Can Atalay: Suriye sarsıntı yaratsa da Kürtler ‘silahsız siyaset’te ısrarcı olacaktır; MHP, toplumdaki ‘İmamoğlu davası’ hoşnutsuzluğunun farkında
x blueSky facebook instagram youtube dailymotion linkedin

Can Atalay: Suriye sarsıntı yaratsa da Kürtler ‘silahsız siyaset’te ısrarcı olacaktır; MHP, toplumdaki ‘İmamoğlu davası’ hoşnutsuzluğunun farkında

"Devletin DNA örneği almadan panikle yaptığı toplu definler hukukun fiilen askıya alınmasıydı. Devlet mezar açma taleplerini ağırdan alıyor çünkü hesap verme korkusu var. 6 Şubat depremlerinden sonra yapılan ‘rezerv alan’ düzenlemesi mülkiyet gaspıdır, bu ‘modern tehcir’ uygulaması tüm ülkeye yayılma riski taşıyor. Hatay bir laboratuvar olarak kullanılıyor... Bir gün benim için Anayasa’nın askıya alınacağını hiç düşünmemiştim, hayal etsen de bu kadarını edemezsin"

Can Atalay: Suriye sarsıntı yaratsa da Kürtler ‘silahsız siyaset’te ısrarcı olacaktır; MHP, toplumdaki ‘İmamoğlu davası’ hoşnutsuzluğunun farkında

Şerafettin Can Atalay… Avukat, sivil toplumcu, insan hakları ve çevre savunucusu, Gezi Parkı’na AVM yaptırmama mücadelesinin, Türkiye İşçi Partisi’nin (TİP) seçilmiş Hatay milletvekili. Listeyi uzatabiliriz, taşıdığı her sıfatın arkasında yatan emeği detaylandırabiliriz. Ancak bugün Can Atalay ile ilgili sadece tek bir cümle kuracak olsak maalesef o cümle şu olur: “Türkiye’deki Anayasa tanımazlığın simge kişisi…kişilerinden biri.”  

Uzun yıllardır böylesi arafta yaşatılıyor olmasına rağmen bir hukuk insanı olan Atalay, hâlâ anayasanın bir yurttaşı (kendisini) içerde tutmak için askıya alınabiliyor olmasına hayret edebiliyor. Kendisi açısından bu arafın başlangıcı olan 2013 Mayıs’ında bugün yaşadığını “hayal bile edemeyeceğini” anlatırken usta edebiyatçı Dostoyevski’ye sığınıyor: “Hiçbir edebiyatçının hayal gücünün yaşamın kendisinden daha yaratıcı olamayacağını söylüyor ya işte bizim durum da öyle!” 

Hikâyeyi biliyorsunuz… Gezi davasından Nisan 2022’de tutuklanıp Silivri Cezaevi’ne konulduktan yaklaşık bir sene sonra 14 Mayıs 2023 Genel Seçimleri’nde TİP’in Hatay Milletvekili seçildi. Milletvekili seçilmesinin ardından avukatları aracılığıyla mazbatasını alan ancak tutukluluğu nedeniyle milletvekili yeminini edemeyen Atalay ile ilgili Yargıtay’a yapılan tahliye talepli başvuru reddedildi. Can Atalay talebi reddedilince “kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlal edildiği” gerekçesiyle AYM’ye başvurdu. AYM biri 2022’de diğeri 2023’te Atalay’ın hakların ihlal edildiğine hükmetti. Atalay üzerinden, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın açıkça Yargıtay’ın tarafını tuttuğu çetin bir AYM-Yargıtay gerilimi yaşandı. İktidar cenahı, AYM kararı TBMM kürsüsünden okunmasın diye türlü iş çevirdi. Nihayetinde, 30 Ocak 2024’te Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kurulu’nda Can Atalay’ın milletvekilliği düşürüldü.  

Can Atalay, Silivri Cezaevi’nde olmasına rağmen “Hatay Milletvekili” olarak yaşamak, düşünmek ve üretmek için kıymetli bir çaba sarf ediyor. Bu çabanın bir çıktısı olan “Hatay Depremi: Bir Afet, Bir Yönetim Krizi” başlıklı raporunu kamuoyuna açıklanmadan benimle paylaşma nezaketi gösterdi. Can Atalay, bugün TİP Genel Başkanı Erkan Baş tarafından açıklanacak olan 77 sayfalık raporu 6 Şubat depremlerinin üçüncü yıldönümüne yetiştirmeyi hedeflemiş. Aslında rapordaki verilerin neredeyse tamamı kamuya açık kaynaklardan toplanmış ama maharet zaten verilerin işlenmesinde. Yıllarca farklı kamu davalarında mağdur yurttaşlara karşılık beklemeden avukatlık yapan Atalay, kendisi bizzat bir “hukuksuzluk sembolü”ne dönüşmüş olsa depremzedelerin hala sarılamayan yaralarının ve kentin hakiki rehabilitasyonu için hukuku yine ilk sıraya yazıyor.  

Bunun aslında bir “deprem söyleşisi” olması için yola çıktık. Ancak Suriye’de geçen hafta tarihin akışının bir kez daha değişmeye başladığı gelişmelere kayıtsız kalamazdık. Hele de Can gibi Kürt sorununun demokratik çözümünü politik çizgisinin kalbine yerleştirmiş ve son çözüm sürecini başından beri desteklemiş bir sosyalistle konuşurken bu konuya girmemem düşünülemezdi. Can Atalay’ın Kürt siyasi hareketinin bundan sonra ne yapacağına dair öngörüsünün tutmasını canı gönülden diliyorum…  

AYM’nin hak ihlali kararına rağmen tutuklu: 'Şerafettin Can Atalay Belgeseli' gösterime giriyorTİP Milletvekilleri Sera Kadıgil ve Ahmet Şık, Hatay Milletvekili seçilen Can Atalay'ın fotoğrafını Meclis sırasında taşırken

"Raporu hazırlarken asıl zorluk resmi kurum raporlarına ve bağımsız araştırmalara ulaşmaktı”  

-Raporun sunuş kısmında, meclis kürsüsünde olmanız engellense de "adalet mücadelesinin taş duvarlara sığmayacağını" söylüyorsunuz. Bilgiye erişimin bu kadar kısıtlı olduğu bir hücrede, Hatay’ın bu denli detaylı bir "röntgenini" çekmeyi nasıl başardınız? 

Deprem haberini aldığım anı çok net hatırlıyorum. Kısa bir an için cezaevinde olduğumu unuttum ve içgüdüsel bir refleksle “orada olmalıyım” diye düşündüm. O günden bu yana depremi ve özellikle yıkımın en ağır yaşandığı Hatay’ı yakından, neredeyse aralıksız takip ediyorum. Milletvekili seçilmemle birlikte bu takip, kişisel bir duyarlılığın ötesine geçerek çok daha ağır bir sorumluluğa dönüştü. 

Cezaevi koşullarında bilgiye erişim son derece sınırlı. Televizyon ve gazete haberleri, Hatay’da yaşayan dostlarımın aktardıkları, TİP İl Örgütümüzün düzenli paylaşımları ve bölgeden görüşe gelen avukat arkadaşların gözlemleri benim için önemli veri kaynakları oldu. Bu sayede sahadaki duruma ilişkin canlı ve güncel bir birikim oluşturabildim. Ancak böylesi bir raporun yalnızca tanıklıklar ve haber akışıyla yazılamayacağı da açıktı. Asıl zorluk, resmi kurumların raporlarına, bağımsız araştırmalara ve teknik değerlendirmelere erişebilmekti. Cezaevi koşulları nedeniyle bu kaynaklara doğrudan ve eş zamanlı ulaşmam mümkün değildi. Bu engeli aşabilmek için önce raporun kapsamlı bir taslağını oluşturdum; başlıkları, alt başlıkları ve yanıt aradığım temel soruları netleştirdim. Ardından, ihtiyaç duyduğum bilgi ve belgeleri arkadaşlarıma ilettim. Onlar da açık kaynaklardan, kamuya açık raporlardan ve bağımsız çalışmalardan derledikleri verileri bana ulaştırdılar. Ben de bu malzemeyi bölüm bölüm ele alarak, karşılaştırarak ve süzerek yazdım.  

"Devletin DNA örneği almadan panikle yaptığı toplu definler hukukun fiilen askıya alınmasıydı”

-Teknik gibi görünen ama hem siyasal hem psikolojik katmanları olan bir hususu raporda özel olarak çalışmışsınız; deprem sonrası toplu definler. Depremin ilk günlerinde DNA örneği alınmadan yapılan toplu defin işlemlerine devlet gerekçe olarak neyi göstermişti?  

Yetkililer büyük öfke ve çaresizlik karşısında krizi hızla “kontrol altına alma” telaşına girdi. “Bari insanların ölüleri yerde kalmasın” anlayışıyla, hukuku, adli süreci ve insan onurunu ikinci plana iten kararlar alındı. İşte DNA örneği alınmadan yapılan toplu definler bu aceleciliğin ürünüdür. Siyasal iktidarın resmî gerekçesi ise; naaşların muhafazasında yaşanabilecek sıkıntılar ve hızlı bozulma (çürüme) riski olmuştu. AFAD, depremden birkaç gün sonra yaptığı açıklamada, kimliklendirme yapılamayan cenazelerin 24 saatlik bekleme süresinin ardından DNA, parmak izi ve fotoğraf alınarak; Cumhuriyet Savcılığı ve mülki idare amirliğinin değerlendirmesi sonucunda tutanakla defnedileceğini duyurdu. Ancak bu açıklama, sahadaki gerçekliğe uymadı. Çünkü pek çok yerde bu prosedürlerin dahi uygulanmadığına, adli örnekler alınmadan definlerin yapıldığına dair somut iddialar var. 

Bu noktada sorumluluk açıktır; Cumhuriyet savcılarının böylesi büyük bir afet için ne yeterli eğitimi ne de uzman desteği vardı. Bu işi üstlenmesi gereken adli tıp ve kriz yönetimi kadroları ya yoktu ya da önceden hiç planlanmamıştı. Devlet, afet senaryolarına uygun bir organizasyon kurmadığı için, hukuki süreçler sahada fiilen askıya alındı. Aynı kaos yaralı sevklerinde de yaşandı. Hastanelere taşınan yaralıların yoğunluktan kayıtlarının bile yapılamadığı anlar oldu.  

-Kimliği tespit edilemeyenler için yasal defin süresi nedir normalde?  

Yasal düzenlemeler açık; kimliği tespit edilemeyen kişiler için 15 gün, kimliği tespit edilenler için 5 gün defin süresi öngörülmektedir. Afet sonrası arama-kurtarmadan defin işlemlerine, barınmadan tedaviye kadar tüm süreçlerin valiliklerce planlanması ve organize edilmesi gerekiyor. Ancak kâğıt üzerindeki bu düzenlemeler, hazırlıksız ve iş bilmez bir devlet yapısı karşısında tamamen işlevsiz kaldı. Devlet, afete hazır olmadığı için işleri çıkmaza sokmuş; bunun bedelini ise enkaz başında bekleyenler, yakınını bulamayanlar, mezarı bile belli olmayan ölülerin aileleri ödemiştir.  

Deprem bölgesinde buruk bayram; yakınlarını kaybedenler, mezarlıklarını ziyaret ettiDepremde kimliği tespit edilemeyen cenazelerin mezarları

"Devlet mezar açma taleplerini ağırdan alıyor çünkü hesap verme korkusu var” 

“Her mezar açma o günlerde yapılan yanlışları gündeme getirecek” 

-Sizin de referans verdiğiniz bazı STK raporlarında, 11 il genelinde 38'i çocuk olmak üzere 145 kişinin hâlâ kayıp olduğu belirtiliyor. Kaybı olan ailelerinin çoğu kimliklendirilmemiş cenazelere ait verilerin ve kayıtların peşinde. Dahası, bazıları mezar açma işlemi talep ediyor. Devlet bu işlemlerin yapılmasında size göre neden ağırdan alıyor?  

Devletin bu konuda ağırdan almasının nedeni teknik değil, siyasî ve kurumsal bir sorumluluk korkusu. Ortada çözülemeyen bir dosya değil, açıldıkça ihmali, hazırlıksızlığı ve zincirleme hataları görünür kılacak bir tablo var. STK raporlarında, 38’i çocuk olmak üzere 145 kişinin hâlâ kayıp olduğunun belirtilmesi, aslında devletin afet yönetimindeki başarısızlığının somut bir kaydıdır. Bu insanların aileleri, en temel ve insani bir talepte bulunuyor; kimliklendirilmemiş cenazelere ait tüm verilerin, fotoğrafların, DNA kayıtlarının, defin tutanaklarının ve mezar bilgilerinin şeffaf biçimde paylaşılması. Çünkü bu bilgiler olmadan yas tutulamıyor, vedalaşma sağlanamıyor, hayat devam edemiyor.  

Kamu idaresi bu taleplere isteksiz yaklaşıyor çünkü her açılan dosya, her mezar açma talebi, ilk günlerde yapılan yanlışları yeniden gündeme getirecek. DNA örneği alınmadan yapılan definler, eksik tutulan kayıtlar, savcılık ve mülki idarelerin koordinasyonsuzluğu, yeterli uzman kadronun sahaya gönderilmemesi gibi sorunlar tekrar görünür hâle gelecek. Bu da sadece bireysel hataları değil, kurumsal sorumluluğu işaret ediyor. 

-Mezar açtırma talebi söz konusu ise hukuk ne diyor?  

Mezar açma işlemleri teknik olarak mümkündür ve hukuken de önünde mutlak bir engel yoktur. Asıl mesele, bu işlemlerin yapılması hâlinde siyasal iktidarın “her şeyi usulüne uygun yaptık” söyleminin çökecek olmasıdır. Çünkü birçok vakada ya hiç DNA alınmamış ya da hangi mezarda kime ait olduğu net olmayan cenazeler defnedilmiştir. Bu gerçeklerle yüzleşmek, siyasal iktidar açısından hem hukuki hem de siyasi bir yük anlamına gelmektedir. Kısacası devlet bu süreçte ağır davranıyor çünkü mesele bir mezar açma ya da kayıt paylaşma meselesi değil hesap verme meselesidir.  

“İçişleri Bakanlığı 6 Şubat'taki can kayıpları için 53 bin, TÜİK 45 bin dedi” 

“Hataylılar resmi rakamlara inanmıyor, ben de ikna değilim” 

-6 Şubat depremlerindeki ölü sayısı pek çok tartışmaya neden oldu. Tartışmalardan biri de Mart 2024 seçimleri öncesinde o dönem partisinin İBB başkan adayo olan Murat Kurum’un bir canlı yayında söyledikleri nedeniyle koptu. Kurum’un ölü sayısını 130 bin olarak telaffuz ettiği izlenimine kapılan çok kişi oldu. Oysa Kurum’un “Son bir asırda” dediği yani 100 sene içinde Türkiye’de olan tüm depremlerin toplamında 130 bin ölüm olduğunu söylediği anlaşıldı. Siz bu işin üzerine bu kadar yoğun çalıştıktan sonra, sahayı da bilen birisi olarak, 6 Şubat’ta 53 bin civarında ölüm olduğu izahatına ikna mısınız?  

Murat Kurum’un açıklaması, aslında kamuoyundaki güvensizliğin ne kadar derin olduğunu bir kez daha gösterdi. Kurum’un sözlerinin bağlamından koparılarak yorumlandığı sonradan anlaşılsa da, bu durum temel soruyu ortadan kaldırmıyor: Kamu idaresinin açıkladığı 6 Şubat ölüm sayıları ne kadar güvenilir? 

Depremden yaklaşık bir yıl sonra İçişleri Bakanı Ali Yerlikaya, can kaybını 53 bin 537, yaralı sayısını ise 107 bin 213 olarak açıkladı. Buna karşılık Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) 2023 raporunda, depremde hayatını kaybeden Türk vatandaşlarının sayısı 45 bin 784 olarak yer aldı. Aynı devlete bağlı iki kurumun, aynı felaket için birbirinden ciddi biçimde farklı rakamlar açıklaması, ister istemez kaygıyı büyütüyor. Daha en başta, ortada net, tekil ve tartışmasız bir veri yok. 

Resmî verilere göre 11 il genelinde toplam 35 bin 355 bina tamamen yıkılmış. Yine resmî rakamlara göre Hatay’da ölüm tescili yapılan kişi sayısı 24 bin 220. İletişim hâlinde olduğum Hataylı dostlarımdan edindiğim izlenim çok net; bölgede yaşayan neredeyse hiçbir Hataylı, açıklanan resmî can kaybı rakamlarına inanmıyor.  

Deprem gibi büyük bir felakette, ilk günlerde yaşanan kayıt kaosu, hastanelerde ve sahada tutulamayan veriler, defin ve kimliklendirme süreçlerindeki aksaklıklar da hesaba katıldığında, açıklanan sayıların mutlak gerçeği yansıttığını söylemek zorlaşıyor. Bu nedenle soruya verilecek açık cevap şudur; hayır, resmî izahata ikna değilim.  

Türkiye Tek Yürek kampanya‘Türkiye Tek Yürek’ kampanyası

“‘Türkiye Tek Yürek’ kampanyasında vaat edilen ama yatırılmayan para 20 ila 50 milyar lira” 

“Şaibeleri ortadan kaldırmak için Meclis eliyle kapsamlı denetim şart” 

-6 Şubat depremleri için halktan gelen bağışların toplamı İçişleri Bakanı Yerlikaya tarafından 133 milyar lira civarında açıklanmıştı. Sizin analizine göre devlet kurumlarının, başta AFAD, bu paranın hepsinin nereye gittiğine ilişkin yaptığı kalem kalem açıklamalar tatmin edici mi? Yoksa sizin hesabınızla nereye gittiği üçüncü senede hala belli olmayan oran ne kadardır? 

Bildiğim kadarıyla AFAD, toplanan bağışlarla ilgili kalem kalem, ihale bazında, firma bazında ya da il bazında ayrıntılı bir harcama tablosu yayımlamıyor. Hazırladığım raporda da özellikle altını çizdiğim sorulardan biri buydu. Kamuoyuna genellikle “konteyner alımı”, “nakdi yardım”, “barınma giderleri” gibi son derece genel başlıklar sunuluyor. Milyarlarca liralık harcamalar bu muğlak başlıkların arkasında bırakılıyor; ihaleler, faturalar, dağıtım listeleri ve teslim tutanakları kamuoyuyla paylaşılmıyor. Toplanan paralarla ilgili kuşkular yersiz de değil üstelik. 99 depreminden sonra toplanan paraların amacına uygun kullanılmadığı bizzat Mehmet Şimşek tarafından açıklanmıştı: “Yol yaptık otoban yaptık.”  

“Türkiye Tek Yürek” kampanyasında vaat edilip hâlâ yatırılmadığı belirtilen 30 ila 50 milyar lira para var. Bu tutarı hangi kişi ve kurumların ödemediği ve neden kamuoyuna açıklanmadığı hâlâ bilinmiyor. Eğer ortada gerçekten bu kadar büyük bir açık varsa, bunun şeffaf biçimde izah edilmesi gerekir. Toplamda 133–146 milyar lira arasında olduğu ifade edilen bağışların, neden bağımsız bir platformda, herkesin erişebileceği şekilde ayrıntılı olarak yayımlanmadığı da cevapsız sorulardan biri.  

Basında, depremzedeler için toplanan paraların usulsüz kullanıldığına ya da adil biçimde dağıtılmadığına dair çok sayıda haber ve iddia yer aldı. Bu iddiaların araştırılması için CHP ve DEM Parti milletvekilleri tarafından meclis araştırma komisyonu kurulması için önergeler verildi. Ama bu önergeler Cumhur İttifakı’nın oylarıyla reddedildi. AB fonları için de aynı kuşkular söz konusu. Deprem için bağışlanan AB fonlarının amacına uygun kullanılıp kullanılmadığına dair bir araştırma önergesi verildi. O önerge de reddedildi. Oysa bu şaibeleri ortadan kaldırmak ve toplumun ikna olmasını sağlamak için yapılması gereken şey son derece basit; Ya bu araştırma önergelerinden biri kabul edilir ve meclis eliyle kapsamlı bir denetim yapılır, ya da tüm bağış ve harcamalar şeffaf bir biçimde kamuoyuna açıklanır.  

“Erdoğan’ın ‘tamam’ dediği 455 bin konutun akıbeti belli değil, sadece temel mi atıldı bilmiyoruz” 

-Resmi rakamlar ile sahadaki gerçek (konteynerde kalan sayısı, biten konut sayısı, harcanan bağışlar) birbirini tutmuyor. Siz raporda bunu bütün resmi verileri analiz ederek sorguluyorsunuz, hatta “sayıların Sis Perdesi" olarak tanımlamışsınız. Kendi analizinize göre bugün itibarıyla hala konteynırda kalan insan sayısı kaç? Normalde kaçının çoktan devletin taahhüt ettiği şekilde yeni evlere yerleştirilmiş olması gerekiyordu?  

Valiliğin Kasım 2025’te güncellediği Çalışma Raporu’na göre Hatay’da 179 bin 862 yurttaş konteynerlerde yaşamaya devam ediyor. Bunun 132 bin 919’u konteyner kentlerde, 46 bin 943’ü ise bireysel konteynerlerde kalıyor. Konteyner gerçeği maalesef bu. Konut meselesinde tablo daha da karmaşık. Aynı rapora göre Hatay’da 149 bin 39 konut hak sahibi bulunuyor. Valilik, yapılması gereken konut sayısını ise 132 bin 497 olarak açıklıyor. Buna karşılık Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanı Murat Kurum, 2025 sonuna doğru Hatay’da 95 bin 175 konut ve köy evinin teslim edildiğini söyledi. Ancak bu sayının kaçının konut, kaçının köy evi olduğu net değil. Daha da önemlisi, bu konutların kaçına konteynerde yaşayan depremzedelerin fiilen yerleştiği bilinmiyor. 

Erdoğan, 2025’in sonlarına doğru Hatay’daki konuşmasında 11 il için “455 bin konut tamam” dedi. Ancak bu “tamam” ifadesinin ne anlama geldiği belirsiz: Konutlar mı yapıldı, bitirildi mi, insanlar mı yerleşti, sadece temeli mi atıldı, hak sahipleri mi belirlendi? Bu soruların hiçbirinin net cevabı yok. Tüm bu muğlak ve çelişkili açıklamalar, aslında kriz yönetimindeki başarısızlığa yönelik toplumsal tepkiyi bastırma çabasının ürünü. Başından itibaren depremzedelere tarih vermek yanlıştı.  

“Murat Kurum’un alt yapısı olmayan evlere ilişkin soruya cevabını Meclis tutanağında bulamadım” 

-Yaptığınız çalışmaya göre teslim edilen TOKİ evlerinin önemli bölümünün altyapısı tamamlanmamış, yolu yok ya da suya ve elektriğe ulaşımı sınırlı. “İstatiksel göz boyama” diye tarif ettiğiniz bu durum aslında evlerin tam teşekküllü ve güvenli bir hale getirilmeden depremzedelere verilidiğine işaret ediyor. Bu şekilde teslimatı yapılan ev sayısına ulaşabildiniz mi?  

Elimdeki bilgilerden hareketle böyle bir sayı veremem. Bu konuda bir çalışma olduğunu da sanmıyorum. Üstelik sadece ben değil aynı yargıya muhalefet milletvekilleri de sahip. 2026 Bütçesi komisyonda görüşülürken CHP Hatay Milletvekili Mehmet Güzelmansur, Bakan Murat Kurum’a benzer bir soru sordu. Tutanaktan aynen aktarıyorum: "Hatay'da 95 bin 175 konut ve köy evi teslim ettik." dediniz. 95 bini aşkın konutun kaçına vatandaş yerleşebildi Sayın Bakanım? Törenler yapılıyor, anahtar teslimleri yapılıyor ama acaba insanlar geçip bu evlerde oturabiliyor mu? Hayır. Neden? Çünkü bu konutların altyapısı yok, yolları yok, market yok, okul yok, insanlar bu evlere nasıl gidip yerleşsinler? Tutanakta Bakan Kurum’un bu soruya cevabını bulamadım ben.  

“Devlet standart dışı beton üreten firmaya ceza kasiyor ama inşaata devam etmesine izin veriyor, bu bilginin kaynağı bizzat devletin bir kurumu”  

-Deprem konutlarının inşası sırasında kullanılan ‘standart dışı beton’ üretimi de raporda detaylı yer verdiğiniz sorun alanlarından biri. Bakanlığın pek çok inşattaki betonun kalitesiz ve deprem standartlarına uygun olmadığını tespit etmesine rağmen müteahhit firmaların cezayı ödeyip inşaata devam etmesine izin verdiğini ileri sürüyorsunuz. Bu iddianız için temel kaynak nedir?  

İddiaların en somut kaynağı, bizzat devletin kurumudur. Hatay Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği İl Müdürlüğü, kendi resmî web sitesi üzerinden denetim sonuçlarını düzenli olarak yayınlamaktadır. Bu raporlar, beton santrallerindeki kalite sorunlarını ve standart dışı üretimi açıkça belgelemektedir. Ayrıca yerel ve ulusal basına yansıyan haberler, birçok firmanın bu ihlalleri periyodik aralıklarla tekrarladığını kanıtlamaktadır. 

Mevcut sistemde denetimler yapılıyor ve idari para cezaları kesiliyor; ancak bu süreç bir "bürokratik rutinden" öteye geçemiyor. Standart dışı beton ürettiği tespit edilen firmanın faaliyetleri askıya alınmıyor. Firma, kestiği faturanın yanında cezayı bir "işletme gideri" olarak görüp üretime devam ediyor. Bu denetim zafiyeti yalnızca betonla sınırlı kalmıyor; yapı çeliği üreten firmaların da benzer şekilde cezalar aldığı ancak faaliyetlerini sürdürdüğü görülüyor. Asıl dehşet verici olan kısım ise üretim sonrasındaki süreçtir. Standart dışı olduğu tespit edilen beton bir kez temele döküldüğünde veya kolona basıldığında, bu yapının durdurulması ya da imha edilmesi aşamasına geçilmiyor. Denetim, kağıt üzerinde "görev tamamlandı" şeklinde işlenirken, kalitesiz beton o binanın bir parçası haline gelmiş oluyor. Özetle; bölgedeki beton santrallerinde sistematik bir ihmalinden söz etmek yanlış olmaz.   

hatay deprem6 Şubat depremlerinde yıkılan Hatay

"‘Rezerv alan’ düzenlemesi mülkiyet ve barınma hakları açısından bir eşiğin aşılmasına neden oldu” 

“Bakanlık artık riskli yapı tespiti yapmadan mülklere el koyabilir”  

“Bu mülkiyet gaspı ve ‘modern tehcir’ uygulaması tüm ülkeye yayılma riski taşıyor, Hatay bir laboratuvar olarak kullanılıyor” 

-Rezerv alan konusunda Kasım 2023’te yapılan yasal düzenleme ile bu tanımın içindeki ‘yeni yerleşim alanı’ ifadesi çıkarılmış ve meskûn mahal (yerleşik alan) şartı kaldırılmış olmasının sonucunda ne oldu, oluyor?  

6306 Sayılı Kanun’da yapılan yasal değişiklik, Türkiye’de mülkiyet ve barınma hakları açısından geri dönülemez bir eşiğin aşılmasına neden olmuştur. Başlangıçta afet riskine karşı güvenli, yeni ve boş arazi üretme iddiasıyla ortaya çıkan bu kavram, yapılan değişiklikle birlikte devletin; üzerinde yaşamın sürdüğü, tapulu ve hatta hasarsız binaların bulunduğu yerleşik mahalleleri doğrudan “rezerv alan” ilan etmesinin önünü açmıştır. Anayasa’ya ve sosyal devlet ilkelerine açıkça aykırı olan bu düzenleme, idareye somut ve ikna edici bir gerekçe göstermeksizin dilediği her yere müdahale etme yetkisi vermiştir. Bakanlık, artık hiçbir riskli yapı tespiti yapmadan mülklere el koyabilmekte, vatandaşlar ise kendi mülkiyetlerindeki evlerinin durumunu çoğu zaman bir gece yarısı gelen kısa mesaj (SMS) ile öğrenmektedir. Bu durum, sadece bir kentsel dönüşüm süreci değil; insanların borçlandırılarak yerlerinden edildiği, ödeme gücü olmayanların mülklerinin hazineye devredildiği bir “mülkiyet gaspı” ve modern bir “tehcir” uygulamasıdır. 

Bu yasanın yıkıcı etkileri en somut şekilde Hatay’da görülmektedir. Raporda örnekleri ve mağdurların beyanlarına ayrıntılarıyla yer alıyor. Hatay’da yaşananlar amacın “afet hazırlığı” değil, rant değeri yüksek alanların kontrolü olduğu şüphesini güçlendirmektedir. Yetkililerin "hızlı dönüşüm" diye pazarladığı bu süreç, aslında bir talan mekanizması olarak işliyor; hasarsız evler yıkılıyor, tapulara bir gecede el konuyor ve insanlar borç batağına sürükleniyor. Depremi bahane eden bu yaklaşım Hatay’ı bir laboratuvar gibi kullanıp, tüm ülkeye yayılma riski taşıyor. 

“O eski Antakya’yı yeniden kurmak artık imkânsız” 

-Raporda içim parçalanarak okuduğum çok bölüm oldu ama şu başlığı görünce ayrı bir sızı hissettim: Tarihi Mirasa Epik İhanet. Hatta bir tespitinizi bizzat okumak isterim; “En büyük tahribat, doğal afetin değil, afetin ardından gelen ‘temizlik’ furyasının eseridir. Antakya’nın dar sokaklarını, taş evlerini, ahşap kapılarını, mozaik duvarlarını korumakla yükümlü olanlar, aceleyle iş makinelerini sahaya sürdü. Taşın bellek taşıdığı, sokağın kimlik olduğu, bir şehrin tarihinin mekânla var olduğu unutuldu.” Size göre bu aşamadan sonra tarihi Antakya ruhunu geri getirecek hiçbir şey yapılamaz mı?  

Bu kadim şehrin sokaklarında yürümüş, o taşların kokusunu içine çekmiş herkesin yüreğinde aynı sızı var. Maalesef sorduğunuz o "Antakya ruhu geri gelir mi?" sorusuna, sahadaki gerçekleri gördükçe umut dolu bir cevap vermek imkansızlaşıyor. Gördüğümüz şey basit bir beceriksizlik ya da teknik bir hata değil; bu, binlerce yıllık bir belleğin bilerek, isteyerek ve hoyratça silinmesidir. Hatay, depremin yıktığını onarmak yerine, geçmişin izlerini tamamen kazımayı hedefleyen bir "temizlik" furyasına kurban edildi. Yetkililerin önceliği, o dar sokakların ruhunu yaşatacak tescilsiz ama dokuya ruh veren yapıları korumak, her bir taşı birer hafıza kartı gibi saklamak olmalıydı. Oysa onlar, enkaz kaldırma hızıyla övünürken binlerce yıllık tarih kanıtlarını kamyonlara yükleyip moloz yığınlarına karıştırdılar. Bu, tarihi dokunun bilinçli bir tasfiyesidir. 

İktidarın bugüne kadarki icraatlarına baktığımızda, kültürel mirası korumak gibi dertlerinin olmadığını, şehre sadece bir "inşaat sahası" ve "rant alanı" olarak baktıklarını çok net görüyoruz. Antakya, tarihin o derin katmanları; liyakatsizliğe, siyasi hırslara ve aceleci kararlara kurban edildi. Özellikle Antakya’nın o eşsiz dokusunun 7033 Sayılı Karar ile bir gecede "Kentsel Dönüşüm Alanı" ilan edilmesi, şehrin kalbine sıkılan son kurşun oldu. Bu karar, hukuku ve kent belleğini hiçe sayan bir zihniyetin ilanıdır. Şimdi karşımızda sadece yıkılmış binalar değil, ruhu çalınmış, kimliği kazınmış bir boşluk var. Yerel kimliği yok sayan, tarihi sadece bir restorasyon ihalesi olarak gören bu iktidar anlayışıyla, o eski Antakya’yı yeniden kurmak artık imkansız. Kaybettiğimiz şey sadece taş binalar değil, insanlığın ortak mirasıydı; ve ne yazık ki bu mirası korumakla görevli olanlar, onu kendi elleriyle yok ettiler. Bu yüzden, içim yana yana söylüyorum ki; o eski ruhu geri getirecek bir irade de, o samimiyet de bugünkü yönetim anlayışında mevcut değil. 

TİP Hatay Milletvekili Can Atalay hakkındaki, Gezi davasında 18 yıl hapse mahkûm edildiğine ilişkin kararın TBMM Genel Kurulu’nda bugün okundu. Anayasa Mahkemesi’nin iki kez bu konuda hak ihlali kararı vermiş olmasına rağmen Genel Kurul'da Can Atalay kararı okunarak milletvekilliği düşürüldü. Genel Can Atalay'ın vekilliğinin düşürüldüğü Meclis Genel Kurulu'nda milletvekillerinin eylemi

“AKP için tarih, sadece güncel politik manevralara zemin hazırlayan bir malzeme” 

-Ulu Camii ve İskenderun’daki Bakırcı Hamamı’nın başına gelenler iktidarın ‘tarihi miras’ konusundaki politikalarına ilişkin olarak neyi teyit eden örnekler oldu?  

AKP için tarih, gelecek kuşaklara titizlikle devredilmesi gereken bir değerler bütünü olmaktan ziyade; güncel politik manevralara zemin hazırlayan, TRT dizilerinde görüldüğü üzere, kültürel bir hegemonya inşasına hizmet eden bir malzeme sadece. Yapılan restorasyonların ne kadar estetik ve aslına uygun olduğu da ortada. Tarihi camilere takılan pimapen pencereler, Ayasofya’nın içine giren vinç; İBB’den alınan Galata Kulesi’nin duvarlarına hilti ile girişilmesi; Apollon Tapınağına yapılan restorasyonda, beyaz mermer döşenmesi gibi sayısız örnek verilebilir. Ben bu hoyratlığın münferit değil sistematik olduğunu düşünüyorum. 

“Deprem davaları ‘bilinçli taksir’ üzerine kurularak, sistemi ayakta tutan kamu görevlileri ve siyasi karar vericiler hukuki olarak görünmez hale getiriliyor” 

-Rönesans, MCG Towers, Emlakbank gibi pek çok devam eden davanın seyrini analiz etmişsiniz ve vardığınız yer; yargılamalarda ‘olası kast’ yerine ‘bilinçli taksir’ üzerinden gidiliyor olması. Bu durum tam olarak ne anlama geliyor? Kamu görevlileri ve siyasetteki karar mercilerinin sorumluluğu bu hukuki yöntemle tam olarak perdelenebiliyor mu? 

Sade bir dille anlatmak gerekirse “olası kast” bir kişinin yaptığı işin ölüme yol açabileceğini öngörmesine rağmen “olursa olsun” diyerek devam etmesi anlamına geliyor ve çok ağır cezaları beraberinde getiriyor. “Bilinçli taksir” ise sonucu öngörmüş olsa bile, failin bunun gerçekleşmeyeceğini umduğu varsayımına dayanıyor ve çok daha sınırlı cezalara yol açıyor. Bugün pek çok davada en fazla 20–22 yıl civarında cezaların istenmesi, bu ağır sorumluluktan özellikle kaçınıldığını gösteriyor. Bu tercih, depremin sonuçlarını bireysel ihmal meselesine indiriyor ve felaketi hâlâ “öngörülemez” bir doğa olayı gibi sunan resmi söylemi güçlendiriyor. Böylece sadece müteahhitler ya da teknik kişiler hedefe konulurken, ruhsat veren, denetlemeyen ve yıllarca bu sistemi ayakta tutan kamu görevlileri ile siyasi karar vericiler hukuki olarak görünmez hâle geliyor. “Bilinçli taksir” tercihinin, yalnızca sanıkları değil kamu görevlileri ve siyasi sorumluları da fiilen koruyan bir perde işlevi gördüğünü söylemek ne yazık ki abartı değil.  

“Sorumluluğu yukarı taşımak toplumsal bir mücadeledir: Israr, belge, kamuoyu, zaman başka yolu yok!” 

-Sorumluluğu asıl karar alıcılara kadar götürmek için davayı açanlar ne yapabilir?  

Sorumluluğu müteahhitlerle sınırlı bırakmayıp asıl karar alıcılara kadar götürmek zor ama imkânsız değil. Bunun için davayı açanların ve müdahil olanların hukuki süreci bilinçli ve ısrarlı biçimde zorlaması gerekiyor. (Raporda ayrıntıları yer alan Yağmur Apartmanı davası iyi bir örnek bu anlamda. Bu davada, idarenin imar ve denetim hizmetlerindeki ihmalinin doğrudan ceza hukuku kapsamında sorgulanmasını sağlıyor) 

Öncelikle dosyanın yalnızca bina özelinde değil, izin–denetim–karar zinciri üzerinden genişletilmesi şart. Ruhsatı kim verdi, hangi kurum denetledi, hangi aşamada göz yumuldu; bunların tamamı somut belgelerle dosyaya sokulmalı. Belediyeler, il özel idareleri, bakanlık birimleri ve yapı denetim firmaları hakkında suç duyuruları ayrı ayrı ve eş zamanlı yapılmalı. Bu, savcılığın “konu bina ile sınırlıdır” demesini zorlaştırır. 

İkinci olarak, yargılamanın olası kast çerçevesinde yürütülmesi talebi sürekli ve gerekçeli biçimde yinelenmeli. Bilimsel raporlar, deprem yönetmelikleri, geçmiş uyarılar ve bilirkişi görüşleriyle, riskin öngörülebilir olduğu açıkça ortaya konulmalı. “Bu bina böyle yapılırsa yıkılırdı” tespiti, yalnızca müteahhidi değil; buna izin veren idareyi de doğrudan bağlar. Üçüncü olarak, idari yargı ile ceza yargısı birlikte işletilmeli. Ceza davası sürerken, idarenin hizmet kusuru nedeniyle tam yargı davaları açılmalı. Böylece kamu görevlilerinin sorumluluğu yalnızca ceza hukuku üzerinden değil, idari sorumluluk üzerinden de tartışmaya açılır. Bu iki alanın birbirini beslemesi önemlidir. 

Son olarak şunu açıkça söylemek gerekir: Mevcut yargı pratiği, karar alıcıları korumaya eğilimlidir. Bu nedenle sorumluluğu yukarıya taşımak, yalnızca hukuki değil, aynı zamanda politik ve toplumsal bir mücadeledir. Israr, belge, kamuoyu ve zaman… Başka bir yolu yok.  

hatay defne rezerv alanHatay'daki rezerv alanlarından biri

“Maden projelerinde Hatay özelinde yüzde 70 artış oldu, Hatay bu kadar yeni̇ madeni kaldırmaz” 

-Raporda depremden etkilenen 11 ilde, deprem sonrasında toplam 497 proje için ÇED süreci başlatıldığını ve bu 497 projenin 210’unun madencilikle ilgili olduğunu hatırlatıyorsunuz. Bu hesapla Hatay’daki maden projelerinde yüzde 70’lik bir artış olduğu görülüyor. Bölge bu kadar yeni madeni kaldırabilir mi? Kaldıramayacağını düşünüyorsanız, somut gerekçeleriniz neler?  

Bölgenin bu yükü kaldırması mümkün değildir. Ama bahsettiğimiz durum sadece Hatay’da değil Türkiye genelinde ciddi krizlere gebe. 1923–2002 arasındaki 79 yılda verilen maden ruhsatı sayısı yalnızca 1186 iken, Maden ve Petrol İşleri Genel Müdürlüğü verilerine göre 2008–2023 arasındaki 15 yılda bu sayı 386 bine ulaşmıştır. Verilen ruhsatların 325 katı kadar ruhsatın son 15 yılda verilmiş olması, madenciliğin bir kamu politikası olmaktan çıkıp bir yağma düzenine dönüştüğünü açıkça göstermektedir.  

Hatay özelinde yaşanan maden projelerindeki yüzde 70’lik artış ise sadece depremle alakalı değil. Deprem sonrası başlatılan ÇED süreçleri, bölgenin yeniden inşasından çok yeni bir talan dalgasını işaret etmektedir. Bu da tüm yurt sathına yayılmış genel bir politikanın devamı. Hatay’da vahşi madenciliğin sonuçları somut olarak ortaya çıkmaya başlamıştır. Taş ocakları ve beton santrallerinin yarattığı yoğun toz, tarımsal üretimi doğrudan etkiliyor. Antakya Kuruyer Mahallesi Muhtarı Yusuf Çoban’ın kamuoyuna yansıyan açıklamaları bu tahribatın günlük hayattaki karşılığını net biçimde ortaya koyuyor. Deprem öncesi 2 bin küçükbaş hayvanın bulunduğu mahallede bugün bu sayı 200’e düşmüş, mera alanlarına beton santralleri kurulmuş, hayvancılıkla uğraşan işletmelerin büyük bölümü kapanmıştır. Narenciye bahçeleri ve zeytinlikler sökülmüş, hasada haftalar kala yüzlerce ağaç kökünden çıkarılmıştır. Toz, yalnızca tarımı değil, ağaç sağlığını ve insan yaşamını da tehdit ediyor. Hatay’da ve Türkiye genelinde yaşanan su krizi yalnızca kuraklıkla açıklanamaz. Ankara ve İstanbul gibi büyük kentlerde bile su stresi başlamışken, su havzalarının, derelerin ve yeraltı sularının madencilik faaliyetleriyle tahrip edilmesi yaşanan su krizinin temel nedenlerinden.  

Sonuç olarak, Hatay bu kadar yeni madeni kaldıramaz. Çünkü tarım alanları daralmakta, verim düşmekte, su kaynakları yok olmakta ve bölgenin yaşam kapasitesi hızla aşılmaktadır. Deprem coğrafyası bir rant alanına çevrilmiş, Türkiye tipi vahşi madencilik anlayışı bölgenin geleceğini tehdit eder hâle gelmiştir. Bu madencilik hırsı ne Hatay’da ne de Türkiye genelinde sürdürülebilir değildir.  

“Anahtar Kürt siyasetinin ‘silahlara veda’ kararındadır” 

“Suriye olayları epey sarsıntı yaratacaktır ama Kürt siyasetinin ‘silahsız siyaset’ kararında ısrar edeceğini öngörüyorum” 

-‘Terörsüz Türkiye’ sürecine isimlendirilmesine yönelik itirazınıza rağmen içeriği itibarıyla parti olarak da kişisel olarak da başından beri destek verdiniz. TİP, Ahmet Şık’ın temsiliyle Komisyon’a da katıldı. Fakat elbette destek vermekle başarılı olacağını düşünmek ayrı şeyler. Gelinen noktada, özellikle Suriye’de son yaşananlar ortadayken, bu sürecin yine de başarılı olabileceğini düşünüyor musunuz? 

TİP, böylesi bir Komisyon’a katıldı. Kararı destekledim çünkü, Kürt Siyasetinin “silahlara veda” kararını ilk andan itibaren çok değerli bulduk, önünü açmak ve kamuoyunda meşruiyetini güçlendirmek için belirsizlikleri daha ikincil gördük. Kaldı ki ülkemizde sosyalistlerin Kürt Sorunu’nda temiz bir sicili vardır. Kürt’ün varlığı, dili inkâr edilirken; inkârı reddetmiş, yaşatılan zulme karşı durmuş, her ileri adımın yanında ve destekçisi olmuştur. 

Adı belirsiz- sürecin nasıl başladığı çok önemli. Kürt Siyaseti, aşama aşama “silahlara veda, silahsız siyaset” kararını verdi. Anahtar, Kürt Siyaseti’nin “silahsız siyaset” kararındadır. Kararlarında ısrar ettiklerinde -ki edeceklerini öngörüyorum- Süreç devam edecektir. Suriye’deki son gelişmelere rağmen “silahsız siyaset” kararlılığının devam edeceğini düşünüyorum. Suriye olayları, epeyce sarsıntı yaratacaktır. Ancak, Kürt Siyaseti’nin “silahsız siyaset” tercihi konjonktürel değil, kapsamlı dünya ve bölge analizlerinin sonucudur. Gelinen nokta önemlidir. Dalgalanmalar kaçınılmazdır ve anlaşılabilir. Ancak doğrultu “silahlara veda” yönündedir. “Silahsız siyaset”in her bakımdan ön açıcı olduğu ve olacağı görüldü. Başta Kürt Sorunu olmak üzere toplumsal/siyasal sorunların tartışılması, kitleselleşmesi, çözülmesi olanaklarını genişletecektir.  

Demokratik birikimi Türkiye Cumhuriyeti ile kıyas dahi kabul etmeyen Suriye’de olanlar bile manzarayı apaçık ortaya koyuyor. Bir yıl kadar önce Suriye’de Kürt varlığını reddeden Ahmed El Şara -zaruretlerin dayatmasıyla- kararname neşredip Kürt varlığını kabul edip bir yol arıyor. İtimat edilmeyebilir, nedenleri etraflıca tartışılabilir, ancak yalnızca siyasi manevra olarak değerlendirmek eksik olur. Çünkü Kürt varlığını tamamen yok sayarak hem ulusal düzeyde hem uluslararası ilişkilerinde yol alması olanaklı değildir.  

can atalayCan Atalay'ın fotoğrafı, yemin edemediği Meclis kürsüsünde

“Cumhur İttifakı'nın iktidarda kalabilmek için toplumsal muhalefeti hem ayrıştırması hem dağıtması gerekiyor”  

-Suriye’ye özgü bu tespitinizi aslında pekâlâ Türkiye’ye aynalamak mümkün. Zaten ‘Terörsüz Türkiye’ sürecinin itici gücü Devlet Bahçeli’nin yaptığı çıkışların kalbinde de hep Kürt varlığını yok sayarak ulusal ya da uluslararası düzeyde yol almanın çok da mümkün olmadığı realitesi varmış gibi görünüyordu. Ancak Cumhurbaşkanı Erdoğan nüanslı bir yerde durdu. Size göre iktidar bloğunun asıl motivasyonu nedir?  

Cumhur İttifakı, kendisini iktidara mahkûm görmekte. Artık gündemleri “kurdukları sistemi savunmak ve kalıcılaştırmaktır”. Her adımın, her kararın mihenk taşı onlar için iktidardır. Mayıs 2023 Seçimleri’ni atlatabildi. Ancak Mart 2024 Yerel Seçimleri’nde “acayip alametler” belirdi. Varolan ittifakları yeterli oyu sağlayamıyor. Ekonomiyi yoluna koyarak kitle tabanını genişletme hedefi hep bir yerlere takılıyor, yoluna girmiyor. Güvenlikçi siyasetleri kitleleri etkileme bakımından bir yere kadar. Mutlaka ve mutlaka toplumsal muhalefeti hem ayrıştırması hem dağıtması gerekiyor.  

“Kürt siyaseti ve kitlesi toplumsal muhalefetin önemli bileşenidir” 

“Tercihleri her dönem demokratikleşme yönünde olmuştur, politik bahislerde feraset sahibidirler”  

-30 Eylül 2025’te meslektaşım Ruşen Çakır’ın ‘Terörsüz Türkiye’ sürecine ilişkin sorularını yanıtlamıştınız. Şu tespitinizi hatırlatmak isterim: “Cumhur İttifakı stratejisini “CHP’yi felç etmek ve Kürt siyasetini tarafsızlaştırmak” üzerine kurmuş durumda.” Ocak 2026 itibarıyla iktidar bu stratejisini başarmış görünüyor mu? CHP, çözüm süreci nedeniyle felç oldu mu? Kürt seçmen hakikaten de muhalif kanattan koparak iktidarın mesela bir anayasa değişikliği hamlesine destek verebilecek noktaya geldi mi?  

Dillerden düşmeyen “beka”nın karşılığı “iktidarın, iktidarını kalıcı kılmak” için yapması gereken her şeydir. “Bizden/bizden olmayan” anlayışına dayalı “İkili Hukuk/İkili İdari İşleyiş” olağanlaştı. Sonucu da düşman ceza hukuku uygulamaları oldu. Fiili durumlar hukukun yerine ikame ediliyor. Cumhur İttifakı, toplumsal muhalefetin felç edilmesi ve Kürt Siyaseti’nin tarafsızlaştırılması için yoğun bir gayet sarf ediyor. Ancak “başardı mı”nın yanıtı açıklıkla “hayır, olmadı”. 

Kürt Siyaseti, “silahın siyaset dışına çıkarılması” önceliğiyle dikkatli bir tutum içinde. Doğal olarak iktidarla ve kurumlarla yakın temasta. Bazen yoğun eleştiriliyor bazen Kürt Siyaseti toplumsal muhalefeti sert eleştiriyor. Bütün bunlara karşın Kürt siyaseti ve kitlesi; değerleriyle hedefleriyle demokratik toplumsal muhalefetin önemli bir bileşenidir. Tercihi her dönem demokratikleşme yönünde olmuştur. Toplumsal, politik bahislerde feraset sahibidir. Ülkede Anayasa, kurum, kural yoksa hiçbir kazanım güvencede değildir. Kürt Siyaseti de esas olarak demokratik karakterlidir. Genel bir demokratikleşme, yasal güvenceler kazandırma olmadan ilerlenemeyeceğini hepimizden iyi bilirler. En yakını sonuçsuz kalan 2009-2015 ve sonrasında yaşadıklarıdır. 

Bir bütün olarak toplumsal muhalefetin ve özelde Cumhuriyet Halk Partisi’nin her yolun denemesine karşın felç edilemediği de açıktır. Her gün operasyon ve tutuklama, kayyım atama dahil türlü çeşitli davalar içinde boğulmak istenen Parti, yüzünü yurttaşa dönerek ayakta kalmanın ötesinde iktidar yarışında önde durmayı başardı. 

Demokratik toplumsal muhalefet de 19 Mart’tan başlayarak önemli bir direnç gösterdi. İstanbul Üniversitesi’nden gelen dalga ile CHP Genel Başkanı Özgür Özel’in direnci yan yana geldi. İBB’ye kayyım atanması engellendi ki çok büyük bir kazanım oldu. Bütün belirsizliklere karşın toplumsal muhalefet “silahın tasfiyesi”ni dikkatle izlemeli, iteklemeli ve/veya desteklemelidir. 

Düğüm, -erken, normal- seçimde çözülecektir. Toplumsal muhalefet fiili beraberliğini sistemli, programlı ortaklığa dönüştürdüğü ölçüde “felç etme ve tarafsızlaştırma planları” geçersiz olacaktır. Bu da birbirinin sesine ve taleplerine kulak vermesi, temasını sıkılaması ile olacaktır. Bu alanda önemli eksiklik yaşanmaktadır.  

Can Atalay Ekrem İmamoğluTİP'tan Hatay Milletvekili seçilen Can Atalay ve İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu, Silivri Cezaevi'nde tutuklu

“MHP'nin İmamoğlu ve İBB konusundaki beyanları toplumdaki hoşnutsuzluğun farkında olmalarından, kısmen de kendilerini̇ AKP'den ayrıştırma çabası “ 

“Ama bana kalırsa ‘Çok uzatmayın, cezayı verin, geçin’ diyorlar” 

-Özellikle 19 Mart sonrasında, yani Ekrem İmamoğlu ve arkadaşları tutuklandıktan sonra, MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli ve Yardımcısı Feti Yıldız’ın defaten AYM ve AİHM kararlarının uygulanmasına vurgu yaptığını izledik. Hatta bu cümleler Selahattin Demirtaş için de kuruldu. Oysa MHP sizinle ilgili olarak bambaşka bir tutum alageldi. 2024’te AYM’nin sizinle ilgili kararının meclis kürsüsünden okunmasının engellenmesinde sizce MHP’nin nasıl bir rolü oldu? Bahçeli’nin dosyaya göre hukuk vurgusu yapması siyasi stratejisine dair ne söylüyor?  

Sanıyorum, şu ana kadar hiçbir MHP sözcüsü Anayasa Mahkemesi kararlarıyla ilgili olarak “Uygulanmalı, bu Anayasal bir zorunluluktur” demedi. Demirtaş’ın da adını anarak, İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi kararlarının uygulanmasının anayasal bir zorunluluk olduğunu söylediler. Ama Osman Kavala için -lehinde- konuşmadılar. Dikkat edelim, böylesi sözleri Anayasa’nın üstünlüğünü vurgulamak ve savunmak için değil “siyaseten” yaptılar. Açıklamaları mevcut durumdaki siyasetlerinin önünü açmak için düşündükleri jestlerdi. Ahmet Türk’ün tahliyesi benzeri bazı sonuçları oldu. Ama genel olarak iktidarı hukuka davet etmek, yasallığın sınırlarına çekmek bakımından bir sonuç verdiğini söylemek olanaklı değil. 

MHP sözcülerinin, Ekrem İmamoğlu ve İBB soruşturması ile ilgili “tutuksuz yargılama” yahut “duruşmaların canlı yayınlanması” gibi bahislerde somut bir sonucu da olmayan beyanları oldu. Toplumda oluşan “yoğun hoşnutsuzluk” için yapılan açıklamalar olarak görülebilir. Hoşnutsuzluklara yanıt vermek için çok kısa sürelerle kendisini ortağı Adalet ve Kalkınma Partisi’nden kısmen ayrıştırma çabası olarak da görülebilir. Şöyle özetleyeyim; işittiklerimizi “çok uzatmayın bu işleri, cezayı verin geçin” tavrı olarak yorumlamak bende ağır basıyor. 

-MHP’nin size karşı almış olduğu sert tutumdam bahsederken, meclisteki o oturuma MHP’nin katılmama kararı aldığını ve bu kararı duyurdukları açıklamada sizin için “milli güvenlik sorunu”, “vatan haini” gibi ifadeler kullanıldığını da hatırlatmak isterim.  

Münasebetsiz ifadeler için, bu tür sözlerin “siyaseten” söylendiği izahı dahi benim açımdan geçerli olamaz. Övünmek gibi olmasın; soyumuz da sopumuz da dünümüz de bugünümüz de geleneğimiz de ve hamdolsun yarınımız, geleceğimiz de bellidir. Bu memlekette eşitlik, özgürlük ve kardeşlik için mücadele edenlerin yurtseverliğine kimse kara çalamaz. 

“Mevcut rejimin karakterini ve işleyişini tartışmaya gelince kırmızı çizgi devreye giriyor”  

-Bir de o dönem kulislerde sizinle ilgili AYM kararının meclis kürsüsünde okunmaması için MHP’nin AKP’ye baskı yaptığı tevatür edildi. Bu tür iddialara itibar ediyor musunuz?  

Evet, 16 Ağustos 2024 günlü TBMM oturumuna MHP katılmadı. Gerekçesi bildiğim kadarıyla “Bakın, Can Atalay olayından bizi mesul tutuyorsunuz ama asıl manzarayı görün” demekti. Bir yandan da iktidar ortağına “sen de biraz ortaya çık” demekti. Bir bakıma MHP’nin tavrı amacına ulaştı. 16 Ağustos 2024 oturumda Adalet ve Kalkınma Partisi Grubu savunulması mümkün olmayan bir hukuksuzluğu savunmak için ecel terleri döktü. Grup Başkanı Abdullah Güler ve Grup Başkanvekili Muhammet Emin Akbaşoğlu neler söylediler. Hiçbir insan kendini bu duruma düşürmemeli. 

“Kulislerde” konuşulduğundan söz ettiğiniz “MHP’nin rolü”nden pek emin değilim. Yargıtay 3. Ceza Dairesi’nde AYM’ye göre “Türk Hukukunda verilmesi mümkün olmayan” kararın altına imza atan kişilerin eğilimleri yahut yargı bürokrasisi içindeki saflaşmalar bu tür “kulisler”e yol vermiş olabilir. Prensip olarak; toplumsal, siyasal bahislerde “ayrıntıya” değil “esas”a bakmaya çalışırım. “Esasın” da mevcut rejimin karakteri ve işleyişi olduğu görüşündeyim. Elbette iktidar ortağı da olsa hatta aynı parti de olsa herkesin aynı konuda aynı vurgularla konuşması ve davranması beklenemez. Ama sonuçta “mevcut rejimin karakteri ve işleyişi”ni tartışmaya gelince kırmızı çizgi devreye giriyor. Diyelim bir iyi niyet vardı, üzerinden yıllar geçti, ses yok. “Ayıp” giderilmediği gibi her geçen gün derinleşip, katmerleniyor. Şu ana kadar haklarında verilmiş Anayasa Mahkemesi Kararları uygulanmayan iki Türkiye Cumhuriyeti yurttaşı var; Tayfun Kahraman ve Can Atalay. İkisi de aynı dosya kapsamında mahpus. Bütün bunlara karşın MHP’den bir ses yükseldiğini işitmedim.  

can atalay tayfun kahramanŞehir Plancısı Tayfun Kahraman ve avukat Can Atalay, Gezi davasında 18 yıl hapis cezasına çarptırıldı

“2013 Mayıs'ında da kural ve hukuk tanımayan bir yönetim anlayışına itiraz edip memlekete sahip çıkıyorduk"

"Geçen uzun süre içinde büyük sözlerle anlatılanlar bu kadar sade ve basittir”  

“Bir gün benim için Anayasa’nın askıya alınacağını hiç düşünmemiştim, hayal etsen de bu kadarını edemezsin"  

-Mahkumiyetinizin dördüncü senesine girerken, içerde olmanıza gerekçe gösterilen Gezi Parkı protestolarının yaşandığı 2013’e dönelim…13 sene önce Taksim Dayanışma Platformu’nun avukatı olarak, oraya o AVM’yi yaptırmama mücadelesi verirken 10-15 sene sonranın Türkiye’sinin neye benzeyeceğini düşünüyordunuz? Tahmin edebildiğiniz şeyler mi yaşadık bu geçen zaman içinde, yoksa bugünleri asla tahmin dahi edemez miydiniz? 

2013 Mayıs’ı itibarıyla, daha önce -ve daha sonra da- defalarca yaptığım faaliyetleri yapıyorduk;  Şehrin merkezinde kalan son bir kamusal yeşil alana, deprem sonrası toplanma alanına sahip çıkıyorduk. Şehirle ilgili kararların asgari hukuki ölçütlere, planlama gereklerine uygun olmasını söylüyor, bu talebimizi toplumsallaştırmak için açıklamalar yapıyor, imza topluyor, davalar açıyorduk…Hiçbir kuralı, kurulu, kararı tanımayan bir yönetim anlayışını kabul etmiyor, memlekete sahip çıkıyorduk. Bu kadar. Yani aradan geçen uzun süre içerisinde o kadar büyük büyük sözlerle anlatılanlar aslında bu kadar sade ve bu kadar basittir. 

Hukukun uygulanması için çabalayan, demokratik haklarını bilen ve kullanan bir yurttaş olarak gün gelip benim için anayasanın askıya alınacağını düşünmemiştim. Hani birisi söylese; “Abartma abi, bir yurttaşı hapiste tutmak için anayasa askıya alınır mı?” derdim. “Oraya gelene kadar ne yollar vardır” derdim. Düşünsenize koskoca TBMM, Can Atalay olayı nedeniyle anayasa başta olmak üzere her kuralı çiğniyor. TBMM Başkanı, “ülkenin hayrına” diyerek süreç için uzun mu uzun bir yola giriyor, ama yetkisinde olan bir imzayı atmayarak/atamayarak Can Atalay’ı meclis kütüğüne kaydetmiyor/kaydedemiyor. Dostoyevski, “hiçbir edebiyatçının hayal gücü yaşamın kendisinden daha yaratıcı olamaz” diyor ya, işte bizim durum da öyle. Hayal etsen de bu kadarını edemezsin.  

Mücella Yapıcı ve Can Atalay, hapis cezası aldıkları Gezi davası duruşmasında

“İBB iddianamesinin kurgusu hedefini saklamıyor, sözünü CHP'nin kapatılması talebiyle bağlıyor; meselenin ana karakteri bu kadar açık” 

-Silivri’de İBB tutuklularıyla herhangi bir iletişiminiz var mı? Onların iddianamesi ve davanın kurgusu hakkında ne düşünüyorsunuz? 

İBB tutukluları ile avukat görüş mahallinde karşılaşıyor, birbirimizin halini sorma olanağı buluyoruz. Bu -tabii ki- cam bölmelerden işaretleşerek ve çok yüksek sesle birbirine seslenerek olabiliyor. Hücre tipi mahpuslukta her ses, insani her şey hepimiz için çok kıymetli. “İBB iddianamesinin kurgusu” demişsiniz…Son derece yerinde bir ifade; “kurgu”. Olağan koşullarda olunsa; kamu kaynakları ile, siyasetin finansmanı ile ilgili her bir zerre için dikkat kesiliriz. Yine de öyle olacak. Meslek hayatımız böyle geçti. Ancak hukukun en temel ilkelerinin dahi ayaklar altında, anayasanın askıda olduğu bu tarihsel anda kime, neye, nasıl itimat edeceğiz ki bu iddiaları tek tek ele alalım, tartışalım… 

18 Mart’ta İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı, daha önce benzeri görülmemiş bir yöntemle yazı üstüne yazı yazıyor. Konu ile ilgili yetkisi olmayan bir üniversite kurulu eli ile diploma iptal ediliyor. İdare hukukunun tüm yerleşik prensipleri ihlâl ediliyor. Sabahına İstanbul’un merkezinde trafiğin tümü ile durdurulduğu bir operasyon yapılıyor. Arkasından hem İBB’ye hem CHP’ye kayyım girişimleri… Neden, niye yapıldığı açık değil mi? 

Ve tüm bunlar CHP’nin ön seçim ile cumhurbaşkanı adayını belirlemesinden 4 gün önce yapılıyor. Neden 4 gün önce? Çünkü, gözaltı süresinde “anayasal üst sınır” 4 gün. 

Bizzat İstanbul Başsavcılığı açıklamalarından anlıyoruz ki iddianamede anlatılanlar 19 Mart sonrası, “eldeki şahıs” beyanları ile dosyaya girmiş. Yani önce kişiler alınmış ve “delil”e bundan sonra gidilmiş. “İddianame kurgusu” hedefini saklayıp gizlemiyor. Sözünü, Cumhuriyet Halk Partisi’nin kapatılması talebiyle bağlıyor. Meselenin ana karakteri bu kadar açık. “Esası” bir an bile dikkatimizden kaçırmamalıyız. Hukukun ayaklar altında, anayasanın askıya alındığı bu tarihsel anda yapılanlar, varolan durumun sürmesi içindir. “Olay”ın da “kurgu”nun da “esası” budur.  

İlgili İçerikler