Sürecin mimarisi, hezeyanlar ve hakikatler
x blueSky facebook instagram youtube dailymotion linkedin

Sürecin mimarisi, hezeyanlar ve hakikatler

Süreç mimarisinin en sıkıntılı tarafının metodoloji olduğunun bir örneği de işte Meclis heyetinin Öcalan randevusu üzerinden doğrulandı. Metodolojiyi sahanın gerçeklerine göre güncelleyerek atılması gereken adımların sıralamasını değiştirmek pekala mümkünken, derhal ‘kriz’ ilan edip sorumluluğu da ana muhalefet partisinin sırtına yüklemek iktidarın samimiyetsizliğini örtmez, aksine kanıtlar

Sürecin mimarisi, hezeyanlar ve hakikatler
Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu

İktidarın ‘Terörsüz Türkiye’ olarak adlandırdığı, Kürt siyasi hareketinin ise bu tanımlamaya itiraz ettiği için kısaca ‘süreç’ demeyi tercih ettiği proje, hakikaten de CHP İmralı’da Abdullah Öcalan ile görüşecek Meclis heyetine üye vermediği için geri döndürülemez biçimde “tarumar” mı oldu?

Sosyal medyada hezeyan geçirmeyi kendi zekalarına hakaret görmeyen karşıt kampların süvarilerine bakılırsa, yukarıda sorduğum sorunun yanıt “evet”. Kendilerini ‘muhalif’ gören bazı süvariler gelinen aşamayı, içim daralarak izlediğim bir coşkuyla kutluyor! İktidar yanlısı süvariler ise adet olduğu üzere CHP’ye bir kaç yumruk sallamak istiyor ama asıl kendi partilerine kızgın olduklarını pek de gizleyemiyor. Asıl yaygarayı kopartanlar olarak Kürt cenahının süvarileri ise bu tür kritik anlarda ihtiyacımız olan sağduyudan uzak biçimde önlerine gelene ateş ediyorlar. Senelerce iktidarın ‘nefret ve ötekileştirilme’ diline maruz kalanların, nasıl da şevkle benzer bir dili araçsallaştırabildiklerini görmenin hüznü de ayrı bir derin.

Bana kalırsa, süreç ‘tarumar’ olmuş falan değil.

Elon Musk’ın X’inin hepimize dayattığı “ikili düşünme” algoritmasının dışına çıkılabilirse, bardağın yarısının boş ama diğer yarısının pekala dolu olduğu görülebilir. Dünyayı siyah/beyaz merceğinden görme eğilimini pompalamak sosyal medya mecralarının ekmek kapısı. Elini “taşın altına” koyduğunu iddia eden zevattan beklentimiz ise tartışma zeminini bot hesaplarının seviyesine indirmeden diplomasi yapmayı becermeleridir.

Nihayetinde heyetin bu hafta Abdullah Öcalan’ı ziyaret ederek önerilerini dinlemesi bekleniyor, dönüp gelip komisyonu bilgilendirecekler. Cumhuriyet Halk Partisi de komisyonu terk etmediğine göre, onlar da dinleyecek, geçiş süreci hukuna dair raporlamanın da parçası olacaklar. Dolayısıyla, Öcalan’ın meclis komisyonu tarafından muhatap alınması konusunda aslında reel bir tartışma yok. Tartıştığımız şey daha ziyade ‘görüntü’. Ankara’dan meslektaşlarımızın geçtiği kulis haberlere göre ‘o görüntü’ sadece CHP’nin dert ettiği bir şey de değil. AKP kaynakları, İmralı ziyareti konusunda kamuoyunda bir tepki oluştuğunu gördüklerini, bu nedenle fotoğraf yayınlanmasının düşünülmediğini söylüyormuş.

Kendi adıma ben CHP ve Yeni Yol Grubu heyete üye vermediği için Öcalan’ın muhataplığının sakatlandığını da düşünmüyorum. Ya da iktidar partisi “oy kaybetme” korkusuyla Öcalan ile komisyon heyetinin devlet tarafından kaydedilecek görüntülerinin yayınlamasını istemediği için de Öcalan’ın muhataplığı sakatlanmayacak.

DEM’in ısrarla karşı çıktığı, Öcalan’ın SEGBİS yöntemiyle (yani videokonferansla) komisyonun 51 üyesi tarafından dinlenmesi belki de kendisinin muhataplığı açısından daha kritik bir eşik olabilirdi. Hala da olabilir… Zaten sürecin tabiatı gereği işin ‘Öcalan ile tek bir görüşme’den ibaret olmasını beklemek akıldışı. Silahların hakiki manada gömülmesi işini koordine edecek kişi, örgütün kurucusu Öcalan olduğuna göre bunun başka bir yöntemi de yok. Ancak toplum bir bütün olarak bunun neden gerekli olduğuna henüz ikna edilememişken ‘o görüntü’nün bu aşamada neden bu kadar üst perdeden zorlandığı bir muamma.

Süreç mimarisinde birincil paradoks hala şu; Devlet Bahçeli tarafından sürecin zoraki liderliğini yapmak durumunda bırakılan Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, oy oranları açısından birinci parti konunumu sürdüren CHP’nin sürece desteğini sıkıntılı hale getiren yargı operasyonlarına tam gaz destek vermeye devam etmesi. Süreç mimarisindeki ikinci paradoks ise metodoloji; sivil toplumun, akademinin, iş dünyasının ve kanaat önderlerinin bu sürece paralel yapabileceği hiçbir çalışmaya ihtiyaç duyulmamış olması. Meselenin, elinde silah olanların uzlaşması üzerinden çözülebileceğini sanmanın sığlığına düşülmüş olması bir anlamda. Süreç mimarisinin en sıkıntılı tarafının metodoloji olduğunun bir örneği de işte meclis heyetinin Öcalan randevusu üzerinden doğrulandı.

Metodolojiyi sahanın gerçeklerine göre güncelleyerek atılması gereken adımların sıralamasını değiştirmek pekala mümkünken, derhal ‘kriz’ ilan edip sorumluluğu da ana muhalefet partisinin sırtına yüklemek iktidarın samimiyetsizliğini örtmez, aksine kanıtlar.

Bu aşamada çözüm konusundaki samimiyetini asıl ispatlaması gereken, Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Adalet Kalkınma Partisi. Bunun için de işe Türkiye’nin kendi mahkemelerinin ve taraf olduğu AİHM’in kararlarını uygulayarak başlayabilirler(di).

DEM Parti Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan’ın dünkü açıklamasının şu bölümüne bir bakalım:

“CHP'den beklentimiz büyük. İktidar hedefi olan bir parti, Türkiye'nin en temel meselesinin çözümünde gerekirse cesur olmalı ve risk almalıdır. Kim tabanının hassasiyetine sığınarak siyaset yürütebilir? Siyasetin görevi cesur olmak ve tabanını bu meselelere dahil etmek için bir çerçeve, bir perspektif ortaya koymaktır.”

Son derece haklı olduğunu düşündüğüm soruların benzerleri aynı kuvvetle Adalet Kalkınma Partisi’ne yöneltilemiyorsa, burada bir sorun yok mu?

Cumhurbaşkanı Erdoğan, tabanının hassasiyetine sığınmadan mı siyaset yönetiyor?

AKP, tabanını çözüme dahil etmek için cesur bir perspektif ortaya koyabiliyor mu?

Cumhurbaşkanı Erdoğan bizzat riski almadan, süreç yönetimini MHP ve CHP’nin hamleleri üzerine kurgulayarak kaçak dövüşmüş olmuyor mu?         

Öcalan ve DEM Parti gücü elinde tutanları ‘germeden’ ve hatta sularına giderek süreci götürmeye çalışırken, toplumsal rıza üretiminin diğer siyasi aktörleriyle ‘restleşme’ havasına girerlerse, bu tüm Türkiye’ye kaybettirir. Nihayetinde kendileri de biliyor ki anahtar da tokmak da Erdoğan’ın elinde.

Kafamın içindeki pendulum umut ve umutsuzluk arasında salınırken iyi bir sivil toplumcu olan arkadaşım Yonca Verdioğlu'nun gönderdiği kitap çok iyi geldi.

Yayıncı Onur Öztürk, İstanbullu bir Kürt. Galatasaray Üniversitesi’nde sosyoloji ve siyaset bilimi okumuş, Boğaziçi’nde tarih doktorası yapmış. Lise yıllarında HADEP’e üye olup gençlik kollarında çalışmaya başlıyor. Gerisini DEHAP, DTP’de getiriyor. Kendi ifadesiyle “kimliğinin ayrılmaz bir parçası haline gelen Kürt siyasi hareketini” desteklemeye 2015 yazına kadar devam ediyor. ‘Ulus Unutmaktır: Kolektif Benliğin Yeniden İnşası’ isimli kitap Öztürk’ün uluslararası literatürden çeviri ve derlemelerinin bütünü aslında. Karamsar ve kırgın bir yanı var kitabın ama bu sefer süreç çökmesin diye ‘yapıcı bir unutma’ önerdiği için negatif duygulara kitlemiyor okurunu.

Kitabın açılışında Onur Öztürk, edebiyat eleştirmeni Maria Popova’nın bir sözüne atıfta bulunuyor:

“Umuda yer vermeyen eleştirel düşünce kötümserlikten başka bir şey değildir. Fakat eleştirel düşünce olmaksızın umut etmek de saflıktır.”

Tam olarak burdayım sanırım.

 

İlgili İçerikler