Biz!
x blueSky facebook instagram youtube dailymotion linkedin

Biz!

Yevgeni Zamyatin’in Biz adlı romanının, Huxley’nin Cesur Yeni Dünya ve Orwell’in 1984 adlı yapıtlarına esin kaynağı olduğu söylenir. Distopik romanın bu üç yapıtında devletin cinselliğe yaklaşımı, totalitarizmin ruh yapısı konusunda ipuçları veriyor

Biz!
Yevgeni Zamyatin

Olay çok uzak bir gelecekte geçer. Tekmil yerkürenin Tek Devlet’in egemenliğine girmesinin üstünden bir yıl geçmiştir. Uzay gemisi Integral, dünyadışı gezegenleri ele geçirmek, oralardaki “yabanıl” varlıkları “aklın” boyunduruğu altına almak amacıyla kalkış hazırlığındadır. Projenin başmühendisi, uzay gemisinde uygulanmasını istediği bir günce tutar ve Tek Devlet’teki hayatı anlatır:

Tek Devlet, matematiksel bir verimlilik ve kesinlikle denetlenmektedir. Devlet’in başında oybirliğiyle sürekli yeniden seçilen bir “Velinimet” vardır. Yurttaşların özel hayatlarının olmadığı, ad yerine numaralarla çağrıldığı, birörnek giysiler giyip yapay yiyeceklerle beslendiği, cinsel hayatlarının bile yetkililerce düzenlendiği bir devlettir bu.

İnsanlar devletin kolayca gözetleyebileceği cam binalarda yaşarlar. Gizli Polis örgütünün ya da Muhafızlar Bürosu’nun sürekli gözetimi altındadırlar. Örneğin, başmühendis D-503’ün sevgilisi O-90’ın onu ancak belirli gecelerde ziyaret etmesine izin verilir, ama çocuk doğuramayacak kadar kısa boylu bulunduğu için doğum yapmasına izin verilmez, sanırım o Tek Devlet’e kısa boylu bir çocuk gelmesi istenmediğinden.

En çarpıcı noktalardan biri de, başmühendis D-503’ün rüyalar görmeye başladığında bundan çok tedirgin olmasıdır, çünkü Tek Devlet’te rüya görmek, hatta hayal kurmak akıl hastalığının ya da ruhsal bozukluğun belirtisidir. Bilim insanları, imgelemden sorumlu sinir merkezinin yerini saptamışlardır ve bu “hastalığı” x ışını tedavisiyle iyileştirirler.

* * *

Rus yazar Yevgeni Zamyatin’in Biz adlı romanını ilk kez 1980’li yıllarda İngilizcesinden okumuştum. Yıllar sonra kitabı Barış Zeren’in (Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, Modern Klasikler Dizisi) ve Eyüp Karakuş’un (Can Modern) Rusça aslından yaptıkları çevirilerden yetek niden okudum. Bu yeniden okumalar ilginçtir. Hele üstünden epeyce bir zaman geçmişse yeni bir kitabı okumuş gibi olursunuz. Kaldı ki, her yeniden okuma beraberinde yalnızca yeni bir kitabı değil, yeni bir okuru da getirmez mi? Kitap sözcüğü sözcüğüne aynıdır, metinde değişen bir şey yoktur; ama siz aynı siz olmadığınız, yaşadığınız dönem de aynı dönem olmadığı için, yıllar önce okuduğunuz kitaptan bambaşka tatlar alır, apayrı anlamlar çıkarırsınız.

* * *

Zamyatin’in Biz’inin, George Orwell’in 1984’üne de, Aldous Huxley’nin Cesur Yeni Dünya’sına da esin kaynağı olduğu söylenir. Bana kalırsa, bu üç klasik distopya arasında benzerlikler de var, benzemezlikler de. Ama farklı biçimlerde de olsa, cinsel ilişkiler bu üç totaliter düzende de bir sorun olarak görülür ve bu konuya yaklaşım toplumun denetim altında tutulmasında bir yöntem olarak kullanılır.

Biz’de, Tek Devlet’in yöneticileri, sürekli gözetlenen cam evlerin perdelerinin belirli aralıklarla bir saatliğine indirilmesine izin verirler. Buna “sevişme saati” denir. Bildiğimiz anlamda evlilik diye bir şey yoktur, ama tümüyle rastgele cinsel ilişki diye bir şey de söz konusu değildir. Herkesin sevişmek için pembe kuponlu bir karnesi vardır; kendilerine ayrılan sevişme saatini geçirecekleri “eş”leri de kupona imza atarlar. Öyküyü anlatan başmühendis D-503, yeraltı direniş hareketinin üyelerinden I-330’a âşık olur. (Âşık olmak bu toplumda “suç”tur. Hatta sigara ve içki içmek de hoş görülmediği için, yurttaşlar perdelerin indirildiği saatleri fırsat bilip  bu “günah”ı işlerler.) Sevgilisinin etkisi altında kalarak başkaldırı hareketine katılan D-503, bir işlemden geçirilerek aklı başına getirilir; “suç ortakları”nı polise ihbar ettikten sonra da I-330’un işkenceden geçirilişini kılını bile kıpırdatmadan seyreder.

Boris Kustodiyev’in çizimiyle Yevgeni Zamyatin (1923)

* * *

Huxley’nin dediği gibi, Cesur Yeni Dünya’da gittikçe azalan politik ve ekonomik özgürlüğün yerini giderek “cinsel özgürlük” alır. Yönetim, yaygın cinsel etkinliği özendirirken, evliliği engellemeye yönelir. İnsanlar kendilerine sunulan hedonik yaşam içinde o kadar uyuşmuşlardır ki, kurulu düzeni asla sorgulamazlar. Burada cinselliğe tanınan özgürlük, halkın politik ve ekonomik özgürlüğün her geçen gün ortadan kalktığını kavrayamaması için başvurulan bir yoldur.

* * *

1984’ün Okyanusya’sında insanlara getirilen en ağır baskılardan biri de cinsellik alanındadır. Parti’nin amacı yalnızca kadınlarla erkekler arasında sonradan denetleyemeyeceği bağlılıkların oluşmasını önlemek değildir, asıl amaç sevişmekten zevk almayı tümden yok etmektir. Erotizm “düşman” olarak görülür. Parti üyeleri arasındaki evliliklerin bir kurulun onayından geçmesi gerekir. Gerçi bu kural hiçbir zaman açıkça dile getirilmez, ama birbirlerini fiziksel olarak çekici buldukları izlenimi uyandıran çiftlerin evlenmesine de izin verilmez. Evliliğin kabul gören tek bir amacı vardır, o da Parti’ye hizmet edecek çocuklar dünyaya getirmektir.

İşçiler fareler gibi üremeye ve sürekli savaşta olan ordu için asker üretmeye özendirilirken, Parti üyeleri sekse özendirilmez. Sevişirken harcayacakları gücü Parti’ye hizmete ayırmalıdırlar. Cinsel ilişkiye, “lavman yapmaktan farksız, hiç de iç açıcı olmayan sıradan bir işlem” olarak bakılır. Çocuklar, Parti’ye yararlı olmaları için, belki de örgütün gelecekteki yöneticileri olarak yapay bir biçimde dünyaya getirilir; özel kurumlara yetiştirilerek Parti’ye sadık kişilere dönüştürülürler.

Bütün bunların ayırdına varan Winston ile Julia, sevişmeyi politik bir eylem, “Parti’ye indirilmiş bir darbe” olarak görürler. Çünkü Parti’nin cinselliği kısıtlamasının bir nedeni de, cinsel arzunun Parti’ye bağlılığın önüne geçtiğinin düşünülmesidir. Karşı cinse duyulan sevginin yerini öndere tapınmanın alması istenir.

* * *

Erica Jong, şu sözleri, sanki bu üç distopyayı da okuduktan sonra yazmıştır:

“Diktatörler sevişmeyi de, yaratmayı da çoğu zaman yıkıcı eylemler olarak görürler; çünkü bu iki eylem de insanın kendi bedenine (ve kendi sesine) sahip olduğunu kavramasını sağlar ve bundan daha devrimci bir kavrayış yoktur…”

Yevgeni Zamyatin

* * *

Zamyatin, 1920’de Biz’i yazdığında Rusya’daki İç Savaş sürüyordu. Sovyet döneminin gündoğumuydu. Kitabın ABD, Fransa, Çekoslovakya gibi ülkelerde pek çok çevirisi basıldı; ama Biz SSCB’de ağır baskılar, büyük engellerle karşılaştı ve ancak 1988’de, Sovyet döneminin günbatımında yayımlanabildi.

1930’ların başlarında Zamyatin’e karşı, kendi deyişiyle “Sovyet edebiyatında görülmemiş bir insan avı” başlatıldı. Uzun süredir sahnelenen Pire adlı oyunu sahneden kaldırıldı; kitapları kütüphanelerden, edebiyat tarihlerinden çıkarıldı. Ne ilginçtir ki hem Çarlık, hem de Sovyet dönemlerinde iki kez hapis yatan Zamyatin’in, Maksim Gorki’nin araya girmesiyle, yurt dışına çıkmasına izin verildi. Giderek sağlığı bozulan Zamyatin, son yıllarını Paris’te gözlerden uzakta mutsuzca geçirdi; 1937’de öldüğünde elli üç yaşındaydı.

* * *

Belki de yirminci yüzyılın en önemli, ama en az bilinen distopik romanı olan Biz’de hayal kurmanın bile yasak sayıldığı totaliter bir devleti anlatan Zamyatin’in anlaşılan gerçek yaşamda da düş kurmasına izin verilmemişti. Ama onun bereketli düşgücünden doğan Biz yeryüzünün pek çok coğrafyasında bize bizi anlatmayı sürdürüyor.     

İlgili İçerikler