Seçim siyasetinin ötesinde: Yeni sağ ile hesaplaşmak
x blueSky facebook instagram youtube dailymotion linkedin

Seçim siyasetinin ötesinde: Yeni sağ ile hesaplaşmak

Latin Amerika siyasetinden ders çıkarmak istiyorsak, bakacağımız yer sadece seçim stratejileri olmamalı. Seçim siyaseti, buzdağının sadece görünen kısmı. Daha derinlerde, siyasal iktidar üzerinde baskı kurmaya çalışan, demokratik mücadeleyi seçimden seçime hatırlanan bir vazifenin ötesine taşıyan toplumsal hareketler var

Latin Amerika, iki turlu seçim sistemlerinin siyasete etkisini incelemek açısından önemli bir çalışma alanı. Özellikle de Türkiye gibi demokrasisi zayıf ülkelerde iki turlu seçim sisteminin dayattığı çoğunlukçuluğun, radikalleşen söylemler, kutuplaştırıcı politikalar ve demokratik olmayan yöntemlerle ilişkisini anlamak için bu coğrafyanın deneyimleri yol gösterici olabilir.

Ancak Latin Amerika siyasetinden ders çıkarmak istiyorsak, bakacağımız yer sadece seçim stratejileri olmamalı. Seçim siyaseti, buzdağının sadece görünen kısmı. Daha derinlerde, siyasal iktidar üzerinde baskı kurmaya çalışan, demokratik mücadeleyi seçimden seçime hatırlanan bir vazifenin ötesine taşıyan toplumsal hareketler var. Latin Amerika'da seçimlerin ötesinde bir demokrasi ve adalet arayışının öne çıktığını, katılımcı mekanizmalarla yerel siyasetin güçlendirildiğini, sendikalar, meslek kuruluşları ve kooperatifler gibi etkin baskı gruplarıyla sivil toplumun canlandırıldığını, kısacası toplumsal mücadele yollarının sandıkla sınırlı olmadığını görüyoruz.

Türkiye'de ise demokratik katılımın büyük ölçüde seçimlerle sınırlı kaldığı bir siyasal kültürün hâkim olduğunu söylenebilir. Bu da ülkenin kaderinin seçim sonuçlarına bağlanmasına ve başka bir dünyaya ilişkin tahayyüllerin körelmesine yol açıyor. Sandıktan istenmeyen bir sonuç çıktığında yabancılaşma, yalnızlık ve çaresizlik hisleriyle birlikte derin kaygılar beliriyor. Seçim yenilgisinin ardından mücadeleye devam edebilmek için her şeyden önce güçlü bir dayanışma duygusuna ihtiyaç var. Gündelik hayatın kendisinin başlı başına bir direnişe dönüştüğü Latin Amerika örnekleri bu açıdan önemli.

Yeni sağın hegemonik yükselişi

Tüm dünyanın sağa kaydığı bir tarihsel momentin içinden geçiyoruz. 2000'li yılların başından bu yana solcu hükümetlerin art arda iktidara geldiği Latin Amerika da bu dinamikten muaf değil. Üstelik burada iktidardaki solculara yönelik tepki, daha örgütlü bir şekilde mobilize olan sağın darbecilik gibi anti-demokratik müdahalelere başvurmasına yol açıyor ve militerleşmenin hızla tırmandığı faşizan bir süreci tetikliyor.  

Özellikle 1980'lerden itibaren giderek yükselen "yeni sağ", büyük ölçüde hegemonik olmayı başarmış bir siyasal ideoloji. Yeni sağın iki eksen üzerine kurulu olduğunu söyleyebiliriz: neoliberalizm ve yeni muhafazakârlık.

Birinci eksen, neoliberalizm, hem klasik liberalizmdeki serbest piyasa uygulamalarına kesin bir dönüşü savunuyor hem de bunu yaparken liberal minimal devlet anlayışından ayrılıyor. Neoliberal birikim sisteminde, özelleştirmelerle birlikte devletin büyük sektörlerden çekilmesi, devletin önemini ve gücünü kaybettiği anlamına gelmiyor. Burada söz konusu olan, devletin işlevinin dönüşmesi ve yeni roller üstlenmesi. Sınıf ilişkilerini sermayenin lehine olacak şekilde düzenlemek ve işçi sınıfını baskı altında tutmak için güçlü bir devlet gerekiyor. Güçlü devletin başına da güçlü ve otoriter liderler gelmeli ki hızlı ve etkin kararlar alınabilsin. Neoliberalizmin ilk kez Latin Amerika'da, Pinochet diktatörlüğündeki Şili'de uygulanmış olması, elbette tesadüf değil.

İkinci eksen, yeni muhafazakârlık, 1970'lerdeki neoliberal yeniden yapılanma sürecinde geleneksel muhafazakâr ideolojinin tüketim dünyasının değerleriyle cilalanmasına dayanıyor. 18. yüzyılın sonlarında Fransız Devrimi'nin sembolize ettiği toplumsal değişime bir tepki olarak doğan muhafazakârlık, en temelinde geleneksel düzeni koruma çabası olarak tanımlanabilir. Ne zaman mevcut düzeni değiştirmeye çalışan radikal ve devrimci bir hareket ortaya çıksa ona karşı muhafazakâr bir tepkinin geliştiğini söyleyebiliriz.

Yeni muhafazakârlık da hem 1968 Hareketi'nin temsil ettiği özgürlükçü ve eleştirel düşünceye hem de Soğuk Savaş döneminde sosyalist sistemin bir kazanımı olarak yayılan refah ve eşitlik fikrine bir tepkiydi. Korunması gereken mevcut düzen, artık liberal bir düzendi. Geleneksel muhafazakârlar, Aydınlanma ve burjuva devrimine karşı çıkmıştı. Oysa yeni muhafazakârlar kapitalizmle, modern dünyayla ve liberalizmin temel ilkesi olan serbest piyasa ekonomisiyle barışıklardı. Bu yeni liberal bağlamda eski köklere daha sıkı bağlanıldı: aile, dini kurumlar ve ulus gibi uzun süredir var olan kurumlar, süreklilik ve dayanıklılık sağlayan erdemler olarak yeniden parlatıldı.

Yeni sağ, 1980'lerden itibaren bu iki eksende, küresel ölçekte yükselirken, 11 Eylül saldırıları, 2008'deki küresel ekonomik kriz ve 2015'teki göç krizi ile birlikte 21. yüzyılda aşırı sağın ana akım haline geldiği yeni bir tarihsel momentin içine girdik. Cas Mudde'ye göre, bu dönem, aşırı sağcı popülist partilerin merkez sağ koalisyonların içinde yer alabildiği, aşırı sağcı popülist liderlerin fikirlerini ana akım çevrelerde tartışabildiği ve aşırı sağ politikaların merkez sağ partiler tarafından da uygulanabildiği bir sürece işaret ediyor.

Son dönem Latin Amerika siyasetinde bu sürece ilişkin birçok bulguya rastlamak mümkün. Tarihsel olarak her zaman sermaye grupları, toprak sahipleri ve askeri gruplarla yakın ilişki içinde olan Latin Amerika sağı, "solun yükselişi" ile anılan 2000'li yıllar boyunca da politik güç sahibi olmaya devam etti. Bu süreçte yeni muhafazakâr ideoloji, sağ örgütler tarafından içselleştirildi ve din, aile, ulus gibi geleneksel değerler üzerine kurulu otoriter popülist stratejiler, "pembe dalga"ya meydan okumanın temel aracı haline geldi. Özellikle de dini argümanlar, seçim kampanyalarında daha önce olmadığı kadar öne çıkmaya başladı ve otorite, düzen, hiyerarşi ve disiplin savunusunun temelini oluşturdu.

1960'larda Katolik Kilisesi içinde yoksullarla ve ezilenlerle dayanışma içinde örgütlenen Kurtuluş Teolojisi'nin 1980'lerden itibaren yerini "geç kapitalizmin dini" olarak tanımlanan Neo-Pentekostalizm'e bırakması, Latin Amerika'daki muhafazakârlaşmanın en belirgin örneklerinden biri olarak karşımıza çıkıyor. Protestanlığın Evanjelik kanadı içinde güçlü bir akım olarak ortaya çıkan Neo-Pentekostalizm yayıldıkça, Tanrı'nın iman edenlere maddi değerler bağışlayacağı inancı neoliberal politikalara meşru bir zemin sağlıyor. Bu süreçte kendini Evanjelik olarak tanımlayan kesimlerde, devletle dinin ayrılmasındansa devletin dini desteklemesi talebi yükseliyor. Brezilya'da 2018'de aşırı sağcı Bolsonaro'nun seçilmesi, tam da bu sürecin bir ürünüydü.

Karşı-hegemonya mücadelesi

Bugün Latin Amerika ülkelerinin çoğunda solcu/ilerici hükümetler iktidarda. Ancak siyasal iktidarı ele geçirmek, hâkim sınıfların ideolojisi olarak yerleşen yeni sağın hegemonyasını kırmaya yetmiyor. Son yirmi yıla damgasını vuran inişli çıkışlı "pembe dalga" süreci, daha eşit ve daha adil bir toplumsal dönüşüm süreci inşa edebilmek için seçim kazanmanın yeterli olmadığını, iktidara geldikten sonra da yeni mücadele alanlarının açıldığını ortaya koyuyor. İşte bu yüzden, sivil toplum, karşı-hegemonik mücadelenin esas alanı olarak öne çıkıyor. Yeni sağ ile mücadele, Latin Amerika'da olduğu gibi seçim süreçleriyle sınırlı olmayan, hayatın her alanına yayılan örgütlü bir direnişi gerektiriyor.

Marksist siyaset bilimci Antonio Gramsci'ye göre, hegemonya, en genel tanımıyla hâkim toplumsal sınıfların çıkar ve taleplerinin, evrensel çıkar ve taleplermiş gibi toplumun tüm kesimleri tarafından içselleştirilmesini ifade ediyor. Bu çerçevede hegemonya, esas olarak sivil toplumla ilişkili bir kavram. Hâkim sınıf, sivil toplumdaki kurumlarla (okul, dini kurumlar, siyasal partiler, medya vb.) ideolojisini yayıyor ve böylece kapitalist üretim ilişkilerinin sürekliliği için gerekli rızayı sağlıyor. O halde karşı-hegemonik bir mücadelenin de öncelikle bu kurumları dönüştürmesi gerekiyor. İktidar değişikliği, böyle bir mücadelenin ürünü olmalı ya da böyle bir mücadeleye katkıda bulunmalı. Sivil toplum baskı altında olduğunda sandıkların siyasal temsili sağlaması ve toplumsal dönüşümün koşullarını oluşturması çok zor.

Bu doğrultuda yeni sağ ile gerçek bir hesaplaşma, sol düşünceye de sirayet etmiş olan muhafazakârlığın aşılmasından ve neoliberalizme alternatif oluşturabilecek politikaların üretilmesinden geçiyor. Göçmen karşıtlığı, ırkçılık, kadın düşmanlığı, cinsiyetçilik, homofobi, LGBTİ karşıtlığı sürdükçe, ekosentrik (çevre merkezli) bir kalkınma anlayışı benimsenmedikçe yeni sağın hegemonyası toplumun iliklerine işlemeye devam edecektir. Gramsci, sivil toplumda verilecek ideolojik mücadeleyi mevzi savaşına benzetmişti. Doğayı sömürmeyi kendine hak gören antroposentrik (insan merkezli) anlayışla ve toplumdaki çeşitliliklerin bastırılmasını dayatan ahlakçı zihniyetle hesaplaşılmadan yeni sağ karşında mevzi alınması mümkün görünmüyor.

Esra Akgemci kimdir?

Esra Akgemci, Lisans eğitimini Hacettepe İktisat (İngilizce), yüksek lisans ve doktora eğitimini Ankara Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümünde tamamladı. ABD, Meksika, Şili ve Brezilya'da lisansüstü araştırmalarda bulundu.

Kâzım Ateş ile birlikte Dünyanın Ters Köşesi Latin Amerika: Tarih, Toplum, Kültür (İletişim, 2020) adlı kitabı derledi. Selçuk Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü'nde doktor öğretim üyesi. ODTÜ Latin ve Kuzey Amerika Çalışmaları programında yüksek lisans dersleri veriyor.

İlgili İçerikler