Tarihçi, akademisyen Hakan Kaynar, Anason İşleri’nden yayımlanan 100 Dublede Cumhuriyet Tarihi adlı kitabında, Cumhuriyet tarihine meyhane masasından bakıyor. Adeta okuruyla muhabbet eder gibi. Eğlence tarihinden, kadın-erkek ilişkilerinden, edebiyattan, sinemadan, müzikten, siyasete kadar uzanan 100 dublelik bir anlatı. Darbeler, suikastlar, kadın cinayetleri, Madımak, 6-7 Eylül... Ama alışıldık biçimleriyle değil.
Hakan Kaynar’la online buluştuk ve kitap üzerinden, resmi tarihin dışında kalan küçük meseleleri, belge ile sezgi arasındaki mesafeyi, tarihin hangi anlatı biçimlerine ihtiyaç duyduğunu konuştuk. Büyük anlatılardan çok, küçük ayrıntılara kulak veren; gündelik hayatın tarihini merak eden herkes için mükemmel bir seçim. Okurken hem eğlendim hem de muazzam bilgiler öğrendim. Özellikle dost sofralarınızda bu kitap size eşlik edebilir; sohbetleriniz daha farklı bir hâl alabilir.
Siz Cumhuriyet meyhanesinde kimlerle oturmak isterdiniz?

- Hakan Kaynar kimdir desem? Sizinle ilgili çeşitli kaynaklara baktım. Akademisyen, Ankara milliyetçisi ve Gençlerbirliği Basın Sözcüsü olduğunuzu öğrendim. Ankara milliyetçisi Hakan Kaynar kimdir?
Ankara’da büyüdüm. Bu kitapta da geçiyor… Vizontele filminde çok sevdiğim bir sahne vardır: Belediye başkanı kalabalığa “İnsan memleketini niye sever?” diye sorar. Sonra da kendisi cevap verir: “Başka çaresi yoktur da ondan” Sanırım Ankara milliyetçiliği de biraz böyle bir yerden geliyor. Ama son 25 yılda Ankara çok değişti. Şehir kimliği, başkent kimliğinin önüne geçmeye başladı. Deniz yok, orman yok, yeşil alan sınırlı, nehir deseniz yok ama işte Gençlerbirliği var. Neredeyse her gün yürüdüğüm merdivenli Yazanlar Sokağı var, burası bir yokuş, bittiği yerde bir hanımeli var. Ankara’yı severken gerekçelerini siz kendiniz bulursunuz. Ancak bu sevme meselini daha da daralttım. Aşağı Ayrancı’da oturuyorum. Artık “Vatanım Ayrancı” diyorum. Barış Bıçakçı'nın Sinek Isırıklarının Müellifi kitabında çok sevdiğim bir cümle var bu meseleye dair: “İstanbul’da gün boyu dolaşırken dünyanın haline üzüldüm. İnsan İstanbul’da yaşayınca dünyanın haline, Ankara’da sadece Ankara’nın haline üzülüyor.” Ben de ikisine birden üzülmemek için kendime vatan olarak Ayrancı’yı seçmeye karar verdim.
- Kitabınızı çok sevdim. Günlük hayatın tarihi benim de özel olarak ilgilendiğim bir alan. Bu nedenle merak ediyorum: Anason İşleri'nden Metin Solmaz’la yolunuz nasıl kesişti? Kitap fikri nasıl doğdu?
Metin Solmaz’ı uzun yıllardır tanıyorum ama bu kitap fikri, onun Ankara’ya taşınmasından sonra gelişti. Öncesinde daha seyrek görüşürdük. Ankara’ya taşındıktan sonra görüşmelerimiz sıklaştı. Bir gün böyle bir kitap projesinden söz etti. “Keşke birisi böyle bir kitap yazsa” dediğinde, ben de “Nasıl bir kitap?” diye sordum. Anlattığı şey, ortaya çıkan kitaba oldukça yakın bir fikirdi. Siyasetten kültüre, sinemadan edebiyata pek çok alanı gündelik hayatla ilişkilendiren, ama akademik bir ciddiyet taşıyan bir metin hayal ettiğini anladım. Onun kafasında tarihçilerin ve akademisyenlerin de ciddiye alacağı bir kitap vardı. Fakat öyle bir kitap olmadı bizimki. Bu da büyük ölçüde benden kaynaklandı. Başta projeye çok sıcak bakmadım, “yazarım” dedikten sonra bile yaklaşık iki ay boyunca hiçbir şey yazmadım. Çünkü ilk konuştuğumuz haliyle beni tam olarak ikna etmiyordu. O yüzden başlangıcı sürekli erteledim. Kitaba bizim diyorum. Çünkü fikir, başlık Metin Solmaz’ın. Editörüm Mesut Ergün’ün katkısı çok büyük. Hep yazmaya teşvik etti beni. Hatalarımı düzeltmekle kalmadı. Kitabın içeriğine dair önerilerde bulundu. Görsellerle ilgili kolaj fikri ona ait. Yayınevi çalışanları da bütün bu düşüncelerin olabildiğince iyi şekilde hayata geçmesini sağladı.

"100 duble, kitapta olmayan bir şeyi anlatma çabasının ürünü"
- Bu kadehlerin sırrı nedir? İlk duble cumhuriyete, ikinci duble Aş Dede’ye, üçüncü duble kadınları eşitleyen Mustafa Kemal’e… 100. kadeh ise birdenbire beliren aşk hallerine... Bunun bir sırrı olmalı. Bu 100 duble nasıl belirlendi?
Aslında bu 100 duble, kitapta olmayan bir şeyi anlatma çabasının ürünü. Özel olarak baştan planlanmış bir sıralama yok. Yani mesela birinci duble Cumhuriyet’e, ikinci duble Mustafa Kemal Paşa’ya ayrılması gerekir değil mi? Ama tıpkı hayatın kendisi gibi, tıpkı rakı masası gibi, muhabbet gibi ilerlesin istedim. Konuların birbirine eklemlendiği, bazen sıçradığı, bazen dağınık gibi görünse de içten içe bir bağ kurduğu bir akış vardı. Tarih de böyle çalışır aslında. Eğer elinizdeki malzeme ile etik bir ilişki kurarsanız, nasıl yazmanız gerektiğini malzemenin kendisi belirler. Ona dışarıdan bir şablon, bir kurgu dayatamazsınız. Ama araçsal bir ilişki kurarsanız, her şeyi istediğiniz gibi kurgulayabilirsiniz. Ben kendi yazma tarzımı hep kendi varoluşum üzerinden kuruyorum. Başka bir biçimde nasıl yazılır, bilmiyorum. Bu kitapta da geçmişle kurduğum kişisel ilişki üzerinden ilerledim. Hem bireysel geçmişimle, hem de Türkiye’nin geçmişiyle… Bu yüzden oldukça öznel bir kitap oldu.
- Kitabı okurken sanki bir meyhanede derin bir sohbete tanıklık ediyormuşum gibi hissettim. Siz anlatıyorsunuz, biz dinliyoruz, ama sadece dinlemekle kalmıyoruz. Adeta bir aydın sofrasında, kalabalık bir grubun parçası oluyoruz. Bu atmosfer bana çok iyi geldi. Keyifliydi.
Bunu duymak beni çok mutlu etti. Çünkü kitabın örtük meselelerinden biri de tam olarak bu: eşlik etme hali. Özellikle son bölümlerde –belki 96. ya da 97. dublede– bunu bir sezgi olarak anlatmaya çalıştım. Tam olarak kelimelere dökemedim belki ama hissettiğim şey şuydu: İnsan olarak kurduğumuz tüm ilişkilerde arkadaşlık, sevgililik ya da vatandaşlık fark etmez bir tür eşlik etme arzusu taşıyoruz. Tıpkı bir romanı ya da filmi başkasına anlatırken yaşadığımız gibi… Okurken ya da izlerken pasifiz; alımlayan konumundayız. Ama anlatmaya başladığımızda o anlatının parçası olmak istiyoruz. Bu istekle bazen metni “tahrif” bile ediyoruz; heyecanla bazı yerleri abartıyoruz ya da eksiltiyoruz. Ama işte o anda, anlatıcı konumuna geçiyoruz. Aktif hale geliyoruz. Bu da o ilişkiye katıldığımız, ona eşlik ettiğimiz anlamına geliyor.
- Gündelik hayatın tarihine, küçük meselelere gerektiği kadar neden önem verilmiyor? Hep savaşlar, zaferler, kayıplar anlatılıyor; hep yukarıdan yazılan bir tarih… Oysa günlük belgeler, mektuplar çok daha gerçeğe yakın değil mi?
Tarih, çoğu zaman anıtlara benzer. Mesela Taksim Meydanı tarih sayılır ama oradaki bir sokakta her gün uğradığımız bir pastane ya da bakkal tarih olarak görülmez. Geçmişin kendisi dışarıda bırakılır; yalnızca önemli görülen kişiler ve olaylar merkeze alınır. Bu da tarihin iktidar eliyle şekillendirilmesiyle ilgilidir. Devlet, tarihi kendi lehine kullanır.
Benim yapmak istediğim ise işe yaramayan bir tarih yazmak. İktidarların işine yaramasın, resmi anlatının işine yaramasın, hatta herhangi bir tarihçinin ezberine de yaramasın istiyorum. Parçalı yapısı da bu yüzden. Yazarken kafamda hep şu soru vardı: “Bu tarih ne işe yarıyor?” Ayrıca edebiyatla tarihin kesişebileceği bir yer arıyorum. Anlatımın biçimi değil mesele; edebiyatın yaptığı gibi, anlattıklarımdan bir fazlasını duyurabilir miyim dinleyenlere, onun peşindeyim. Güzel cümlelerle anlatmak değil derdim veya ne bileyim belgelerden, mektuplardan öğrendiklerimi tıpkı bir hikâyeci gibi anlatmaktan da bahsetmiyorum. Edebiyat bizi insan olmanın bin bir haliyle karşılaştırır. Edebiyattan öğrenmek yaşarken öğrenmeye benziyor. Kendimizi kaptırdığımız bir roman örneğin bazı duygularımızdan utanmamayı öğretebilir bize. Bir elinizde ayna olabilir diğerinde cımbız, mahalle yanıyormuş size ne? “Düşünme, arzu et sade, bak böcekler öyle yapıyor” diyor ya Orhan Veli, bu daveti alıştığımız tarih yapmaz, bense deniyorum.

- İlk duble cumhuriyete ve Ahmet Muhip Dıranas’dan bahsetmeniz çok etkileyici. Ben aşkınla şad/Sen sineler küşat/Devir Cumhuriyet/Doldur İçelim… Sizin için önemini öğrenebilir miyim?
Aslında kitaba o şiirle başlamadım. Sonraki bölümlerden bazılarını yazdıktan sonra hatırladım ve yeniden okudum. Okuduğumda şairin bilgeliğine bir kez daha şaşırdım. Şair derken bunu sadece Ahmet Muhip Dranas için söylemiyorum; 1920’ler, 30’lar, 40’lar dönemi şiirinde genel olarak çok az sözcükle çok şeyi ifade etme yetisi var. Gerçekten yoğun, rafine bir anlatım. O dizelerde aşk var, bir kadının “sineleri küşat” etmesi, açması var –yani kalpleri açıyor, dönüştürüyor. Aynı zamanda belli ki “yaka bağır” açık. İyi de cumhuriyetle kadının, üstelik sineleri açılmış bir kadının ne ilgisi var? İçmek de nereden çıktı? Dranas’ın bu noktadaki hassasiyeti bana çok katmanlı geliyor. Sadece romantik bir çağrı değil bu; aynı zamanda dönemin ruhuna dair bir tespit.
Zihnimde başka sahneler de canlandı bu dizeleri okurken. Örneğin Vesikalı Yarim’de Sabiha’nın masaya ilk gelişi, sigarasını yaksın diye Halil’e doğru eğilirken açılmış sinesini saklamaması… O küçük jestin görünürlüğü… Ya da Necati Cumalı’nın Nahit Hanım’ı tarif ederken takıldığı detay, hava ne kadar soğuk olursa olsun diyor, kürk yakalı mantosunun yakası hep açıktı. Dıranas’ın Fahriye Abla'sı: “Gözlerin, dişlerin ve akpak gerdanınla” Bunların hepsi aynı dizgeye bağlanıyor bence. “Sineleri küşat” ifadesinde pasif bir nesneleşme yok. Aksine, aktif bir özne var. O kadın, kadınlığını saklamak yerine vurguluyor, sadece “duygulara ilham veren” değil; varlığıyla bir eşitlik kuran, hatta bu eşitliği talep eden biri. Hatta eşitlikten de öte, varoluşsal bir denklik isteği. Bu da dönemin siyasal tahayyülüyle kesişiyor. Mustafa Kemal’in Karlsbat’ta bir hanımefendiyle yaptığı sohbet geliyor aklıma, yıl 1918. Öylesine etkilenmiş ki, bu sohbeti günlüğüne yazmış, ertesi gün arkadaşlarına da okumuş. Ama dinleyenler anlamakta zorlanmış. O da bir süre sonra vazgeçmiş anlatmaktan. “Bu konu elastiki bir konu,” demiş. “İsteyen istediği gibi çekiştiriyor. Bundan sonra bu mesele üzerine konuşmayacağım.” İşte Dranas’ın dizeleriyle karşılaştığımda, bu tarihsel bağlamlar, o edebi imgelemle örtüştü. O yüzden ilk dublede yer alması tesadüf değil; benim zihnimde çok şeyin buluştuğu bir yer orası.
"Eşitlik fikriyle yüzleşmeye hazır değiliz"
- III. dublede Mustafa Kemal’in kadın-erkek ilişkilerinde ahlaki eşitliği, duygusal dengeyi ve karşılıklı sorumluluğu savunan ifadeleri bugüne kadar neden tarihsel anlatının dışında tutuldu?
Bugün bile oradaki eşitliği yüksek sesle söylemek kolay değil. Oysa Mustafa Kemal çok açık bir biçimde şunu söylüyor: Erkekler, ergenlik çağından itibaren bedenlerinin ateşiyle birçok "günah" işler. Yani ahlak normlarının dışına çıkan, kimi zaman da gizli/açık şekilde onaylanmış bazı davranışlar sergilerler: Ancak tüm bunlar onların şeref ve haysiyetinden bir şey eksiltmez. Dahası diyor ileride evlenecekleri kadınları nasıl mutlu edebileceklerini öğrenirler. Peki diye soruyor aynı tecrübeyi geçirmemiş bir kadın kocasını maddi manevi nasıl tatmin edebilir? Mustafa Kemal burada çok açık bir sınır kırıyor. Kadınlar da erkeklere benzer bir yaşam sürerse, onların şeref ve haysiyetinden de bir şey eksilmez, demek istiyor. Bu, bugün bile dile getirilmesi cesaret isteyen bir eşitlik tanımı. Çünkü bu mesele sadece “erkek kadını nasıl mutlu eder” meselesi değil. Asıl mesele, bireylerin nasıl mutlu olmayı öğrenebileceği. Kadınların da erkekler gibi deneyimle, yanılarak, yaşayarak kendilerini tanımaya hakları olduğunun kabulü. Bu eşitlik fikriyle yüzleşmeye hazır değiliz.
- Öyleyse yeni duble, bir başka konu: Fethullah Gülen’in Burdur’da yakalanmasına rağmen “soğuk hücreye koymasınlar” diyen bir Turgut Özal anlatıyorsunuz. Bu ifadeyi nasıl okumalıyız?
Bu bilgi Hikmet Özdemir’in bir kitabından. Özdemir, hem Turgut Özal’ın danışmanıydı hem de Türk Tarih Kurumu’nda görev yaptı; tarih disipliniyle tamamen ilgisiz biri değil. O yüzden aktardığı anekdotlar önem taşıyor. Ama burada dikkat çekmek istediğim bir başka şey var: Yakın tarihle ilgili yazanlar çoğu zaman mevcut koşulların hep böyle süreceğini varsayarak rahatça yazıyor. Oysa siyasal iklim sürekli değişiyor. Hikmet Özdemir bu ifadeyi yazarken, örneğin 15 Temmuz gibi bir olayın yaşanacağını bilseydi, bu kadar açık yazar mıydı? Emin değilim. Turgut Özal ile Fethullah Gülen arasındaki ilişki aslında oldukça eski. Özal’ın İzmir’den aday olması, Gülen’in İzmir'deki etkisi, o dönem kurulan bağlantılar. Tüm bunlar bugünden bakıldığında daha görünür hale geliyor. Tarih de biraz böyle işliyor zaten: Aynı isimler, kurumlar, çevreler etrafında dönen karmaşık ilişkiler ağı. Kitapta bu türden bağlantılara dikkat çekmeye çalıştım ama doğrudan hüküm vermekten kaçındım. Okura bu ilişkileri göstermek, sonra bir adım geri çekilmek istedim. Çünkü tarih yazımında yorumla spekülasyon arasındaki çizgi çok ince. Ama bu tür anekdotlar, o çizginin üzerinde düşünmemizi sağlıyor.
- Aziz Nesin’in ölümünden bir gün önce rakı içip içmediğine dair tanıklıklar neden bu kadar ayrıntılı bir şekilde kitapta yer alıyor. Bu olayı önemli yapan sebep nedir?
Kaba neden-sonuç ilişkisine mahkumiyetimizle ilgili orası. Bahsedilen olay şu: Aziz Nesin ve sevgilisi Ayben Kop otele geliyorlar. Otele onları yerleştiren bir acenta görevlisi “rakı sordu, şaşırdım; içerim deyince ve sevgilisi de onaylayınca getirdim” diyor. Aziz Nesin’in arkadaşı Mustafa Ekmekçi yazıyor bunu. Ayben Kop bu duruma çok içerlemiş belli ki. Bu sefer Ekmekçi bir de olayı onun ağzından anlatıyor. Aziz Nesin içmemiş, o iki kadeh içmiş. Şimdi konu bir yazarın ölümü. Ayben Kop’un yerinde olsak hepimiz içerleriz, sahip çıkamamışız, rakı içmesini engelleyememişiz diye. Oysa buradaki asıl tuhaflık şu: Aziz Nesin’in ciddi bir kalp rahatsızlığı olduğu biliniyor. Üstelik seksen yaşında, az değil. Gitmeden önce doktorlar, dostları onu uyarıyor. Ama ölüm gerçekleşince herkes en kolay sembole, yani rakıya yöneliyor. Rakı burada bir suç nesnesi haline geliyor çünkü ne Ayben Kop’u açıkça suçlayabilirler ne de doğrudan kendilerini. Basit bir neden-sonuç ilişkisine ihtiyaç var: “Rakı içti, kalp krizi geçirdi, öldü.” Böylece herkes rahatlıyor.
Hakan Kaynar
- Reşad Ekrem Koçu neden Türkiye’nin hâlâ tamamlayamadığı bir kamusal hafıza biçimini temsil ediyor? Onun yönteminden ne öğrendiniz?
Koçu’yla kurduğum ilişki, daha çok meyhaneler üzerine yazdığım bir makale sırasında oluştu. O dönemde İstanbul Ansiklopedisine yoğunlaşmıştım. Sanırım Koçu’yla bir ortak noktada buluşuyor olabiliriz: Ansiklopedi gibi "nesnel" olması beklenen bir yapıyı son derece öznel biçimde inşa etmiş biri o. Ben de tarihi öyle yazıyorum. Birçok maddeyi kendisi yazıyor ve bu metinlerde sadece bilgi değil, kendi kişisel eğilimleri, beğenileri, hatta duyguları da belirgin biçimde yer alıyor. Mesela Pandeli ile Fahrettin Kerim Gökay hakkında yazdıklarını karşılaştırdığınızda bu fark çok net görünür. Pandeli’yi sevdiği için ona dair küçük ama anlamlı ayrıntılarla metni zenginleştiriyor. Sevmediklerine karşı ise tonu değişiyor. Bu öznelliği ben kıymetli buluyorum. Çünkü bu tür bir tarih anlatısı, okuyucusunu sadece bilgiyle değil, bakışla da yüzleştiriyor. Bana göre, tarih bundan sonra edebi bir tür gibi düşünülmediği sürece yaşama şansı kalmayacak. Daha doğrusu, üretilmiş fikirleri ve klişeleri tekrar eden tarih anlatıları, sadece kendi gerçekliğiyle yüzleşemeyen insanlar için anlamlı olmaya devam edecek.
"Tarih, sadece nesnellik iddiasına yaslanarak yazılamaz"
- Peki bir tarihçi, geçmişteki olaylarla ve insanlarla nasıl bir ilişki kurmalı?
Siegfried Kracauer’ın tarih üzerine yazdıklarını önce arkadaşlarımla bir yıl boyunca sonra da derslerimde yıllarca satır satır okuduk. Bir yerde şöyle diyor, aşağı yukarı şöyle: Geçmiş fenomenlerle doludur, çağdaşları arasında birer sfenks gibi yükselir bunlar, görmezden gelemeyiz. Peki bunlarla nasıl ilişki kuracağız. Tıpkı gündelik hayatta yeni tanıştığımız biriyle ilişki kurarken yaptığımız gibi… Onun karakteri hakkında bir yargıya nasıl varıyoruz? Jestlerinden, kullandığı dile, verdiği tepkilere kadar pek çok ayrıntıyı gözlemleyerek zihinsel bir tablo kuruyoruz. Elimizde bilimsel enstrümanlar yok belki ama insan olmanın sezgisel araçları var. Tarihçinin de geçmişteki bir kişiyle ya da olayla kuracağı ilişki buna benzer olmalı. Belgeyle, bilgiyle, bağlamla elbette ama aynı zamanda insanî sezgiyle. Yani düşünce üretme biçimi olarak bireysel akıl yürütme devreye girmeli. Tarih, sadece nesnellik iddiasına yaslanarak yazılamaz.
- O zaman tarihçinin en önemli aracı nedir?
İnsan olmak… Yani her kimse, nasıl biriyse, öyle olmak. Ancak oradan, o kişisel yerden baktığında özgün bir bakış açısı ortaya çıkabilir. Aksi takdirde, hep aynı tekrarın içine düşeriz
- Peki bu kitapta ismi geçenlerden kimlerle bir rakı masasında oturmak istersiniz?
Çok güzel bir soru. O masada olmasını en çok isteyeceğim isimlerden biri Sevgi Soysal. Özellikle onun cesareti ve kadın-erkek ilişkilerindeki eşlik fikrine gösterdiği duyarlılık nedeniyle. “Eş” kelimesinden hoşlanmaz ama "eşitlikçi bir eşlik" hâliyle Cumhuriyet fikrine çok yakıştığını düşünüyorum. Melih Cevdet Anday kesinlikle o masada olmalı. Raziye’yi de alıp gelsin ama. Benim aklım hep edebiyata gidiyor, siyasetçileri çok merak etmiyorum. Sonra… İzmit Halkevi’ndeki bir düğün boyunca dört erkekle dans edip flörtleşen bir genç kadının mektubunu yazdım kitapta, O da gelsin isterim masamıza. Sonra Akıncılar Derneği’ne üye olan iki amirin bugünün kavramıyla mobbingine maruz kalmış iki kadın var kitapta. Mektuplar arasında elime geçmiş dava dosyalarından yazdım hikâyelerini. Bir başkasının günlüğü geçti elime, yetmiş sekizden seksen yaşına kadar yazmış bir kısmını, elli sene önce ayrıldığı sevgilisini yazıyor, sonra evlendiği kocasını. İkincisine kızıyor sürekli. Sevgilisiyle beraber gelsinler. Ben ismini bildiklerimizle çok ilgili değilim aslında. Cumhuriyet sadece kurucuların değil, adı bilinmeyen ama direnciyle var olan vatandaşların da masası çünkü.

- Türkiye’de şehirleşme süreci, Cumhuriyet’in kamusal karakterini nasıl şekillendirdi? Rakının şehirli olması neyi temsil ediyor, neye karşı duruyor? Ki ben rakının şehirli olduğuna sanırım katılmıyorum. Açıklar mısınız?
Aslında şehirli olan rakının kendisi değil, onun içildiği mekândır yani meyhane. Meyhane, başlı başına bir şehir mekânıdır. Konumu, işlevi, kültürel geçişkenliğiyle bunu gösterir. İstanbul’un eski yapısını düşünün: Farklı dini topluluklar, Yahudiler, Rumlar, Müslümanlar kendi mahallelerinde yaşar. Bu mahalleler kendi içine kapalıdır. İnsanlar doğdukları mahallede büyür, çoğu zaman diğer mahalleleri hiç görmeden yaşar. Meyhane tam bu ayrışmanın dışında duran bir yerdi. Mahalle sınırlarının buluştuğu, cemaat aidiyetlerinin flu hale geldiği, karşılaşmanın mümkün olduğu bir mekândı. Gelen herkese açık. Ama bu demek değil ki, şehrin en güvenilir yeri. Meyhaneyi şehirli yapan bu: Açıklık, geçirgenlik, ötekiyle karşılaşma imkânı. Rakının şehirli olup olmadığından çok, rakının içildiği ortamın bu kültürel ve mekânsal özellikleridir belirleyici olan. Dolayısıyla şehirli olan, rakının kendisi değil; onun çevresinde örülen ilişki biçimidir.
- Rakı kültürü İstanbul’da Rumlar aracılığıyla mı başladı?
Yani... ya da belki. O da bir tartışma konusu. Kitapta da yer verdim. Kapsamlı bir bakışı olan akademik çalışmasında İhsan Erdinçli, daha önce yazdığım bir makaledeki bir cümleme yanıt vermiş. Ben o yazıda demiştim ki: “Türkler meyhaneyle İstanbul sayesinde tanıştı.” O da şöyle yanıt veriyor mealen: “Ne demek kardeşim? Türkler meyhaneyi de, içmeyi de Rumlardan önce bilirdi.”Ama ne kadar zorlarsa zorlasın, yine benim söylediğim noktaya geliyor. Çünkü çalışmasının o kısmında, Türk-İslam şehirlerinde meyhaneye benzer bir yer var mı diye arıyor, arıyor, arıyor, bulamıyor ve sonunda geliyor, yine aynı yere, Bizans’a e yani İstanbul’a
Ağırlıklı olarak evet, meyhane geleneği Rumlara ait. İş kimin çalıştığına, kullanılan sözcüklere, düzenine baktığınızda da bunu görüyorsunuz. Ama mesela ben 17. ve 18. yüzyıl meyhanesinin, bugünkü pavyona denk geldiğini söyleyebilirim. Bugünkü meyhaneler ise, 19. yüzyılın sonundaki İstanbul tavernalarına benziyor. Taverna derken, bugün Sakız Adası’na gittiğinizde gördüğünüz türden yerler... Oturuyorsunuz, yemek yiyorsunuz. Ama Osmanlı’daki geleneksel meyhane öyle değil. O, erotik bir mekân. Orada dans da ediliyor. Garsonlar oğlanlar. Zaten garson da oğlan demek. Meyhane müdavimi bir şair, orada çalışan garsona mı rakkaseye mi, bir şiir yazmış, öldüğünde meyhane sahibi bir hattata yazdırıp bu şiiri duvara asmış.; bir anı gibi. Bugün nasıl Vedat Milor bir lokantaya gidince fotoğrafını çekip duvara asıyorlarsa, onun gibi düşünün. Rum geleneği elbette baskın; meyhaneciliğin gelişimine büyük katkıları var. Ama ben bütün bunları, “rakı şehirli midir?” sorunuza cevap verebilmek için söylüyorum. Çünkü bu karşılaşmalar, bu çok katmanlı kültürel temaslar, ancak şehirde mümkün olabilir. Ancak şunu ekleyeyim. Eğer bugün için konuşursak, evet rakı kesinlikle şehirlidir. Çünkü artık taşrada meyhane yok. Bir şişe viski alıp yanına da soda fındık, arabanın bagajını açıp, neden, bagaj kapağını siper alıyorlar, üstelik bagaj görünmez bir masa, demleniyorlar. Oysa rakı içerken, su alacaksın, bardaklar iki olacak üstelik plastik kağıt filan değil, fındık fıstık dengeleyemez anasonu, meze ister, ayakta içilebilecek bir meret de değil. Bakın ben de düştüm tuzağa, niye “meret” olsun, olmasın!


