Vazgeçilmezlik yanılgısı
İktidar sahiplerinin en eski yanılgısı, bir gün koltuklarını kaybedeceklerini hesaba katmamaları. Anlaşılan o ki, iktidar bir süre sonra yalnızca yönetme imkânı olmaktan çıkıyor; insana ülkeyi, devleti ve zamanı kendi iradesine göre biçimlendirebileceği yanılsamasını veriyor. Koltuğa oturan, kendini devletten, halktan, hatta tarihten bile ayıramaz hale geliyor. O giderse devlet yıkılacak, o çekilirse ülke dağılacak, o yenilirse halk kaybedecek; sanki tarih bile onsuz yoluna devam edemeyecek sanıyor.
Ne büyük bir yanılgı!
Oysa tarih, en çok da kendini vazgeçilmez sananlarla sanki alay ediyor. Büyük hayaller çoğu zaman beklenmedik biçimlerde kırılıyor; kendini Kaf Dağı’nın zirvesinde görenler, hakikati ancak burun üstü çakıldıklarında fark edebiliyor.
Böyle bir “çakılmanın” çarpıcı örneklerinden biri, 2000 yılının Kasım ayında Peru’da yaşanmıştı.
Peru’nun vazgeçilmez adamı
Alberto Fujimori 1938’de Lima’da, Japonya’dan Peru’ya göç etmiş yoksul bir ailenin çocuğu olarak doğmuş; emeğe, disipline ve yükselme arzusuna dayalı bir dünyada büyümüştü. Ziraat mühendisliği okumuş, ardından matematik alanında uzmanlaşmıştı. Yani siyasete, meydanlardan ya da parti teşkilatlarından değil, dersliklerden, hesap kitap dünyasından gelmişti. Bu nedenle kriz içindeki Peru’da, eski siyaset sınıfının bir devamı gibi değil, ülkeyi teknik akılla ayağa kaldıracağını söyleyen dışarıdan bir aday gibi görünüyordu. Kısa sürede geniş bir seçmen kitlesi için umut kaynağına dönüşmüş ve 1990 seçimlerini kazanarak Peru’nun devlet başkanı olmuştu.
Kendi kendine darbe
Ama seçimle gelen otoriterliğin tehlikesi kendini göstermekte gecikmedi. Kriz ne kadar ağırsa, toplumun güçlü lidere duyduğu ihtiyaç da o kadar büyüyordu. Lider de bunu bir yetki devri gibi yorumluyor, “halk beni seçtiğine göre, onun adına her şeyi yapabilirim” diyordu. Meclis işleri yavaşlatıyorsa ayak bağıydı; yargı icraatı denetliyorsa engeldi; medya soru soruyorsa düşmandı; muhalefet itiraz ediyorsa ülkenin önünü kesmekteydi.
Fujimori bu yola çabucak girdi. 1992’de ordu desteğiyle Kongre’yi, yani Peru Meclisi’ni feshetti; yargıyı yeniden düzenlemeye girişti ve anayasal düzeni askıya aldı. Bu olay Peru siyasi tarihine “autogolpe,” yani kendi kendine darbe olarak geçti. Tankların gölgesinde işleyen bu süreç, modern otoriterliğin en tanıdık biçimlerinden birini gösteriyordu: Sandıkla elde edilen güç, iktidarı denetlemekle görevli kurumları ezmek için kullanılabiliyordu.
Düzen vaadinin karanlık yüzü
Bu model bir süre işe yarıyor gibi göründü. Ekonomide radikal reformlar yapıldı. Güvenlik politikalarında ağır ve acımasız yöntemlere başvuruldu. Enflasyonun kontrol altına alınması ve devletin yeniden işliyor görünmesi, “güçlü lider” imajını pekiştirdi. Geniş kitleler için hukuk devleti, kuvvetler ayrılığı, basın özgürlüğü ve denge-denetleme mekanizmaları ikincil önemdeydi; gündelik hayatta önemli olan enflasyonun dizginlenmesi, sokakta güvenliğin artması ve devletin yeniden korkulur bir güç olarak hissedilmesiydi.
Fujimori bu destekle 1995 seçimlerini de rahatlıkla kazandı. 1992’de Kongre’yi feshederek başlayan süreç, yeni anayasa, yeniden kurulan kurum dengeleri ve giderek kişiselleşen yönetim tarzıyla kalıcı bir rejime dönüştü. İktidar uzadıkça çevresindeki sadakat ağı da genişledi; güvenlik aygıtı, medya, yargı ve iş çevreleri üzerinde kurulan baskı ve bunlar arasındaki çıkar ilişkileri rejimin taşıyıcı unsurlarına dönüştü.
Ama otoriter yönetimlerin görünmeyen maliyeti eninde sonunda ortaya çıkıyor. Başta “etkili yönetim” diye alkışlanan şey, zamanla “denetimsiz güç” haline geldi. Denetim küçüldükçe yolsuzluk büyüdü; güvenlik aygıtı güçlendikçe hukuk zayıfladı; hukuk zayıfladıkça lider pervasızlaştı. Devlet, yurttaşların ortak kurumu olmaktan çıkıp iktidar çevresindeki çıkar ağlarını koruyan bir mekanizmaya dönüştü. İstihbarat örgütü ve güvenlik aygıtı siyasetin merkezine yerleşti. Muhalefet baskı altına alındı. Medya üzerinde tam bir kontrol kuruldu. Yargı bağımsızlığı zedelendi. Başkanın çevresinde dokunulmaz bir iktidar halkası oluştu. Bu halkanın en karanlık figürü, istihbarat şefi olarak rejimin kirli ilişkilerinin merkezinde duran Vladimiro Montesinos’tu. Medya patronlarıyla, siyasetçilerle, yargı mensuplarıyla kurulan menfaat ve şantaj ağları, bir süre sonra Fujimori düzeninin gerçek yüzünü ortaya çıkaracaktı.
Tartışmalı üçüncü dönem
Fujimori’nin üçüncü dönem arayışı daha baştan tartışmalıydı. Peru Anayasası başkana art arda iki dönemden fazla iktidarda kalma imkânı vermiyordu; Fujimori ise 1990’daki ilk iktidar döneminin, 1993 Anayasası’ndan önce başladığı için bu sınıra dahil sayılamayacağını savunuyordu. Anayasa Mahkemesinin bazı üyeleri adaylığının anayasaya aykırı olduğu görüşünü dile getirince, Kongre onları görevden aldı. Hukuk, isteğe göre eğilip bükülmüştü.
Fujimori seçimlerin ilk turunda yüzde 50 eşiğini geçemedi. Usulsüzlük iddiaları bu sonucu daha da tartışmalı hale getiriyor, sokak gösterileri büyüyordu. Muhalefetin adayı Alejandro Toledo; seçmenlerine boş ya da geçersiz oy verme çağrısı yaparak ikinci tura katılmadı. Sonunda Fujimori başkanlık koltuğuna üçüncü kez oturdu; ama bu kez sandıktan zafer değil, derin bir meşruiyet krizi çıkmıştı. Hukuken başkandı; ama iktidarı çatlamıştı.
Skandallar ve çözülme
Sonra da rejimin içyüzünü açığa çıkaran görüntüler ortaya çıkıverdi. 2000 yılının Eylül ayında yayınlanan kasette, istihbarat şefi Montesinos’un muhalefet milletvekili Alberto Kouri’ye 15 bin dolar verdiği görülüyordu. Bu para ona, Fujimori’nin partisine geçmesi için veriliyordu. Yani ortada parlamentodaki güç dengesini para ve istihbarat ağıyla değiştirme girişimi vardı.
Fujimori’yi sarsan görüntü, rejimin kendi karanlık arşivinden sızan bir kayıttı. Montesinos’un bu tür görüşmeleri sistematik biçimde kaydettiği anlaşılıyordu. Rüşvet verdiği siyasetçiler, yargıçlar, medya patronları ve askerler yalnızca satın alınmıyor; aynı zamanda kayıt altına alınarak denetlenebilir ve gerektiğinde şantaj yapılabilir kişilere dönüştürülüyordu. Meclis çoğunluklarının nasıl oluşturulduğu, medya desteğinin nasıl sağlandığı, yargı üzerindeki baskının nasıl kurulduğu ve siyasal sadakatle korku düzeninin nasıl işletildiği bir anda gözle görünür, elle tutulur hale gelmişti.
Aşırı merkezileşmiş rejimlerin paradoksu da burada ortaya çıkıyordu. Bütün yetki tek merkezde toplandıkça, devlet kuvvetler ayrılığının denetiminden kurtuluyor ve daha yekpare görünüyordu. Oysa perde arkasında birbirini kollayan, birbirinden korkan, birbirine karşı dosya biriktiren bürokratik odaklar çoğalmıştı. İstihbarat, güvenlik, yargı, medya ve iş çevreleri aynı iktidar ağı içinde birleşirken, aynı zamanda birbirlerinin açıklarını bilen rakip kliklere dönüşmüştü. Fujimori düzenini sarsan görüntülerin ortaya çıkması da muhtemelen böyle bir iç çatlağın sonucuydu. Yani kaset aynı zamanda rejimin çözülüşünün de işaretiydi.
Faksla gelen istifa
Montesinos kaseti, Fujimori iktidarının toplumsal meşruiyetini bir anda paramparça etti. İktidarın çevresinde örülen sadakat ağı, rüşvet, şantaj ve korku şebekesi olarak okunmaya başladı. İktidarı taşıyan hikâye dağılmış, çatıyı tutan sütunlar çatlamıştı. Fujimori işin daha da kötüye varacağını anlayarak Brunei’deki uluslararası bir toplantıya katılma bahanesiyle yurtdışına çıktı. Oradan da Japonya’ya geçti ve 19 Kasım 2000’de faksla istifasını gönderdi. Ama Peru Kongresi istifayı kabul etmeyecek, onu “ahlaki yetersizlik” gerekçesiyle görevden alacaktı.
Yoksa Fujimori “satışa mı geldi?”
Fujimori kaçtığında on yıldır ülkeyi yönetiyordu. Devlete istediği gibi şekil vermiş, yeni bir anayasayı kabul ettirmiş, kurumları baştan aşağı dönüştürmüş, ordu ve istihbarat üzerinde büyük bir nüfuz kurmuştu. Peki bütün bu güce rağmen iktidarını neden koruyamamıştı? Yoksa kurduğu mekanizma, sadık kalıp birlikte batmaktansa, onu “satıp” kurtulmayı mı seçmişti? Belki de Fujimori’yi deviren yalnızca muhalefet değil, artık onu yük olarak görmeye başlayan kendi rejimiydi.
Fujimori yıllarca Japonya’da kaldı. Fakat 2005’te yeniden Peru siyasetine dönme hesabıyla Şili’ye gitmeye cüret etti. Anlaşılan o ki, Peru’da hâlâ bir karşılığı olduğuna, dönerse yeniden siyasetin merkezine yerleşebileceğine inandırılmıştı; belki de “birileri” ona “halk seni bekliyor” duygusunu özellikle vermişti. Santiago’ya ulaşmasından kısa süre sonra tutuklandı. 2007’de Peru’ya iade edilince de yargılanarak 25 yıl hapse mahkûm edildi. Yaklaşık 16 yıl cezaevinde kaldıktan sonra Aralık 2023’te sağlık durumu nedeniyle serbest bırakıldı; aradan bir yıl geçmeden, 11 Eylül 2024’te 86 yaşında öldü. Montesinos ise hâlen cezaevinde.
Tarihin istihzası asla bitmiyor
Bu yazıyı şöyle bitirmek isterdim: Kendisini vazgeçilmez sanan her lider, eninde sonunda ülkesinin de tarihin de kendisinden büyük olduğunu öğrenecektir.
Bu hüküm doğru olmasına doğru da, işimize pek yaramıyor. Çünkü olup bitenlere bakınca, tarih yalnızca otokratlarla değil, onların yolunu açanlarla, onları uzun süre taşıyanlarla ve nihayet onlardan kurtulduğunu düşünenlerle de “dalga geçiyor.” Bakın nasıl?
Fujimori rejiminin çöküşünden çeyrek yüzyıl sonra, Alberto Fujimori’nin kızı Keiko Fujimori, 7 Haziran 2026’da yapılan başkanlık seçiminin ikinci turunda oyların yüzde 50,14’ünü alarak sol aday Roberto Sánchez’i küçük bir farkla geride bıraktı. Keiko, kampanyasında suçla mücadele adına 1990’ların tartışmalı “yüzü gizli yargıçlar” uygulamasını yeniden gündeme getirerek babasının mirasıyla arasına pek mesafe koymadığını da açıkça gösterdi.
Fujimori hikâyesinin bu son halkası, rahatsız edici bir soruyu akla getiriyor: Oy vererek birilerini iktidara taşımak, sonra oy vermeyerek onları iktidardan uzaklaştırmak siyasi kaderimizi gerçekten değiştiriyor mu? Yoksa serbest denilen seçimler, sandığın etrafındaki güç ilişkileri değişmediği sürece, işin esasına dokunmayan biçimsel bir işlemden mi ibaret?
Fujimori’yi iktidardan uzaklaştıran şeyin esas olarak güçlü bir muhalefet dalgası değil, rejimin içinden sızdırılan bir kaset ve ardından devlet aygıtının onu terk etmesi olduğunu hatırladığımızda, bu soru daha da meşru hale geliyor. Bugün aynı soyadının yeniden iktidarın eşiğine geldiğini gördüğümüzde, sandığın tek başına bizi müstakbel otokratlardan korumaya yetmediği de ortaya çıkıyor.
Seçmen sandığa gidiyor, oy veriyor, iktidarı değiştirdiğini ya da koruduğunu sanıyor; ama çoğu zaman asıl karar sandıkta değil, devletin karanlık odalarında, istihbarat arşivlerinde, sadakat pazarlarında ve kurulu düzenin sınırları içinde belirleniyor.
* * *
Osmanlı’nın son yıllarına dair bir rivayete göre, son padişah Vahdeddin’in oğluna Ertuğrul adı verildiği duyulunca, Şair Eşref’in “Eyvah, desene yine başa döndük” dediği söylenir. Gerçekten de tarih bazen kapanmış sandığımız defterleri başka bir isimle, başka bir kuşakla, başka bir kılıkla yeniden önümüze koymuyor mu?
Demek ki mesele yalnızca birini iktidardan indirmek ya da bir başkasını iktidara taşımak değil. Daha derinde, iktidarı mümkün kılan korkularla, sadakat ağlarıyla, güvenlik vaatleriyle, devlet içindeki odaklarla yüzleşmek gerekiyor. Ve belki de hepsinden zoru, toplumun güçlü lidere duyduğu ihtiyaçla.


