Deve midir, kuş mudur?
x blueSky facebook instagram youtube dailymotion linkedin

Deve midir, kuş mudur?

Bahçeli ve Erdoğan ‘Terörsüz Türkiye’nin temel parametrelerinde mutabık kalsalar da birbirlerinin hangi hızda ve hangi politik ajandayla ilerleyeceğinden hiç de emin olmadan yürütmeye devam ediyorlar süreci. İşin bu kadar kırılgan hale gelmesinde bu ittifak içi tuhaf dinamiğin etkisini de hiç yabana atmamak lazım. Bir buçuk senedir konuştuğumuz şey aslında “deve” de değil “kuş” da… Ancak bir türlü “deve kuşu” olduğu da teslim edilemedi.

Deve midir, kuş mudur?
Devlet Bahçeli ve Recep Tayyip Erdoğan

Devletin ‘Terörsüz Türkiye’ diye, masanın karşısındaki Abdullah Öcalan’ın ise ‘Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı’ diye tanımladığı sürecin sıkıntılı bir eşikten geçmekte olduğu artık bir sır değil. DEM Parti yönetiminin neredeyse iki aydır diplomatik biçimde dile getirdiği tıkanmanın Ankara’nın sandığı kadar “yönetilebilir bir tıkanma” olmayabileceğine ilişkin en kuvvetli emare kuşkusuz PKK yöneticilerinden Murat Karayılan’ın 30 Nisan’da örgüte yakın ANF’ye yaptığı açıklama oldu. Sürecin dondurulduğunu söyleyen Karayılan, “Yasal güvence olmadan silah bırakmamız akıl dışı olur” diyordu. O gün bugündür devlet tarafı “kriz yönetimi” için bazı tuşlara basmaya çalışıyor.

Sürecin iktidar kanadındaki itici gücü olma misyonundan vazgeçmeyen MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli geçtiğimiz hafta 5 Mayıs günü, bir buçuk senedir devam eden süreçteki (en az) üçüncü tarihi çıkışını yaptı. Öcalan’ın statü açığının kapatılması yönünde daha önce de iktidar ortağına çağrılar yapan Devlet Bey, bu kez olması gerekenin adını da koydu: “Barış Süreci ve Siyasallaşma Koordinatörlüğü

Bahçeli’nin önerdiği formülü illaki bizzat Öcalan’a “koordinatör” sıfatı verilmesi olarak yorumlamak kanımca hatalı olacaktır. MHP liderinin sözlerini, sürecin kurumsallaşmasını sağlayacak bir yapının tesis edilmesi ve Öcalan’ın “muhataplık” durumunun bu yapının yapacağı çalışmalar çerçevesinde resmen teyit edilmesi olarak yorumlayabiliriz. Öcalan’ın da tam bunu istediğini ve beklediğini DEM Parti İmralı Heyeti Üyesi Pervin Buldan ilk kez bu kadar açık biçimde kendisiyle yaptığım ve 13 Nisan günü bu köşede yayımladığım söyleşide dile getirmişti.

Bu mimarinin bir ismi olmalı. Bu süreci o yönetiyor, yürütücüsü. Bu mimari içinde bir konumu var. Sayın Öcalan bu sürecin defacto yürütülmesini istemiyor. Kendi pozisyonuna ilişkin de doğal olarak hukuki bir statü istiyor. Baş müzakereci olabilir, baş aktör olabilir. Ya da ‘Kürt sorununun demokratik yöntemlerle çözümü sürecinin baş aktörü’ ya da ‘baş müzakerecisi’ ya da başka bir şey. Bu tanım belgelerde olabilir ya da yasanın içerisine konulabilir. Birçok yolu var aslında.”

O söyleşinin yayımlanmasından sadece bir hafta sonra Öcalan’ın şubat ayı başında DEM Parti İmralı heyetiyle yaptığı görüşmenin notları kamuoyuna sızmaya başladı. Detaylarını meslektaşım Medyascope Yayın Yönetmeni Ruşen Çakır’ın haberinden öğrendiğimize göre Öcalan, sürecin başından itibaren dışarıya gönderdiği metinlerden dramatik biçimde farklı, içinde epey öfke ve karamsarlık barındıran bir üslup kullanma noktasına gelmişti: “Davul boynumda, her gelen vuruyor… Bir bina yapmışlar, binanın statüsü önemlidir. Ne hapishanedir ne de evdir. Ne kuştur ne devedir. Bu durumda bu binaya gitmem. Siyasi hukuki boyutu düşünmeden olmaz. Bir devlet böyle iş yapmaz.

Öcalan’ın aynı görüşmede çok daha sert ifadeler kullandığını örgüte yakın bazı sosyal medya hesaplarından da okumaya devam ettik. Öcalan’ın Ömer Çelik ve Hakan Fidan gibi bazı hükümet üyelerini de hedef alan bir takım sivri sözlerinin geniş biçimde kamuoyunda yer almasının Ankara’yı germemiş olma ihtimali yok. DEM Parti İmralı Heyeti’nin 29 Nisan’da yaptığı açıklamanın devlet tarafının uyarısı üzerine gelmiş olduğunu tahmin edebiliriz. Açıklamada, “Söz konusu metinlerde herhangi bir orijinal belgeyle bağ kurulmaksızın bazı kişi ve çevrelere yönelik ifadeler eklenerek Sayın Öcalan’ın görüşleri çarpıtılmaktadır” denilmiş olması Öcalan’ın ağzından sızdırılan 22 sayfa notun içeriğini buharlaştırmıyor. Muhakkak ki notu hazırlayanlar saatlerce sürmüş bir görüşmeyi kendilerine göre bir perspektiften kadrajlamış ancak bu, söylenenlerin “bağlamdan kopuk” olduğunu kanıtlamaz. Bazı kişi ve çevrelere yönelik ifadeler eklenip eklenmediğini de devletin kendisi zaten biliyor. Bendeki bilgi Öcalan’ın tartışmaya konu ifadeleri pekâlâ kullanmış olduğu yönünde.

Öcalan’ın Kasım 2025’te İmralı’da kendisini ziyaret eden TBMM Komisyon heyetindeki Hüseyin Yayman’ın “zavallı bir duruşu” olduğunu söylemesinin elbette haber değeri var. Ancak bana göre asıl manşet Öcalan’ın şu sözlerinde: Savaş mı barış mı? Bunlara artık siyaset karar vermelidir. İstesem de bu koşullarda Önderlik edecek halim yok. Siyaset daralıyor. Süreç 3 aydan fazla olmaz. 3 ay içinde tarihsel bir eşik atlatılmak zorunda. O savaş ekibi tehlikeli ve muazzam bir plan da hazırlamışlardır. O ekibi iyi tanıyorum. Geçmişte onlarla burada bayağı görüştüm. İmralı’da 7 yıl görüştük.

Öcalan’ın bu sözleri 3 ay 10 gün önce söylediğini düşünürsek, o gün işaret ettiği 3 aylık süre bugün dolmuş durumda. Karayılan’ın “süreç donduruldu” açıklamasını tam da Öcalan’ın kafasındaki “son tarih”e göre zaman ayarlı bir işaret fişeği olarak okumak mümkün. Ne demişti Karayılan 30 Nisan açıklamasında? “Bize yansıyan ve bizim gördüğümüz budur.” Yani Kandil Öcalan’dan bağımsız ve kafasına göre hareket etmiyor. Öcalan’ın Kandil’e yansıttığı hava tam da bu; bir tür “donma” noktası. 

Tıkanma/donma noktalarının başında Öcalan’ın statüsü de var ancak bana kalırsa daha sıkıntılı olan iktidarın üzerinde çalıştığı PKK’lıların Türkiye’ye dönüşünü düzenleyecek olan yasa taslağı. Pervin Buldan yukarda atıfta bulunduğum söyleşimizde taslağın henüz ne Öcalan ile ne kendileriyle paylaşıldığını söylemişti. Aradan geçen üç haftada tarafların taslak üzerine bir müzakere yapmaya başladığına dair herhangi bir emare görmedik.

Ankara bugüne kadar “Önce silah bırakıldığı tespit edilecek yasa sonra çıkacak” pozisyonundaydı. Kandil ise Karayılan’ın son açıklamasıyla hatırlattığı gibi önce “yasal garantiler sağlansın sonra silah bırakalım” pozisyonunu koruyor. Yine sızdırılan notlara dönersek Öcalan “Barış Yasası” diye nitelendirdiği düzenlemeden beklentisini şöyle özetliyor: Tek tek gelmelerini beklemek çözümsüzlük istemek demektir. Bu olmayacaktır. Bunu aşmak için ara çözüm öneriyoruz. Ben burada da kalabilirim. Ama yasa bütün arkadaşları kapsamalı. Bazı arkadaşlar için sınırlı bir siyaset yasağı da olabilir. Örneğin 5 yıl gibi. Meclise gelmeyeceğiz, ancak diğer siyasi haklarımızı koruyacağız. Sürekli siyaset yapacağız. Bunların hepsini kapsayan bir Demokratik Siyaset koşulu gerekir. Meclis buna dair bir karar alırsa, süreç uzamaz.

Duyduğum kadarıyla Ankara süreci ilerletip işi “önce yasa mı, tespit mi” ikileminden kurtarmak için iki sürecin eşzamanlı işletilebileceği yeni bir formül üzerinde çalışıyormuş. Zaten “geçici” olarak planlanan yasa taslağında başvuru süresinin altı aydan bir aya düşürülmesi opsiyonu değerlendiriliyormuş. Silah bırakma eyleminin gidişatına göre her ay yasanın süresinin uzatılmasının mümkün olup olmadığı tartışılıyormuş.

Yasa kapsamına girmesi muhtemel toplam PKK’lı sayısının 18 bin civarında. Ancak devlet tarafının 200 üst düzey PKK’lıyı bu yasa kapsamına almak istemediğini biliyoruz. Öcalan ve Kandil için ise en kritik nokta tam da burası; lider kadronun belli bir takvimle Türkiye’ye gelip demokratik siyasette boy gösterebilmeleri. İş şu an için oradan epey uzak bir yerde.

Bahçeli’nin 5 Mayıs çıkışının arkasında işte böyle bir arka plan var. Bahçeli’nin Öcalan’ın statüsü konusunda iktidar ortağını harekete geçmeye davet eden çıkışının Erdoğan ile bir tür “danışıklı dövüş” olup olmadığı çok tartışıldı. Bunu kesin olarak bilme ihtimalimiz olmamakla beraber ben Erdoğan’ın Bahçeli’nin barış süreci koordinatörlüğü kurulması ve orada Öcalan’a bir rol verilmesi yönünde kamuoyu önünde aleni bir cümle kuracağından haberinin olmadığını düşünenlerdenim. Sürecin ilk aylarında sohbet ettiğim Erdoğan’ın eski yol arkadaşlarından, partisinin eski ağır toplarından biri “Cumhurbaşkanının kendisine Bahçeli’nin 22 Ekim çıkışından önceden haberdar olup olmadığını sordum. Bana haberi olmadığı yanıtı verdi” demişti. Kanaatimce iki lider ‘Terörsüz Türkiye’nin temel parametrelerinde mutabık kalsalar da birbirlerinin hangi hızda ve hangi politik ajandayla ilerleyeceğinden hiç de emin olmadan yürütmeye devam ediyorlar süreci. İşin bu kadar kırılgan hale gelmesinde bu ittifak içi tuhaf dinamiğin etkisini de hiç yabana atmamak lazım. 

Süreçteki bu tehlikeli eşikte gelişmeleri takip ederken bir yandan TBMM’deki çözüm komisyonunda TİP’i temsil eden sevgili Ahmet Şık’ın “Ayna Heli - Kürt Meselesi Kimlik İnkarı, Devlet Zihniyeti ve Yurttaşlık Krizi” kitabını okuyordum. Gazeteci titizliğini konuşturan Ahmet meraklıları için müthiş bir arşiv çalışmasına imza atmış. 600 sayfalık kitabın finalindeki Ahmet’in şu cümlesinin hem bugünü hem de yakın geleceği tanımlamaya devam edeceğini düşünüyorum:

“Erdoğan’ın pragmatizmi çözüm üretmekten ziyade statüküyo sürdürebilir kılmaya yöneldi. Erdoğan’ın temel hedefi hala sorunu çözmek değil, kontrol edilebilir tutmaktan öte değil…”

Bir buçuk senedir konuştuğumuz şey aslında “deve” de değil “kuş” da… Ancak bir türlü “deve kuşu” olduğu da teslim edilemedi. Sürecin bu haliyle Erdoğan açısından “kontrol edilebilir” kalıp kalmayacağı ise sadece örgüte değil, Türkiye siyasetindeki diğer aktörlerin alacağı pozisyonlara bağlı olacak.

 

 

İlgili İçerikler