?
Mehmet: Ses ve hareket tasarımı dediğimizde, yani bir metni sahnede ses ve hareketle nasıl ifade edebiliriz ya da ses ve hareketle nasıl destekleyebiliriz? Benim de daha önce yani Burcu gibi bu özelde bir deneyimim yoktu aslında. O yüzden metni okurken kafamda sesler canlanmaya başladı, hareketler canlanmaya başladı ve biraz daha içgüdüsel bir yerden ilerledim diyebilirim. Okuduğum şey bende ne uyandırıyor, ne hissettiriyor, ne çağrıştırıyor ve bunu göstermeden seyirciye his olarak nasıl geçirebilirim? Ya da bir atmosfere nasıl dönüştürebilirim? Nefes biraz buradan çıktı. Çünkü nefes, dünyayla kurduğumuz en temel ilişkilerden birisi. Nefes almak ve nefes vermek yaşamın öncülü olduğu için çok bana böyle temel, içgüdüsel bir şey gibi geliyor. Ki farkında olmadan da yaptığımız bir şey aynı zamanda nefes alıp vermek. Olağan akışta devam eden bir şey. Direkt nefes geldi ve "nefesi nasıl çeşitleyebilirim" diye düşündüm. Nefes de birçok farklı anlam ifade edebilir. Daha uykuyla bağdaştırabiliriz ya da şehvetle bağdaştırılabilir, yorgunlukla bağdaştırılabilir, ölümle işte son nefes olarak bağdaştırılabilir. Bunları sonra aramaya başladık. Bir nefes sesini gerçekten nasıl çeşitlendirebilirim? Ve çok insani bir şey geldi bana nefes. O Antik Yunan'a da çok aynı zamanda primitif diyeceğim ona, öyle bir noktadan bağlantı kurdum. Ses açısından oradan ilerledim.
Hareket açısından da oyunda bilmeyenler için bir koromuz var ve bu koro aslında bir noktada ikiye ayrılan bir koro. Bir koro vicdanın, diğer koro nefsin bir temsili. Bir koroda daha keskin, daha sabit dursalar bile aslında bir yönelimde olan, bir ivmede olan hareketler düşündüm. Diğer tarafta daha akışkan, daha yumuşak, biraz imajinasyondan da suyu çağrıştıran bir imajinasyon canlandı benim için. Onlarda daha keskin olmayan, akışkan, noktalı olmayan, sivri olmayan hareketler düşündüm diyebilirim.

- Aslında CoLab tam anlamıyla fikirlerin test edildiği gerçek bir laboratuvar olmuş.
Mehmet: Gerçekten test ettik. Çünkü öncesinde de işte İpek'le konuşuyoruz. İpek'in farklı fikirleri oluyor. Benim farklı fikirlerim oluyor. "Hadi o zaman ikisini de deneyelim. Bakalım hangisi işleyecek?" Yani biraz biz de orada yolda öğrendik. Yolda hangisinin daha doğru olacağını öğrendik ve gerçekten deney yanıla yani laboratuvarda gibi deney yanıla aslında karar verdiğimiz ve netleştirdiğimiz bir süreç oldu diyebilirim.
- Peki buradan hemen CoLab'i sorayım.
İpek: Biz bundan böyle üç sene önce falan hep aramızda, "Şunu yapalım. Böyle bir metin varmış. Bunu böyle yapalım. Kozalar metnini şöyle çevirelim, rewrite edelim falan" diye hep konuşurduk. Ve istemsizce "Ya yapacağız da nerede yapacağız yani bunu? Bizi kim niye kabul etsin?" falan gibi bir noktada sürekli aramızda konuşa konuşa bir noktada artık ben evde otururken gerçekten, "Ya biz niye yapmıyoruz? Nedir? Nasıl başlanır? Yani bunu yapmak maksimum ne olabilir? Ne gerekiyor olabilir buna?" dedim.
Burcu: Ölmeden önce son cümleler... (Gülüşmeler)
İpek: Tabii çok zor bir süreçti bu beş-altı ay bayağı zorlandık hepimiz akıl sağlığı ve fiziken. Ama günün sonunda şunu söylemek için bunları anlattım: Çok inat ettik. Oturduk maliyetinden, kostümüne, saç makyajına yani saç spreyine kadar hesapladık ve saatlerce örnek veriyorum akşam altıda oturup gece ikide bitirdiğimiz toplantılar ya da okuma provaları sonrasında neredeyse artık bırakacak raddeye gelene kadar yaptığımız fikir teatileri sonucunda bunu kurmamız gerekiyordu, yaptık. Buna inat ettik. Bir şeye götürüp reddedilme konusunda sabrımız vardı ve taşın altına elimizi koyduk. Hep ben anılıyorum öncülüğünü ettiğim için ama burada arkadaşlarım başta olmak üzere Mehmet, Burcu ve Sezgi, ekipteki pek çok arkadaşım taşın altına ellerini koydular ve gecelerini gündüzlerine kattılar. Ailelerini görmediler. Gerek uykularından ve sağlıklarından alarak bu fedakarlığı yaptılar ve biz böyle oluştuk aslında. Yolda oluştuk ve inat ettik. Bir masanın başına toplanmış olduk.

- Oyuna birazdan döneceğim tekrardan ama biraz daha açmak istiyorum burayı. Ben son birkaç söyleşimde özellikle bu soruyu bütün genç ekiplere soruyorum. Özellikle tek kişilik oyunları konuk alıyorum ben. Onlar bile şu anda şu cümleyi çok rahat kuruyorlar: "Günümüzde tiyatro yapmak rasyonel bir iş değil." Ve siz sadece burada dört kişisiniz, çok büyük bir ekipsiniz. Bunu ekonomik olarak nasıl finanse edebiliyorsunuz? İkincisi, sizi tiyatroda ısrar ettiren o motivasyon ne?
Burcu: Öncelikle battık, oradan devam ediyormuş gibi görünüyor olabilir ama… (Gülüşmeler)
İpek: Arkadaşlarımın da fikirlerini çok merak ediyorum ama şunu söyleyerek başlayacağım. Bazı şeylerin olması gerekiyor. Böyle bazı şeylere çok çalışırsınız ama asla olmaz ya. CoLab ve CoLab'in altında Hybris o kadar imkansızlıklara rağmen oldu ki, bazen gerçekten diyorum ki kader net var. Bazı zamanlar oldu ve ben artık dedim ki "mümkün değil olması, biz yarın dağılıyoruz, bitti yani" ve bir şey oldu ve çözüldü. Olması gerekiyordu. Oyuncu değişikliği olması gerekiyordu, oldu. Metinde oynanması gerekiyordu, hemen hallettik. Sahne ayarlayamadık, sonra direttik, inat ettik, onu hallettik. Bizim çabalarımız, arkadaşların bize "zaten ben de bir şey yapmak istiyordum" geri dönüşleriyle gelmeleri. Örnek veriyorum kostüm tasarımcımız Sima, hep setlerde ve reklam filmlerinde çalışan bir arkadaş. Tamamen tesadüfi bundan birkaç sene önce "ya bir tiyatro olsa da ben böyle sadece keyfine tasarlasam ve diksem" demişti laf arasında. Ve bu biz CoLab'i kurduktan sonra aklıma direkt Sima geldi. Tamamen tesadüf bu konuşmamızın üzerine. Ve katıldı örnek veriyorum aramıza. Fotoğrafçı arkadaşlarımız Elif ve Mertcan aynı şekilde afişimizi de tasarladılar. "Biz de artık yaratıcı alanda bir şeyler yapmak istiyoruz. Reklam çekmek istemiyoruz" gibi bir noktadan bize katıldılar. Yani aslında herkesin mesaisinin dışında toplandığı ve yaratımlarını gerçekleştirdikleri bir alana dönüştü ister istemez.
Kâr amacı gütmeyi çok isteriz ama maalesef ki o büyüklükte ve fonda bir ekip değiliz. İnşallah ileride öyle güzel günler görürüz. Herkesin mesaisinden ve zamanından artırarak geldiği ve hayatından vererek sadece o yaratım duygusunu doyurmak için toplandığı bir alan olduğu için biz burada buluştuk. Tabii 20 kişi olduğumuz için bu sorular hep geliyor. "Ne yapıyorsunuz, kavga etmiyor musunuz? Nasıl dağılmadınız hâlâ? Rock grupları bile dağılıyor, siz nasıl hâlâ birliktesiniz?" gibi sorular. Ya vallahi bilmiyorum. Bu sorunun cevabı karşılıklı bir hoşgörü alışverişi aslında. Ben onlara tahammül ediyorum, onlar bana tahammül ediyor. Herkesin istediği yüzde yüz olmuyor. Ama bir noktada buraya gelen bir insan şunu biliyor. Yani benim bazı şeylere hoşgörü göstermem gerekiyor. Karşıdaki kişinin de bana bu hoşgörüyle gelmesi gerekiyor diye gelen insanlarla çalışabiliyoruz zaten. O yüzden böyle bir ekip olduk yani.

Mehmet: Rasyonaliteden alayım. Hiç rasyonel bir şey değil gerçekten. Bence delilik hatta. Yani herkes de bunun farkında. Delilik olmasa yapılamazdı gibi düşünüyorum. O edinilebilecek veya karar verilecek bir duygu değil. Tiyatroyu sevmek ya da o üretim arzusu...
Diğer soruya da cevap vereyim. Benim açımdan tiyatroyu yapmamın gerekçelerinden birisi o anda olmak. Yani beni o anda olabileceğim bir alana açması gerçekten. Zamandan ve mekândan bağımsız bir şekilde o dünyanın içerisinde olmak benim için itici güçlerden birisi diyeyim. Nasıl bir araya geldik, gerçekten delilik.
Birçoğumuzun tiyatro dışında yaptığı ayrı işleri var. Tiyatro yapabilmek için çalışan insanlarız diyebilirim diğer işlerimizde. Bu da bence önemli bir kısım. Günümüzün büyük bir bölümü diğer işlerimize gidiyor ve geri kalan vakitte tiyatro yapabiliyoruz. Keşke tiyatroyla geçinebilecek bir seviyede olsak. Tabii bu birçok bağımsız topluluğun ne yazık ki kaderi. Birçok insanın tiyatro yapabilmek için başka işlerde çalıştığını da biliyorum. Neden bu kadar kalabalık bir ekibiz? İki ya da üç kişi bence bunu yapmak daha zor geliyor bana. Çünkü birbirimizi kompanse edebiliyoruz ya da hep bir arada o duygu daha da güçleniyor. Ortak bir amaç için üç kişinin bir arada olmasıyla 15-20 kişinin bir arada olması arasında çok büyük bir fark var. Herkes birbirini destekliyor.
Burcu: Bence de kesinlikle mantıklı değil. Düşünerek karar verecek olsaydık tercih edeceğimiz bir şey olmazdı bir iş olarak bakıyorsak buna. Ama Mehmet'in söylediği gibi herkes farklı bir şeylerle uğraşıyor gün boyu. Ben sekiz senedir falan çift mesai çalışıyor gibiyim. Gündüz başka bir şey yapıyorum, akşam tiyatro yapıyorum. Bu kadar insanın bir arada durma sebebi bence her türlü ilişkide böyle. Bir şeyi sürdürmeye gönüllü olduktan sonra herkes bence o iş olur. Yani yapmaya mı gönüllüyüm yoksa orada pürüz çıktı bırakıp gitmek mi istiyorum? Üretim süreci böyle bir şey zaten. Sürekli pürüz çıkacak ve onu çözeceğim. Hatta o pürüz çıktığı için başka bir çözüm bulmak zorunda kalacağım ve belki daha iyi olacak ya da çöpe atmam gerekecek. Yan bu bir süreç ve insanlar buna gönüllüyse sürdürebilir.
Ben bizim kalabalığımızla gerçekten gurur duyuyorum. Çünkü bu kuru bir kalabalık da değil. Herkes üretmek için bir araya gelmiş durumda. Bu oyun çıkmasaydı da, biz seyirciyle buluşamasaydık da ben yine de mutluydum. Çünkü 5-6 ay bir arada bir şey üretmek üzere bu insanların bir araya gelmesi benim için çok büyük bir şey.

İpek: Kolundan serum çıkarıp provaya gelen var.
Burcu: Biraz öyle bir gönüllülük var. Kalabalık işlerde bence herkeste bu hissiyat var. Bir ötekinin diğerini anlamlandırması. Ben de arkadaşlarımla iş yapmaktan çok keyif alıyorum.
Aykut Sezgi: Aslında Burcu'nun bıraktığı yerden ben de devam edeyim. Ötekiyi anlamak üzerinden, bizim bir ötekiyi ifade edebildiğimiz... Çünkü bu mesleğin temeli tamamen aslında öteki bilincine dayalı. Tek kişilik oyun yapıyorsanız da sizin ötekiniz seyircidir. İkili sahnelerde bir diğeriyle var olursun. Bizim 15-16 kişini dünyaya bakışımız, dünya görüşlerimiz birbiriyle yakın. Farklı disiplinlerden de gelsek dünya ile kurduğumuz ilişki benziyor. Bu noktada o öteki bilincine sahip olmayan birinin yapamayacağı bir şey. En kaba tabirle bir faşistin yapamayacağı bir iş bu kalabalığın içerisinde. O yüzden bu kolektif üretim başlı başına bir şey söylüyor.
Ben de bir taraftan hani dokuz yıldır sahneye çıkmıyorum. Kendimce bir aralar vermiştim ve bu anlamda kendimi çok güvende hissettiğim bir ekip içerisinde oldum. Ben onların çok büyüğüm, amcasıyım… Şaka bir yana Studio Oyuncuları’nda ben daha eskilerindenim. 2001 Kasım girişliyimdir. Onların doğduğu yıl ben tiyatroya başladım. Geçen yıl ben de Studio Oyuncuları’na böyle bir öğrenci gibi, konuk gibi gitmeye başladım. Yolumuz da orada kesişti ve İpek bu metinden bahsetti. Hatta kendimizce bir çalışmıştık da geçen yıl bu metni ve İpek "bunu sahneye taşıyacaksan içinde olmak istiyorum" dedim. Çünkü ben şu ana kadar yedi tane oyunda oynadım, hepsi de hiper gerçekçi, doğalcılık üzerine kurulu dramatik metinlerdi. Bir kere hem geldiğim disiplin itibarıyla iyi bildiğim bir şey, bir taraftan da profesyonel anlamda hiç denemediğim bir şeydi. Önümüzdeki 10-15 yıl sonra sinemada oyuncuya ihtiyaç olup olmayacağı tartışılıyor. Benim yerimi korumam gerekiyor. En canlı, şimdiki zamanda var olabileceğim tek yer tiyatro ve mesleğimi sonsuza kadar bir tane seyirci olana kadar devam ettireceğim tek yer tiyatro. Ona inat ediyorum.
Burcu Şişli (en başta)
- Hem oyunun yardımcı yönetmenisin, hem oyuncususun. Sana söyleşiden önce konuştuğumuz dış göz olmak üzerinden sormak istiyorum. Dış göz nedir ve yönetmenle ne gibi noktalarda çatışıtınız? Hem de geçmişine baktığında neleri değiştirdiğini, neleri yıktığını düşünüyorsun bu iş özelinde?
Aykut Sezgi: Dış gözü anlatmaktan başlayayım. Tek dış göz ben değilim, hepimiz birbirimizin dış gözü olduk ama o tecrübeden mütevellit bana öyle bir sandalye verildi. Bir kitabın editörü gibi aslında. Yönetmenin, dramaturgun ve hareket tasarımcısının tasarımı belli. O tasarımın çapaklarını temizlemek ya da "bak burası sen böyle oynayınca şu anlama tekabül ediyor" gibi birbirimizi yönlendirdiğimiz bir departman.
Mehmet: Şöyle bir parantez açabilirim belki. Hepimiz oyunun içinde oldukça yabancılaşıyoruz oyuna.
Aykut Sezgi: İkinci soruya gelirsem, neleri yıktık kısmı... İlk oyunumu yirmilerimin başında oynamıştım. Tabii ki o dönemler daha kendini kanıtlama çabasında. Açık konuşayım, bazen mesleğe ihanet edebiliyorsunuz. Kendinizi oyunun önüne taşıyabiliyorsunuz. Kalabalık bir oyunda kendini önemsememeyi, oyunu kendinin önüne koymayı sağlıyorsun ve bu başka bir huzur veriyor. Dediğim gibi bütün o kalabalığın getirdiği kakofoni, gerilimler, kahkahalar arasında hakikaten bütünde bir oyun var ve hepimiz onun hizmetindeyiz. Eskiden bu noktaya gelmek için kendimi manipüle ediyordum, şu an kendi kendine bazı şeyler olmuş.
İpek Sarı ve Uğur Sönmez
- Yavaş yavaş sona gelirken oyunun aslında bize sorduğu bir soruyu soracağım. Kader mi karar verir, insan mı?
Mehmet: İkisinin de karışımı. Verdiğimiz kararlarda tüm yaşantımızın, geçmişimizin, etrafımızdaki insanların, koşulların bizi bir yolda ilerlettiğini düşünüyorum. Evet kararı biz veriyoruz fakat arka planında bizi oraya yönelten unsurlar var. Evet, nsan veriyor ama verdiğimiz kararlarda ne kadar özgür olduğumuz tartışılır.
İpek: Kader diyeceğim çok net bir şekilde buna. Yani çok spiritüel bir yerden asla konuşmayacağım. Bundan altı ay önce sormuş olsaydınız "insan" derdim ama bu oyundan sonra kesinlikle hiçbir şeyin tesadüf olmadığını gördüm. Her aldığımız kararın aynı oyunlardaki gibi milyonlarca farklı senaryoya sahip olduğunu ve diğer seçenekleri asla hiçbir zaman bilmeden yaşayarak öleceğimizi bilmek... O yüzden net bir şekilde kaderdir diyeceğim.
Burcu: Aslında Mehmet'ten çok uzak değilim bu anlamda. Ben insan diyeceğim ama yaptığımız seçimlerde beni oluşturan şeyden hiçbir zaman emin olamayacağım aslında. Kaderi şuradan seçemiyorum: Bir seçim yapıyorum ve bunun sorumluluğunu almam gerekiyor aslında. Kader demek benim kontrolüm dışında bir şeyler var demek. Bunun sorumluluğunu almam gerekiyor. O yüzden kontrolüm dışında yaşadığımı kabullenmek daha rahatlatıcı gelebiliyor. Ama galiba gerçek öyle bir şey değil. O yüzden üzülerek insan.
Aykut Sezgi: Kader ya da insan dediğimizde tavuk mu yumurtadan, yumurta mı tavuktan noktasına gidiyor. Kendi pratiğime de baktığımda Yani hiçbir zaman yüzde yüz kaderci olmamışımdır. Hiçbir zaman ya da kendi seçimlerimi de hayatta çok önemsememişimdir. Ben üçüncü bir şık olarak koşul demek istiyorum
- Son olarak oyunu merak edenler, en yakın zamanda ne zaman ve nerede izleyebilirler?
İpek: En yakın zamanda 18 Mayıs'ta Kadıköy Boa Sahne'de bizi izleyebilirler. Tiyatro CoLab isminde bir Instagram sayfamız var, oradan da güncel takvimimizi takip edebilirler.
KünyeYapım: Tiyatro CoLab
|



