Kapitalizmin hâkim olduğu bir küresel sistemde yaşıyoruz. Bu sistem, zenginliği ve refahı bazı merkezlerde biriktirirken, yoksulluğu ve dışlanmayı başka yerlere “ihraç” ediyor. 19. ve 20. yüzyıllarda bu düzene büyük bir itiraz vardı: İşçi sınıfı, yalnızca adil ücret değil, sınıfsız, ayrıcalıksız bir toplum istiyordu.
Bu, başlangıçta sadece bir ütopyaydı. Ardından Paris Komünü, Ekim Devrimi gibi örneklerle somutlanır gibi oldu. Ancak bu deneyimler ya dış müdahalelerle ya da dış müdahalelerle iç çelişkilerin birbirini beslemesiyle yıkıldı (üstelik bunlardan ikincisi siyasal, sendikal, yerel ve sivil örgütlenme mirası olarak ardında bir çöl bıraktı). Yirminci yüzyılın sonlarına geldiğimizde, işçi sınıfının toplumu dönüştürme umudu büyük ölçüde dağılmıştı.
Ve belki tam da bu yüzden, dijital kapitalizm[1] bu kez neredeyse hiçbir direnişle karşılaşmadan şekillendi. Eğer sınıfsız toplum hayalinin 1917 girişimi yeryüzüne tutunabilseydi (ve deforme olup yerine geçtiğine benzemeseydi) bugün dünyanın dijital üretici ve tüketici ülkeler olarak ikiye bölünmesi bu kadar keskin olmayabilirdi.
Ütopyanın yıkılması bizi distopyanın kucağına bıraktı!
Neandertaller - Homo sapiensler
Bugün Dünya’da yaşayan tek insan türü biziz: Homo sapiens. Ama bu her zaman böyle değildi. Elli bin yıl önce yeryüzünde birden fazla insan türü vardı. Bunlardan en bilineni olan Neandertaller Avrupa ve Batı Asya’da yaşıyordu. (Zaten adları da 1856’da ilk kalıntılarının bulunduğu, Almanya’daki Neander Vadisi’nden, yani Almanca Neandertal’den geliyor.
Neander Vadisi’nin adı ise 17. yüzyılda yaşamış Alman ilahiyatçı ve şair Joachim Neander’den. Şairimiz, soyadı Neumann (yeni insan) olmasına rağmen, bunun Yunanca karşılığı olan Neander’i kullanıyordu. Sık sık yürüyüş yaptığı vadiye ölümünden sonra onun adı verilmiş.
Neandertaller muhtemelen konuşabiliyor (boğaz bölgesinde ilgili kasların tutunduğu bir dil kemiği bulunuyordu, ancak Homo sapienslere göre dillerinin ve soyut düşünce üretme kapasitelerinin daha sınırlı olduğu tahmin ediliyor), mağara resimleri yapıyor, takı kullanıyorlardı. Hastalanan veya yaralanan grup üyelerine tedavi uyguluyor ve sosyal dayanışma gösteriyorlardı. Alet yapımı konusunda ustaydılar, mızrak gibi etkili av araçları geliştirip, avlarını koordineli biçimde takip edebiliyorlardı. Ateşi bilinçli kullanıyor; yemek pişirme, ısınma ve korunma amacıyla değerlendiriyorlardı. Kısacası, Neandertaller “ilkel” değil, çok yönlü, zeki ve sosyal varlıklardı.
Homo sapienslerle Neandertaller arasındaki ilişki aslında çoğu insanın sandığı gibi bir “savaş” hikâyesi değil. Daha çok, uzun bir karşılaşma ve birlikte yaşama süreciymiş gibi görünüyor. Aynı bölgelerde yaşamışlar, aynı hayvanları avlamışlar, hatta bazen çiftleşmişler bile. Modern insanın genomunda Neandertal DNA’sı mevcut. Ortalama bir Avrupalı ya da Asyalı genlerinin yaklaşık yüzde ikisi onlardan geliyor. “Neandertaller hücre çekirdeklerimizde yaşıyor” bile diyebiliriz!
Ama tabii ortada bir tür rekabet de vardı. Homo sapiensin bazı önemli avantajları bulunuyordu ki bunlar hayatta kalmalarında belirleyici oldu. Mesela, daha gelişmiş ve çeşitlendirilmiş aletler yapabiliyorlardı; sadece taş değil, kemik ve ağaç gibi malzemeleri de ustalıkla kullanarak çok daha etkili av araçları ve günlük yaşam gereçleri üretiyorlardı. Esas önemlisi, iletişimleri daha karmaşıktı, bu da onların daha iyi organize olmalarını, plan yapmalarını ve bilgi aktarımını kolaylaştırıyordu. Sosyal yapıları da daha geniş ve esnekti; Neandertallerden daha büyük gruplar halinde bir arada yaşayabiliyor, kaynakları paylaşabiliyor ve kolektif stratejiler geliştirebiliyorlardı. Buna karşılık Neandertaller genellikle daha küçük, izole gruplar halindeydi; bu da onları iklim değişiklikleri ve çevresel zorluklara karşı daha kırılgan yapıyordu. Bu nedenle, Homo sapiens ile Neandertaller arasındaki mücadele doğrudan bir savaş biçiminde değildi, daha çok hangi grubun çevresel ve sosyal değişimlere daha iyi uyum sağlayabileceğine dair bir “yarışmaydı.”
Yeni Neandertaller: Dijital tüketiciler
Günümüzde dijital üreticiler (Homo digitalis/bu kavram daha önce kullanılmış), yani içerik üreten, kod yazan, algoritma geliştiren, sistem kuran kişiler ya da gruplar; dijital dünyanın evrimini yönlendiren “aktif tür” gibi davranıyor. Bu açıdan bakınca, Homo sapienslere benzetilebilirler: Daha esnek, daha örgütlü, daha uyumlu ve kendi ortamlarını dönüştürebilen bir yapıları var.
Öte yandan dijital tüketiciler (Homo consumens digitalis/bunu ben uydurdum), yani bu sistemlerin sadece kullanıcısı olan, ama nasıl çalıştığını anlamayan ya da buna müdahil olamayan kitleler; zamanla pasifleşiyor ve sistemin koşullarına göre yaşamak zorunda kalıyor. Bu yönüyle Neandertaller gibiler, değişimlere karşı daha kırılgan ve toplumsal etkileşim açısından daha zayıf konumdalar.
Teknolojiyi anlamakla yetinmeyip onu üretmek artık sadece bir ayrıcalık değil, bir hayatta kalma stratejisi haline geldi. Ama bu ayrıcalığa sahip olanlar çok az. Finlandiya’da çocuklar okulda kodlama öğreniyor, ABD’de yapay zekâ laboratuvarları hızla büyüyor, Çin daha mütevazı ama verimli projelerle ABD’nin gerisinde kalmamaya çalışıyor. Dünya’nın büyük bir bölümü ise bu gelişmeleri uzaktan izliyor. Aynı türden insanlar, aynı interneti kullanıyor gibi görünüyor ama bilgiye, üretime ve karar alma süreçlerine erişimleri tamamen farklı.
Ve bu farklar artık bir tür bilişsel kast sistemine dönüşüyor. Bilgiye, teknolojiye, ağlara ve üretim araçlarına erişebilen azınlık, sistemi yönlendiriyor; geri kalan çoğunluk ise çoğu zaman yalnızca kullanıcı, hatta sadece veri kaynağı konumunda kalıyor. Tıpkı Neandertallerin Homo sapiens karşısında daha örgütsüz ve iletişimsiz kalması gibi, dijital dünyanın tüketicileri de bu yeni oyunun kurallarına uyum sağlayamıyor. Oysa kod, algoritma, veri –bunlar artık iktidarın yeni dili.
ElysiumNeill Blomkamp’ın 2013’te çektiği Elysium filmi, dijital bölünmenin ve sınıfsal kastlaşmanın gelecekte alabileceği biçimi oldukça çarpıcı biçimde anlatır. Filmde, ayrıcalıklı bir azınlık Dünya yörüngesindeki yüksek teknolojili bir uzay istasyonunda yaşarken, geri kalan insanlık yeryüzünde yoksulluk, hastalık ve dijital dışlanmışlık içinde var olmaya çalışır. Uzay istasyonundakiler sistemin üreticisi ve yöneticisi konumundayken, yeryüzündekiler bu sistemin tamamen dışına itilmiş durumdadır. Erişim hakları, adalet ya da insani eşitlik, sadece seçilmiş bir zümrenin sahip olduğu ayrıcalıklara dönüşmüştür. Elysium, bu eşitsiz yapının distopik bir yansıması olarak, bizi dijital geleceğin (yani artık günümüzün) adaletsiz dünyasına götürür. |
Ortadoğu'nun dijital bölünüşü
Ortadoğu’da İsrail ve arkasındaki ABD, dijital ve teknolojik üretim kapasitesini ellerinde tutan “dijital üretici” ülkeler konumunda yer alıyorlar. Gelişmiş askeri teknolojilerine ek olarak, dijital veya analog tüm haberleşmeleri izleyebiliyor, siber yetenekleri ve bilgi altyapısıyla bölgesel güç dengelerini kendi lehlerine çevirmeyi başarıyorlar. Buna karşılık Lübnan’daki Hizbullah, Gazze’deki Hamas, İran rejimi ve Suriye yönetimi gibi aktörler, dijital tüketici konumundalar. Bu gruplar, teknolojiyi çoğunlukla savunma veya direniş amaçlı kullanmaya çalışsa da, geniş anlamda dijital üretim süreçlerine doğrudan hâkim olamıyor; bu da onların bilgi ve iletişim savaşlarında dezavantajlı pozisyonda kalmalarına neden oluyor.
İsrail’in Temmuz 2024’te Hamas lideri Haniye’yi Tahran’ın göbeğindeki misafirhanede, katletmesi, Eylül 2024’te de Lübnan Hizbullah’ının kullandığı (ama kendisinin gizlice tedarik ettiği) çağrı ve telsiz cihazlarını patlatarak en az 75 kişiyi öldürmesi ve 3000’in üstünde kişiyi ağır yaralaması teknolojik üstünlüğün ve bilgi ağlarına hâkimiyetin nasıl ölümcül bir avantaja dönüştüğünü gösteriyor. Bu tür saldırılar dijitalleşmenin savaşları nasıl daha sinsi ve yıkıcı hale getirdiğinin örnekleri.
İsrail’in, İran saldırısının birinci gününde Devrim Muhafızları Komutanı Hüseyin Selâmi, İran Genelkurmay Başkanı Tümgeneral Muhammed Bakıri, nükleer fizikçi Feridun Abbasi ile Muhammed Mehdi Tehranci’yi nokta dron atışlarıyla öldürüşü ve İran hava sahasına kolayca hâkim oluşu, dijital üretici konumundaki ülkelerin askeri alandaki gücünü nasıl artırdığını gösteriyor. Bu tür operasyonlar, sadece rakibe büyük bir fiziki zarar vermekle kalmıyor, aynı zamanda onlar üzerinde psikolojik baskı ve stratejik üstünlük sağlıyor. Tüm bunlar, dijital bölünmenin askeri sahada yarattığı yeni bir güç dinamiği olarak okunmalı; çünkü teknolojiye erişim ve onu kullanabilme yetisi, modern savaşlarda doğrudan hayatta kalma ve üstünlük meselesine dönüşmüş durumda. Bu arada dijital dünyanın baronları gücün verdiği kayıtsızlıkla gittikçe pervasızlaşıyor ve egemen bir ülkenin devlet başkanını öldürmeyi dahi telaffuz etmekten hicap duymuyor. (Tabii halkına kan kusturan bir otokratın arkasından ağlacak kimsenin kalmamasından da bir tür meşruiyet devşiriyorlar!)
Bu manzara, eski tabirle Kuzey-Güney arasındaki uçurumun dijital alanda katlanarak büyüdüğünün göstergelerinden biri. Dijital üreticiler, gelişmiş teknolojileri ve bilgi ağlarını kullanarak hem askeri hem siyasi üstünlük kuruyor; dijital tüketiciler ise genellikle bu güce karşı direnmeye çalışıyor ancak kalıcı ve etkili stratejiler geliştirmekte zorlanıyor. Dünya’nın dijital bölünmesi, Ortadoğu’daki güç dengesizliğini derinleştiriyor ve çatışmaların çözümünü daha karmaşık hale getiriyor. Bu tablo, dijital eşitsizliği aşmadan bölgede barış ve istikrarın sağlanmasının güç olacağını açıkça ortaya koyuyor.
Sessiz çöküş: Savaş bile olmadan kaybetmek
Neandertaller büyük bir savaşla yok olmadı. Belki de hiç savaşmadılar. Ama Homo sapiensin değişime hızlı uyumu, daha esnek düşünme ve iş birliği kurma becerisi onları geride bıraktı. Aynı şekilde, bugün de dijital çağa ayak uyduramayan bireyler, topluluklar ve ülkeler yavaşça yaşamın dışına itiliyor. Bu bir savaş değil; tıpkı Neandertallerin başına geldiği gibi bir yavaş ve sessiz “delete” hali!
Ve en acı tarafı şu: Bu yavaş ve sessiz silinme, yurtaşlar arasında bile çoğu zaman fark edilmeden ilerliyor. Kredi alamamak, işe girememek, ifade özgürlüğünden ve örgütsel temsilden yoksun bırakılmak kadar dijital dışlanma da artık bir eşitsizlik biçimi: internet erişiminden ya da dijital becerilerden yoksun kalanlar temel hizmetlere ve bilgilere ulaşamıyor. Tüm bunlar yeni ve çok katmanlı bir dışlanma rejimini işaret ediyor. Fiziksel olanın yanı sıra bir bilişsel yoksulluk hali!
Bu bir tür meselesi değil, bir teknolojik seviye meselesi
Sonuçta hepimiz Homo sapiensiz. Ama bugün bazılarımız “dijital üretici” bazılarımız da “dijital tüketici” haline gelmiş. Bu ayrım bir kader değil. Ama eğer hiçbir şey yapılmazsa, Neandartellerin sonu tekrarlanabilir. Yine insanlığın bir bölümü ilerler, diğer bölümü yavaşça silinir.
Kapitalizmin barut teknolojisine dayanan erken ve klasik sömürgecilik dönemlerinde (15.-19. yüzyıllar arasında), toplamda 100 milyondan fazla insanın doğrudan veya dolaylı yollarla öldürüldüğü, yerinden edildiği ya da yok oluşa sürüklendiği tahmin ediliyor.
Kapitalizmin dijital teknolojilere dayandığı günümüzde, artık hiçbir uluslararası anlaşmayı veya normu kaale almayan ABD’nin eşi benzeri görülmemiş askeri gücüyle birlikte düşünüldüğünde, bu korkunç rakamın nerelere ulaşabileceğini gelin de bir tahayyül edin!
İyisi mi biz bambaşka bir şeyi tahayyül edelim!
Kapitalizm, tarih boyunca emek gücünü ve ülkeleri sömürerek Dünya’yı şekillendirdi; bugün bu sömürü dijital düzlemde de sürüyor ve yeryüzü dijital üreticiler ile dijital tüketiciler olarak yeniden bölünüyor. Bu nedenle yalnızca kapitalizmin sınırları içinde kalarak daha eşitlikçi, daha barışçı bir dünyaya ulaşmak mümkün değil. Eğer distopyanın kıyısından uçuruma baktığımız şu anda gerçek bir değişim istiyorsak, kapitalizmin ötesine geçme çabasına tekrar ivme vermek, ütopyayı yeniden inşa etmek zorundayız.
* * *
Okurlardan biraz korktuğum için bu yazıyı T24 editörüne göndermeden önce, aklına fikrine güvendiğim bir arkadaşıma yollayıp “baksana bir falsom var mı?” diye sordum. Şükür ki yokmuş! Ayrıca yazımın son paragrafını teyiden aşağıdaki satırları da eklemiş cevabına, benimkinden daha güzel bir bitiş paragrafı olduğu için onu buraya almak istedim:
Adı her ne olacaksa, kapitalizmi aşma hedefi bir deniz feneri gibi göz ucuyla da olsa görebileceğimiz bir yerde olmazsa günü birlik hedefleri ve rotaları belirlemek bile mümkün olmaz. İnsanlık olarak, çok fazla ayrıntılandırmadan ve abartmadan, iman meselesi haline de getirmeden yine de bir ütopyaya sahip olmalıyız!
[1] Dijital Kapitalizm: Kapitalizmin bu yeni biçiminde üretim araçları artık veri, algoritma ve dijital platformlar halini aldı. Kullanıcılar yalnızca tüketici değil, aynı zamanda gönüllü veri üreticileri konumunda. Ekonomik değer; gözetim (bireylerin dijital ortamlarda bıraktığı izlerin takip ve analiz edilmesi), ağ etkisi (bir ürün ya da hizmetin, kullanıcı sayısının artmasıyla değerinin de yükselmesi) ve platform tekelleşmesi (Google, Amazon, Meta gibi dev dijital platformların piyasa üzerindeki egemenliği) yoluyla yaratılıyor. Bu yapı içinde zihin emeği, fiziksel emek kadar –hatta bazı sektörlerde daha fazla– belirleyici hale geliyor. Yeni nesil sömürgecilik, artık fiziksel kaynaklar üzerindeki egemenlikten değil; bulut altyapıları, veri akışları ve dijital bağımlılık ilişkileri üzerinden sürdürülüyor. Bu yeni biçim, Sanayi 4.0 çerçevesinde yapay zekâ, nesnelerin interneti (cihazlar, araçlar, ev aletleri, sensörler gibi fiziki nesnelerin internete bağlanarak veri toplaması, veri göndermesi ve birbiriyle iletişim kurması), otomasyon ve büyük veri teknolojileriyle (çok hacimli, çeşitli ve hızlı akan verileri toplama, saklama, işleme ve analiz etmeyi mümkün kılan gelişmiş yazılım ve donanım sistemleri) şekillenirken; sanayi ve finans kapitalizmi gibi daha eski biçimlerle birlikte, onları dışlamadan, onlara eklemlenerek varlığını sürdürüyor.


