“Sanat ne işe yarar?” sorusu muhtemelen insanlık tarihi kadar eski bir soru. Bu soruya elbette “Sanat bir işe yaramak zorunda değildir” ya da “Sanat hiçbir işe yaramasa bile değerlidir” şeklinde cevap verenlerin sayısı az değil.
Ne var ki, sanatın nasıl ortaya çıktığını düşündüğümüzde, farklı toplumlarda ve tarihsel koşullarda da olsa insanları sanata yönlendiren dürtünün hep belirli bir gereksinimden kaynaklandığını görebiliriz. O halde soruyu belki de şöyle sormak gerekir: “Sanata neden ihtiyaç duyarız?”
Arkeolog İsmail Gezgin, “Sanatın Mitolojisi” (Pinhan, 2024) adlı kitabında, sanatın ardında yatan mitleri inceliyor. Gezgin, antik çağdan itibaren insanların kimlik kaygılarını, dünya tasavvurlarını ve inançlarını yansıtan mitleri görünür kılma ihtiyacından söz ediyor. Sanat, işte bu psikolojik ihtiyaçtan kaynaklanıyor.
Gezgin’e göre, mitlerde inşa edilen öteki dünyaları ve tanrıları ete kemiğe büründürme ihtiyacı, mağaraların karanlık duvarlarına atılan ilk boya darbesiyle birlikte kendini gösteriyor. İlk mitlerin ölümden sonraki hayatla ilgili olduğu düşünüldüğünde, ölümün bir son olduğunu kabullenmek istemeyen ve “Ben kimim, insan nedir, yaşamın anlamı nedir?”gibi çetin sorularla boğuşan insanın neden sanatsal yollara başvurduğu daha iyi anlaşılıyor. Zira bunlar “modern insanın” da peşini bırakmayan sorular.
Latin Amerika’da sanat ve toplumsal tarih
Sanatın ardında yatan mitleri keşfetmek, kuşkusuz belirli bir bölge üzerinde uzmanlaşmak isteyen sosyal bilimciler için de heyecan verici bir süreç. Özellikle de Latin Amerika gibi mitlerin yalnızca geçmişe ait masallardan ibaret olmadığı, günümüzde de siyaseti, toplumsal hareketleri ve kimlik inşasını şekillendiren dinamik mekanizmalar olarak öne çıktığı bir bölgeden söz ediyorsak.
İşte bu dinamikleri hep birlikte keşfetmek için, bu yıl 22 Haziran’da kapılarını açan Bilimler Köyü’nde değerli hocam Prof. Dr. Aylin Topal ile birlikte, Latin Amerika’da sömürgecilik öncesi dönemden günümüze uzanan tarihsel kırılmaları sanatın dönüştürücü dili aracılığıyla ele alacağımız bir etkinlik düzenliyoruz.
“Latin Amerika’da Sanat ve Toplumsal Tarih” başlıklı bu etkinlikte, katılımcılarla birlikte sanat ile siyaset arasındaki çok katmanlı ilişkiyi interdisipliner ve etkileşimli bir tartışma zemini içinde incelemeyi amaçlıyoruz.
Bölgenin özgün toplumsal ve politik dinamiklerinin edebiyat, resim, müzik ve sinema üzerindeki yansımalarını analiz ederek, yalnızca bölgesel deneyimi değil, sanatın toplumsal dönüşüm süreçlerindeki eleştirel ve kurucu rolünü de yeniden düşünmeye davet ediyoruz.

2019’da Foça’da kurulan ve kâr amacı gütmeyen kolektif bir oluşum olan Bilimler Köyü, tam da böyle bir etkinlik için biçilmiş kaftan. 2022’den bu yana tamamen gönüllü akademisyen ve uzmanların düzenlediği etkinliklere ev sahipliği yapan Bilimler Köyü, kampüsün dışında ve müfredatın ötesinde interaktif bir eğitim alanı sunuyor.
Geçen sene yine Aylin Hoca’yla birlikte düzenlediğimiz etkinlikte, Latin Amerika’da sinema ile toplumsal tarih arasındaki ilişkiyi ele almıştık. Bu yıl, programımıza edebiyat, resim ve müziği de ekleyerek yola devam ediyoruz.
Büyülü Gerçekçilik: Toplumsal gerçekliğin mitlerle buluşması
İlk durağımız, edebiyatta Alejo Carpentier, Juan Rulfo, Gabriel García Márquez ve Isabel Allende gibi isimlerle anılan büyülü gerçekçilik (lo real maravilloso) akımı.
Estetik bir tarz olmanın ötesinde toplumsal bir epistemoloji oluşturan bu akım, Batı merkezli pozitivist, çizgisel ve rasyonel tarih anlayışına meydan okuyor. Mitolojik olanı gündelik hayatın içine yerleştiren Büyülü Gerçekçi yazarlar, rasyonel aklın sınırlarını mitleri kullanarak aşıyor ve resmi tarihin sansürlediği travmaları kolektif hafızaya kaydediyorlar.
Sanat böylelikle hem toplumsal travmanın taşınabilir ve katlanılabilir hale gelmesini sağlıyor hem de direnişin bir biçimi değil, bizzat kendisi haline geliyor.
Buradan hareketle, etkinlikte inceleyeceğimiz ilk eser, Gabriel García Márquez’in “İyi Kalpli Eréndira” adlı kitabında yer alan “Dünyanın Boğulmuş En Güzel Adamı” adlı öykü. Ardından Samanta Schweblin’in “Kurtarma Mesafesi” adlı romanından yola çıkarak büyülü gerçekçilikten beslenen eko-gotik edebiyatı ve bu edebiyatın eko-feminist hareketle ilişkisini tartışacağız.

Duvar resmi (muralizm) geleneği: Kamusal alanda mitleşen siyaset
İkinci durağımız, Meksika Devrimi sonrası filizlenen ve tüm kıtaya yayılan muralizm akımı. Diego Rivera, David Alfaro Siqueiros ve José Clemente Orozco gibi sanatçıların eserlerinde yerli mitlerin modern Marksist mücadelelerle nasıl iç içe geçtiğini inceleyeceğiz.
Diego Rivera’nın “Sueño de Una Tarde Dominical en la Alameda Central” (1947) adlı duvar resminden bir kesit
Günümüzde Şili'deki toplumsal protestolarda, Kolombiya'daki barış süreçlerinde ve Arjantin'deki hafıza mekânlarında sokak sanatçıları, yerli mitolojik sembolleri modern sokak sanatıyla harmanlayarak duvarlara işlemeye devam ediyor. Biz de Meksika’dan Şili’nin duvar resimleriyle ünlü işçi sınıfı mahallesi La Victoria’ya uzanarak, muralizmi toplumsal bir hafıza ve direniş alanı olarak ele alacağız.
Şili’de 1973’te askerî cunta tarafından öldürülen müzisyen Victor Jara’ya adanmış duvar resmi
Mariachi’den capoeira’ya kolonyal tınılar
Sömürgecilik döneminde bastırılan yerli mitlerinin, tüm baskılara rağmen gün yüzüne çıkmaya devam ettiği ve örülen duvarlardaki çatlaklardan sızmayı başardığı alanlardan biri de müzik.
Meksika’nın ulusal sembolü olan mariachi, sömürgecilik sonrası oluşmuş “melez” (mestizo) bir müzik tarzı. İçinde hem yerli halkların hem de İspanyol sömürge düzeninin izlerini görmek mümkün.
Gitar, keman ve trompet gibi mariachi’nin temel enstrümanları İspanyollarla birlikte Amerika’ya geldi. Özellikle telli çalgılar sömürge dönemindeki misyonerler aracılığıyla yaygınlaştırıldı. Ancak Meksikalı yerli ve mestizo zanaatkârlar bu enstrümanları kendi tınılarına göre yeniden ürettiler.
Mariachi ritminin kalbini oluşturan iki enstrüman, vihuela ve guitarrón, İspanyol telli çalgılarından türetildi. Küçük, arkası bombeli bir gitar olan vihuela, yüksek ve keskin ritmik vuruşlar sağlıyor. Muazzam büyüklükte bir bas gitar olan guitarrón ise orkestranın bas yürüyüşlerini üstleniyor.
Başlangıçta kilise müziği için zorla öğretilen bu enstrümanlar, zamanla köylülerin düğün ve sokak müziğine evrildi. Meksika Devrimi ile birlikte hacienda (büyük kolonyal çiftlik) ağalarına karşı halkın ve toprağın sesini haykıran politik bir kimliğe büründü.
Yerli mitolojiler bu müzikte çoğu zaman dönüştürülmüş hâlde karşımıza çıkıyor. Şarkı sözlerinde dağlar, ay, güneş, kuşlar, nehirler, agave bitkisi gibi unsurlar sıkça yer alıyor. Bunlar yalnızca pastoral imgeler değiller. Mezoamerikan kozmolojilerinin doğayı canlı ve ruhsal bir varlık olarak gören anlayışının izlerini taşıyorlar. Bazı bölgesel mariachi şarkıları yerel halk hikâyelerine, köy efsanelerine ya da yerli kahramanlara gönderme yapıyor. Ancak bunlar genellikle Katolik sembolleriyle karışmış durumda.
Bir mariachi grubu
Mariachi’den sonraki durağımız, Brezilya’da halk dansı, dövüş sanatı ve oyunun iç içe geçmiş hâli olan capoeira.
Transatlantik köle ticaretinin ve kolonyal plantasyon sisteminin içinde doğan capoeira, Afrikalıların kültürel hafızasını taşıyan başlı başına bir direniş biçimi. Köleleştirilen Afrikalılar kendi savunma sanatlarını sömürgecinin gözünde “zararsız bir yerel dans” gibi göstermek için müziği ve ritmi bir kamuflaj olarak kullandılar. Yani bedenin kendisi, sömürgecilik karşısında bir hafıza ve direniş alanına dönüştü.
Capoeira geleneğiyle özdeşleşmiş tek telli bir müzik aleti olan berimbau, Afro-Brezilya kültürünün en önemli sembollerinden biri. Berimbau’nun kökeni büyük ölçüde Afrika’ya, özellikle Angola’daki müzik yaylarına dayanıyor.
Berimbau’nun ritmi, sömürgecinin yaklaştığını, dövüşün yavaşlatılıp dansa geçilmesi gerektiğini fısıldayan gizli bir sinyal sistemiydi. Dolayısıyla bu enstrüman yalnızca ritim değil, aynı zamanda yönlendirme işlevi de sunuyor.
Berimbau eşliğinde bir capoeira performansı
Şehir efsanesinden sinema perdesine: "Kıllı Bacak" miti
Son durağımız, sinema. Brezilyalı yönetmen Kleber Mendonça Filho’nun bu yıl dört dalda Oscar’a aday gösterilen filmi “Gizli Ajan” (O Agente Secreto), mitlerin yalnızca antik çağlara ait olmadığını, modern kentsel mekânda ve güncel toplumsal hafızada yeniden üretildiğini gösteren önemli bir örnek.
1970'lerde Brezilya'nın Recife şehrinde, askeri diktatörlük döneminin yarattığı tekinsiz atmosferde doğan “kurbanlarına aniden saldıran kesik, kıllı bir bacak” anlatısı, filmde korkunun, sansürün ve bastırılmış toplumsal histerinin mitsel bir dışavurumu olarak karşımıza çıkıyor.
Yönetmen Filho, korkunç bir şehir efsanesini mizahla, büyülü gerçekçi bir üslupla ve popüler kültür öğeleriyle harmanlayarak, askeri rejimin yarattığı dehşet iklimini alt ediyor ve popüler anlatıyı sömürgeci/baskıcı rasyonaliteye karşı bir direniş estetiği olarak kullanıyor.
“Gizli Ajan” filminin afişi
“Gizli Ajan” filminin kullandığı popüler kültür öğelerinden biri de Hollywood sineması. 1970’lerde tüm dünyada popüler olan “Jaws” filmine yapılan göndermeler, filmin büyülü gerçekçi evreninde merkezi bir yere oturuyor.
Biz de buradan hareketle hem “Latin Amerika’nın Hollywood’unu” hem de “Hollywood’un Latin Amerika’sını” ele almayı amaçlıyoruz. Bir bölgenin toplumsal süreçlerini anlamak için o bölgeye olabildiğince “içeriden” bakabilmek kadar bölgenin “dışarıdan” nasıl göründüğünün farkında olmak ve ötekileştiren, oryantalist bakış açılarını teşhis edebilmek de bir o kadar önemli. Hollywood sinemasındaki tehlikeli/egzotik tiplerden hizmetkâr/muhtaç tiplere uzanan Latin Amerikalı klişe karakterler, tam da bu açıdan analiz için oldukça uygun bir malzeme sunuyor.
Bilimler Köyü’ndeki son günümüzü genel bir değerlendirmeye ayırıyoruz. Bilgiye ulaşmanın belirli bir “toplumsallık” içinde ortaya çıkan zevkli ve eğlenceli bir yolculuğunu daha geride bırakırken, kendimizi bir sonraki senenin yol haritasını planlarken buluyoruz.


