Bir roman kahramanı olarak Pablo Escobar
x blueSky facebook instagram youtube dailymotion linkedin

Bir roman kahramanı olarak Pablo Escobar

Bu kuşağın insanları birbirlerini tanımak, biriyle flört etmek için zevkler ve beğenilerle ilgili sorular yerine şunu soruyorlar: "Lara Bonilla'yı öldürdükleri sırada neredeydiniz?"

Kolombiyalı uyuşturucu baronu Pablo Escobar, o kadar çok film ve diziye konu oldu ki son zamanların en gözde popüler kültür ikonlarından biri haline geldi. Gelmiş geçmiş en büyük uyuşturucu tacirlerinden biri olan, 1980'lerde dünya kokain piyasasının yüzde seksenini kontrol eden Escobar'ın hayatı tam da Hollywood'un ilgisini çekecek türdendi. Netflix, Escobar ve çetesinin hikâyesini anlatan Narcos (2015) adlı gangster dizisini şöyle tanıtıyordu:

"Kolombiya'nın şiddet dolu ve güçlü kartellerinin gerçek hikâyesini izleyeceksiniz."

Ne var ki "gerçek olaylara dayanan" bu yapımlar, azılı bir suçludan "halk kahramanı" yaratmakla ve Kolombiya'yı uyuşturucu ve şiddetten ibaret bir ülkeymiş gibi tasvir etmekle eleştiriliyorlar. Buna göre, Escobar hakkında anlatılan hikâyeler onun gerçek kişiliğini ve yaşamını yansıtmıyor, tarihsel ve sınıfsal bağlamından koparılan organize suç örgütleri, iyilerle kötülerin savaştığı fantastik bir evrendeymiş gibi resmediliyor.

Oysa Pablo Escobar'ın oğlu Juan Pablo Escobar, babasının film ve dizilerde anlatılanlardan daha kötü birisi olduğunu, şiddet dolu filmleriyle ünlü yönetmen Quentin Tarantino'nun bile babasının Kolombiya'ya yaşattığı vahşeti hayal dahi edemeyeceğini söylüyor.

Escobar'ın dizi ve filmlerde Robin Hoodvari bir halk efsanesi olarak yansıtılması, silah ve uyuşturucu madde kullanımına dayalı alt-kültürü besliyor. Bu filmleri izleyen gençler Escobar gibi olmak istiyorlar. İspanyol aktör Javier Bardem, Escobar'ı canlandıracağı film için Kolombiya'ya gittiğinde birçok insanın gelip kendisinden havalı ve karizmatik bir Escobar yaratmamasını rica ettiğini anlatıyor. Bardem, özellikle ebeveynlerin endişelerine hak vermekle birlikte sanatın herhangi bir dalının, sinema, müzik, resim ya da heykelin kendimize, iyi ve kötü yanlarımıza ayna tutmakla ilgili olduğunu, Escobar'a da bu gözle bakabileceğimizi söylüyor.

Kolombiya gibi şiddetin ve narko-kültürün gündelik hayatın bir parçası haline geldiği bir ülkede, Escobar'ın sadece popüler kültür ögelerine değil sanatın herhangi bir dalına konu olması elbette kaçınılmaz. Dahası diziler, oyunlar, akıllı telefon uygulamaları, moda ve turizm gibi popüler kültüre ait unsurlar da tıpkı "yüksek kültür" olarak görülen hafıza müzeleri, sergiler ve anıtlar gibi, toplumsal hafızayı canlı tutmaya ve ülkenin şiddet dolu tarihiyle yüzleşmeye yarayabilir.

Buradaki temel mesele, popüler kültürün bu işlevini hepten reddetmeden, Hollywood filmleri ya da Netflix dizilerinin gerçek ile kurmacayı iç içe geçirerek, popüler kültürle şiddeti daha da ilişkili hale getirdiklerini ve narko-şiddeti metalaştırdıklarını görmek olmalı.[1] Kolombiya'yı narko-terörizmle özdeşleştiren, Kolombiyalıları kötü adamlarla seksi kadınlar olarak klişeleştiren şiddet sahneleriyle dolu senaryoların travma geçirmiş bir topluma hiç uymayan, saçma sapan temsiller yarattığını da vurgulamak gerek.

Kolombiyalı ressam Fernando Botero'nun "Pablo Escobar'ın Ölümü" adlı tablosu, 1999.

Kolombiya edebiyatında Escobar

Toplumsal travmanın bireyleri nasıl etkilediğini, insanların bu travmalarla nasıl baş ettiklerini ve şiddetin izlerinin hafızalarda nasıl kaldığını belki de en iyi edebiyat söyleyebilir. Yüksek bütçeli filmlerin sahnelerine yansımayan gerçekliği, şiddetin kıskacındaki insanların mücadelelerini, çelişkilerini, acılarını ve yalnızlıklarını edebiyat aracılığıyla sezebiliriz. İspanyol yazar Javier Cercas'ın dediği gibi "hiçbir enstrüman gerçekliğin sonsuz karmaşıklığını romandan daha üstün bir kesinlik ve ayrıntı zenginliğiyle yakalayamaz."[2]

Dünyaca ünlü popüler kültür ikonu Escobar, Kolombiyalılar için gerçekte ne ifade ediyor? Bunu anlamak için Kolombiya edebiyatından üç esere bakmak yeterli. Juan Gabriel Vázquez'in Düşen Şeylerin Gürültüsü, Gabriel García Márquez'in Bir Kaçırılma Öyküsü ve Laura Restrepo'nun Hezeyan romanlarında Escobar, hiçbir şekilde ete kemiğe bürünmeden, ilahlaşmadan, karakterlerin kaderini birleştiren şiddetin ana aktörü olarak karşımıza çıkıyor.

Lara Bonilla suikastı

1984 yılının 30 Nisan gününde bir öğle sonrası, Kolombiya'nın başkenti Bogota'da, 127. Sokak'ın bir dönemecinde iki motosikletli katil… Escobar, peşindeki en ünlü kişiyi, Adalet Bakanı Rodrigo Lara Bonilla'yı öldürtüyor. Uyuşturucu kaçakçılarının ilk aleni düşmanı ve siyasetçilerin en güçlüsü Lara Bonilla'nın içinde bulunduğu araca Mini Uzi'siyle genç bir delikanlı yaklaşıyor ve şarjörünü onun üzerine boşaltıyor.

Escobar'ın Lara Bonilla suikastıyla "motosikletli tetikçi yöntemi" başlıyor ve Kolombiya o günden sonra "başka bir ülke" oluyor. Kolombiyalılar o gece yataklarına "değişmiş" olarak yatıyorlar ve ertesi sabah, politik şiddetin yeni bir evreye girdiği, kapkaranlık bir güne uyanıyorlar. İnsanların yaşamlarındaki olasılıkların "çekilen deniz gibi hiç fakına varmadan birer birer tükenip gittiği"[3] bir dönem bu. "Suikast" sözcüğünün anlamını çok küçük yaşta öğrenen ve "son dakika" haberlerinde en son saldırıların görüntülerini izlemeye alışan bir nesil yetişiyor 1980'lerin karanlığında… Bu kuşağın insanları birbirlerini tanımak, biriyle flört etmek için zevkler ve beğenilerle ilgili sorular yerine şunu soruyorlar:

"Lara Bonilla'yı öldürdükleri sırada neredeydiniz?"[4]

Düşen Şeylerin Gürültüsü romanında şiddet mağdurlarının birbirleriyle ilişkilenme biçimlerine tanık oluruz. Motosikletli iki kişinin silahlı saldırısına uğrayan Antonio Yammara ve o saldırıda babasını kaybeden Maya Fritts, yeni tanışmış olmalarına rağmen birbirlerinin anılarında onları yakınlaştıran ortak bir şey bulurlar; tarifi zor bir keder, dile getirilemeyen bir öfke ve hayal kırıklığı… Romanın ana karakteri Antonio Yammara, neden sohbetlerin hep Adalet Bakanı Lara Bonilla'yla başladığını şöyle anlatır:

"Her zaman şuna inanmışımdır ki, bu şekilde, yalnız olmadığımızı teyit ederek, o on yıllık dönemde büyümüş olmanın sonuçlarını bertaraf ederiz ya da bize sürekli eşlik etmiş olan savunmasızlık duygusunu hafifletiriz."[5] 

Escobar'ın uçak saldırısı

Antonio ve Maya'nın sohbeti, Kolombiya'nın şiddet dolu yakın geçmişinin özeti niteliğindedir:

"Peki, Avianca uçağı düşürüldüğü gün neredeydiniz?"[6]

Escobar'ın kurduğu Medellín Karteli, Lara Bonilla'nın ardından bir dizi suikastta daha bulunmuştu. 17 Aralık 1986'da El Espactador gazetesinin yazı işleri müdürü Guillermo Cano, gazete binasının birkaç metre yakınında göğsüne sekiz kurşun sıkılarak öldürüldü. Cano, Escobar'ın hedef aldığı ve öldürttüğü ilk gazetecilerdendi ve ne yazık ki son olmayacaktı.

Escobar, 18 Ağustos 1989'da devlet başkanı adayı Luis Carlos Galán'ı öldürttü. Kolombiya'nın en karizmatik siyasetçilerinden olan Galán, uyuşturucu kaçakçılarının ABD'ye iade edilmesini en çok savunan isimlerden biriydi ve bunu hayatıyla ödemişti. Onun cinayeti, televizyonda izlendiği için Kolombiyalıların imgeleminde farklı bir yer edindi:

"Galán'a yönelik tezahürat ve alkışlar, ardından makineli tüfeklerin ateşi, sonra da sessizce devrilen ya da çıkardığı ses, kalabalığın gürültüsü ve ilk çığlıklar tarafından bastırılarak tahta kürsünün üzerine yığılan beden."[7]

Bundan kısa bir sonra da Avianca Havayolları'na ait bir uçağa yapılan saldırı geldi: Escobar, o sırada uçakta bile bulunmayan bir politikacıyı öldürmek için Bogota-Cali seferini yapacak olan bir Boeing 727-21'i uçuş esnasında bombalayarak havaya uçurttu. Uçakta bulunan 107 kişinin tamamı ve uçağın düştüğü bölgede bulunan 3 kişi bu saldırıda hayatını kaybetti. Uçağın düştüğü yer, Galán'ın tahta kürsünün üzerinde konuşma yaparken vurulduğu yerdi, hiçbir anlama gelmeyen acı bir tesadüf…[8]

Roman karakteri Maya, o meşhur uçakla birlikte "topyekûn mahvoluşun en tepe noktasına ulaştığını" söyler ve ekler:

"Orada anladık ki, savaş aynı zamanda bize karşıydı."

Bundan sonra Maya, yıllardır midesinde hissettiği şeyin "saf korku" olduğunu fark eder. Arka arkaya yapılan saldırılar ve bombalarla "olağanüstü bir dönem"dir yaşadıkları:

"O saldırılardan birinin size ne zaman denk geleceğini bilmeden yaşamak. Beklediğin bir yakının gecikince endişelenmek. İyi olduğunu yakınlarına haber vermek için en yakındaki jetonlu telefonun yerini bilmek. […] Evlerimizden çıkmak istemezdik, hatırlar mısınız? Toplu alanlara gitmekten kaçınırdık…"[9]

Bütün bunlar, Escobar'ın tetiklediği şiddetin pençesinde kıvranan bir neslin ortak geçmişiydi.

Bir Kaçırılma Öyküsü

1980'lerin sonları ve 1990'ların başlarında Kolombiya, şiddet olayları silsilesi sonucu parçalanmanın kıyısına gelmiş bir ülkedir. Vásquez'in ifadesiyle "bu şiddetin aktörleri kolektiftir ve isimlerinin baş harfleri büyük yazılır: Devlet, Uyuşturucu Karteli, Ordu, Gerilla."[10]

Gabriel García Márquez ise şöyle anlatır:

"[1991 yılının] O şiddet dolu Ocak ayı içinde ülkenin düşünülebilecek en kötü duruma geldiği besbelliydi. Adalet Bakanı Rodrigo Lara Bonilla'nın öldürüldüğü 1984'ten bu yana her türlü iğrenç olayı yaşamıştık, ama ne bu durum ne de en kötüsü geride kalmıştı. Tüm şiddet olayları, daha da sertleşerek zincirinden boşanmıştı."[11]

Ülkeyi sarsan şiddetin arasında en acımasızı, kuşkusuz uyuşturucu kaçakçılığıdır. Kolombiya devletinden daha güçlü ve daha zengin olan, paramiliter güçlerle işbirliği yapan Escobar ve çetesi, beş yıl içinde on binlerce insanın öldürülmesinden sorumludur. 1990'da Escobar'ın paramiliter güçleri, yeni hükümetle pazarlık yapmak için tanınmış sivilleri kaçırmaya başlar. Escobar'ın amacı, uyuşturucu kaçakçılarının ABD'ye iade edilmemek koşuluyla adalete teslim olacakları, sıkı güvenlikli bir hapishanede kalacakları, ailelerine güvence sağlanacağı, karşılığında da servetlerini Kolombiya'ya getirerek yatırım yapacakları bir pazarlığın koşullarını oluşturmaktır.

İlk kaçırılanlar, eski bir hükümet temsilcisinin kardeşi olan Marina Montaya ve Kolombiya'nın eski devlet başkanlarından birinin kızı olan, gazeteci Diana Turbay'dır. Turbay'la birlikte ekibindeki beş gazeteci de kaçırılır. Ardından ülkenin önde gelen gazetelerinden birinin sahibinin oğlu olan, gazeteci Francisco Santos, devlet görevlisi Maruja Pachón ile akrabası Beatriz Villamizar da kaçırılır. Márquez, Bir Kaçırılma Öyküsü adlı eserinde bu on rehinenin hikâyesini ve onları kurtarmaya çalışan yakınlarının mücadelesini anlatır. Bu kitap, her ne kadar bir gazetecilik çalışması olsa da roman üslubuyla yazılmıştır, ancak anlatılanların neredeyse hiçbiri kurmaca değildir.

Márquez, bize rehinelerin altı ay boyunca yaşadığı korku ve paniği (adeta bir Hollywood filmi gibi![12]) an be an yaşatırken arka planda uyuşturucudan çok daha zararlı bir şeyin, kolay kazanılan para ve yolsuzluğun kültüre nasıl sızdığını, toplumsal yozlaşmanın nasıl derinden yayıldığı anlatır. Hükümet inanılırlığını tamamen kaybetmişken, "Escobar, gerillaların en iyi zamanlarında bile asla sahip olmadıkları bir inanılırlık kazanmayı başarmıştır".[13] İnsanlar, devletin gerçeklerinden çok Escobar'ın yalanlarına inanmaktadır. O günlerde çocuklara iyiyle kötü arasındaki farkı öğretmek çok zordur çünkü yetişkinler de bu konuda bocalamaktadır. Escobar'ın ülkesine verdiği en büyük zarar belki de budur.

Sınıf çatışması ve Escobar'ın suaygırları

Kolombiya'nın şiddet yüklü tarihi, aslında bir sınıf mücadelesi tarihidir. Laura Restrepo'nun Hezeyan adlı romanında burjuva sınıfından bir kadının, Agustina'nın yaşadığı şiddetli travmada sınıf çatışmasının izlerini açıkça görebiliriz.

Travmaya sebep olanlardan biri, Agustina'nın eski sevgilisi Midas'tır, Escobar için çalışan ve kara para aklayan bir çete üyesi... Midas, her ne kadar zenginleşmiş de olsa "eski zenginler" dediği elitlere olan hayranlığını gizleyemez ve "her şekilde kendini onlara palyaçoluk ederken bulur". Onların sahip olduğu şeye ne kadar para kazansa da sahip olamayacağının farkındadır. O şeylere sevgilisi Agustina da sahiptir:

"Miras olarak çiftlik bırakmış bir dede, büyük büyük babadan kalan Fransızca bir kütüphane, ince pamuklu kumaşa işlenmiş, ipekler içinde bir bavulda saklanan, dört nesildir kullanılan ve giyme sırası geldiğinde çıkartılıp rahibelere kolalamaları için verilen vaftiz kıyafetleri…"[14]

Sınıf çatışmasının sadece bir zenginleşme meselesi olmadığı, sınıfların arasında ne kadar geniş bir kültür uçurumu bulunduğu daha iyi anlatılamazdı… Midas, kendisine kapatılan kapıları açacak bir anahtar olmadığının farkındadır:

"García Márquez gibi Nobel Ödülü sahibi de olsan, Escobar gibi gezegenin en zengini de olsan, eğer kolalı giysiler giymiyorsan bu ülkede hiç kimse değilsin."[15]

Yoksul gençleri gangsterliğe öykündüren, bu acı gerçeği bilmenin yol açtığı sonsuz öfkedir. Midas, elindeki silahla zenginlerin önünde diz çökebileceğinin farkındadır ama bu onu görecekleri anlamına gelmez. Korku uyandırsa bile hâlâ görünmezdir, üstelik artık Pablo Escobar'ın malıdır: "Pablo'dan gelmiş bir doları cebine attığın andan itibaren artık onun mülkiyetinin bir parçası olursun."[16]

Yoksul bir aileden gelen Escobar'ın kendisi de bu sınıf nefretinden besleniyordu. Forbes dergisinin en zenginler listesine girse de hiçbir zaman "eski zenginlerin" dünyasına dâhil olamayacaktı. O da kendi dünyasını inşa etti, kurallarını sadece kendisinin belirlediği büyük bir imparatorluk kurdu. Bu imparatorluğun ana karargâhı olan Nápoles Çifliği'nde, dünyanın dört bir yanından getirttiği hayvanlarla adeta mitolojik bir diyar yarattı. Düşen Şeyleri Gürültüsü romanından anlaşıldığı üzere, aileleri izin vermediği için gizlice çiftliğe giderek Escobar'ın ihtişamlı hayvanat bahçesini ziyaret etmek, o dönemin çocukları arasında çok yaygın bir etkinlik haline gelmişti.

Escobar'ın 1993'te öldürülmesinin ardından özel hayvanat bahçesi dağıtıldı ancak Afrika'dan getirtilen suaygırları kaçmış ve yakalanamamıştı. Bugün hâlâ Kolombiya'nın nehirlerinde 80 ila 120 arasında suaygırının yaşadığı tahmin ediliyor. Afrika'daki kuraklık suaygırlarının sayısını kontrol altında tutarken Kolombiya'daki suaygırları çok daha hızlı gelişiyor ve çoğalıyorlar. Doğal olmayan bu durum ekosistemi birçok açıdan olumsuz etkiliyor. Suaygırı Afrika'nın en vahşi hayvanı, aslan ve timsahtan bile daha yırtıcı bir hayvan… Kolombiyalılara Escobar'ın güç gösterisinden kalan bir başka miras…


[1] Patrick Naef, "The commodification of narco-violence through popular culture and tourism in Medellin, Colombia" The routledge handbook of popular culture and tourism içinde, Routledge, 2018, s. 54-66.

[2] Javier Cercas, Saplantı, Çev. Süleyman Doğru, İstanbul, Everest, s. 15.

[3] Juan Gabriel Vásquez, Düşen Şeylerin Gürültüsü, çev. Süleyman Doğru, İstanbul, Everest, 2012, s. 8.

[4] Düşen Şeylerin Gürültüsü, s. 234.

[5] Düşen Şeylerin Gürültüsü, s. 235.

[6] Düşen Şeylerin Gürültüsü, s. 237.

[7] Düşen Şeylerin Gürültüsü, s. 9.

[8] Düşen Şeylerin Gürültüsü, s. 237.

[9] Düşen Şeylerin Gürültüsü, s. 238.

[10] Düşen Şeylerin Gürültüsü, s. 8.

[11] Gabriel García Márquez, Bir Kaçırılma Öyküsü, çev. İnci Kut, İstanbul, Can, 2018, s. 158.

[12] Márquez'in Bir Kaçırılma Öyküsü kitabına ilişkin önemli eleştiriler için bkz. Gerald Martin, Gabriel García Márquez'e Giriş, çev. Emrah İmre, İstanbul, Can, 2017, s. 161-171.

[13] Bir Kaçırılma Öyküsü, s. 163.

[14] Laura Restrepo, Hezeyan, çev. Zeynep Öztekin Yıldırım, İstanbul, Ayrıntı, 2013, s. 111.

[15] Hezeyan, s. 111.

[16] Hezeyan, s. 54.

Esra Akgemci kimdir?

Esra Akgemci, Lisans eğitimini Hacettepe İktisat (İngilizce), yüksek lisans ve doktora eğitimini Ankara Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümünde tamamladı. ABD, Meksika, Şili ve Brezilya’da lisansüstü araştırmalarda bulundu.

Kâzım Ateş ile birlikte Dünyanın Ters Köşesi Latin Amerika: Tarih, Toplum, Kültür (İletişim, 2020) adlı kitabı derledi. Selçuk Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’nde doktor öğretim üyesi. ODTÜ Latin ve Kuzey Amerika Çalışmaları programında yüksek lisans dersleri veriyor.

İlgili İçerikler