Diyar
x blueSky facebook instagram youtube dailymotion linkedin

Diyar

Bir taksi yolculuğunun orta yerinde, kırmızı ışık ile akan trafik arasında, bir ülkenin yüzyıllık meselesi gelip ön koltuğa oturmuştu

Diyar

Geçenlerde telefon uygulamasıyla bir taksi çağırdım. Kısa süre sonra beni alacak aracın plakası ve şoförün adı ekranda belirdi. Diyar ismi hemen dikkatimi çekti. Beni gitmek istediğim yere, adıyla birlikte kimliğini de taşıyan bir şoför götürecekti. Bunun bazı sıkıntılara yol açtığını ise az sonra ondan öğrenecektim.

Taksi birkaç dakika içinde önümde durdu. Yirmili yaşlarında görünen bir genç, adımı söyleyerek aracı çağıran kişinin ben olup olmadığımı kontrol etti. Her zamanki alışkanlığımla şoförün yanına oturdum. Koltuğu biraz geriye ittim, kemerimi bağladım.

Genellikle taksi muhabbetine hevesli biri değilimdir. Yolculuklarda susmayı, dışarıyı seyretmeyi, şehrin hercümerci içinde akıp giden yüzleri izlemeyi tercih ederim. Ama ekranda gördüğüm isim içimde bir konuşma isteği uyandırmıştı.

“Diyarbakırlı mısın Diyar?” diye sordum.

Görünüşte sıradan, hatta masum bir soruydu bu. Ama bazı sorular yalnızca kelimelerden ibaret değildir. Bir isimden bir kimliğe, bir kimlikten bir memlekete, oradan da koca bir tarihe uzanan ince yoklamalar taşırlar. Diyar bunu hemen anladı. Belli ki bu soruyu ilk kez duymuyordu. Gözlerini yoldan ayırmadan, direksiyonu aynı sakinlikle tutarak cevap verdi:

“Yok amca. Hakkâriliyim.”

“Hakkâri…” diye tekrarladım. “Bu yaz eşimle Van’a kadar gittik. Ama Hakkâri’yi görmek henüz kısmet olmadı. Gelecek yaza inşallah.”

Başını hafifçe salladı. “Bir gitseniz sizi bağırlarına basarlar, Hakkârililer insana açtır” dedi, sonra da yumuşakça soruverdi:

“Siz nerelisiniz amca?”

Bu ülkede “nerelisin” sorusu çoğu zaman karşındakinin dünyasına, ailesine, geçmişine, hatta taşıyabileceği kanaatlere dair ipucu aramanın en masum yoluydu.

Burada doğduğuma göre İstanbulluydum elbette; ama bu cevap pek bir şey anlatmayacaktı ona. On sekiz milyonluk bu şehirde herkes bir bakıma İstanbullu; fakat hemen herkesin aile hikâyesi başka bir yere dayanıyor. Zaten büyükleri de burada doğmuş olanların sayısı sanırım bir hayli az. Ben de ona anne babamın memleketini söyledim: “Artvin, Hopa.”

Diyar’ın yüzünde küçük bir gülümseme belirdi.

“Artvin iyidir,” dedi. “Bir de Sinop. Diğer Karadenizlilerden farklıdır oralılar.”

“Ne bakımdan?” diye sordum.

Bir an duraksadı. Böyle şeyler takside, hele yolculuğun başında kolay söylenmez. Ama memleketimi öğrenmiş, sesimin tonunu tartmış, benimle konuşabileceğine karar vermişti galiba.

“Amca,” dedi, yumuşak bir sesle, “adımı görünce Kürt olduğumu anlıyor müşteriler. Trabzonlular, Rizeliler… mesafe koyuyor. Düşman gibi bakmasalar bile irkildiklerini anlıyorum.”

Bir süre sustu. Sonra, belki de yıllardır içinde birikmiş bir cümleyi ilk defa bu kadar rahat söylüyormuş gibi ekledi:

“Bence bu memleketin bir Kürt sorunu yok, bir Karadenizli sorunu var amca.”

Bir kahkaha atmaktan kendimi alamadım. Cümle hem keskin, hem komikti. Üstelik onu bunları söylemeye zorlayan tecrübeleri yok saymak da mümkün değildi.

“Genellemek doğru değil Diyar,” dedim. “Her memlekette her çeşit insan var.”

“Valla ben rastlamadım henüz onlara, geçenlerde Rizeli olduğunu söyleyen bir müşteri, ‘Demek Kürtsün sen, eh olsun bari’ deyiverdi bana.”

Yine güldüm. Ama konuyu eğlenceli bulduğum için değildi bu. Söyledikleri bana benzer bir şeyi hatırlatmıştı.

“DEM’den önceki partinin adı neydi Diyar? O kadar çok isim değiştirmeye mecbur bıraktılar ki artık karıştırıyorum.”

“HDP,” dedi duraksamadan.

“Hah, tamam,” dedim. “Birkaç sene önce HDP’nin Zeytinburnu’ndaki mitingine gitmiştik eşimle. Arkadaşlarımız Nilgün ve Orhan da oradaydı.”

Diyar kulak kesildi. Bir Karadenizli amcanın HDP mitingine gitmiş olması onu şaşırtmıştı belli ki. Gözlerini yoldan çevirmiyordu ama asıl dikkati anlattıklarıma yönelmişti.

“Mitingde mahalli kıyafetli birkaç Kürt kadın, Nilgün’le sohbete başladı. Nereli olduğunu sordular. O ‘Samsunluyum’ deyince bir an durakladılar. Sonra içlerinden biri, ‘Olsun, ziyanı yok’ dedi. Çok gülmüştük buna.”

Diyar’ın kahkahası takside yankılandı.

“Şaşırmışlar işte amca,” dedi. “Bir Karadenizlinin gelip yanlarında durmasına. Pek sık rastlanmaz buna. Ben de onu diyorum.”

Kısa bir sessizlik oldu. Şehir camların dışından akıyordu. İnsanların birbirine değmeden yan yana yaşadığı, değdiklerinde de çoğu kez eski korkuların, eski ezberlerin baskın çıktığı şehir. Diyar birkaç dakika önce bana “müşteri” mesafesinden bakıyordu. Şimdi ise sesi değişmişti. Daha rahat, daha doğrudan konuşuyordu artık.

Birden sordu:

“Peki amca… hükümetin Suriye Kürtlerine sahip çıkması gerekmez miydi sence?”

Hiç duraksamadım.

“Elbette gerekirdi Diyar,” dedim. “Onlar Türkiye Kürtlerinin akrabaları.”

Bu cevap onu rahatlattı. Belki de asıl sormak istediği bu değildi; ama sorusuyla beni biraz daha tartmıştı. Karşısındaki insanın Kürtlere ne kadar yaklaşabildiğini, hangi sınırda geri çekileceğini anlamak istiyordu.

Yol akıyordu. Şehir, her zamanki gibi, taksilerde konuşulanları duymadan yanımızdan geçiyordu. Diyar artık bana adımla hitap etmeye başlamıştı.

“Peki Çağatay Amca,” dedi, “biz Kürtler ne zaman eşit yurttaşlar olacağız sence?”

Bazı sorular vardır, insan onlara cevap vermekten çok ağırlığını taşımak zorunda kalır. Diyar’ın sorusu da öyleydi. Bir taksi yolculuğunun orta yerinde, kırmızı ışık ile akan trafik arasında, bir ülkenin yüzyıllık meselesi gelip ön koltuğa oturmuştu.

“Babanın, dedenin çektiklerini düşünürsen,” dedim, “bu konuda bir hayli yol alındığını görürsün Diyar. Ama bu kendiliğinden olmadı. Sizin mücadelenizin sonucu oldu. Sana tarih veremem; fakat eşitliğin kapısına yaklaştığımızı söyleyebilirim. O kapı da birilerinin bahşetmesiyle değil, yine uzun bir mücadeleyle açılacak!”

Hafifçe gülümsedi. Cümledeki “sizin mücadeleniz” sözünü yakalamıştı. Ezilenin yerine konuşmadığımı, mücadelelerinin hakkını teslim ettiğimi hissetmişti.

Yirmi dokuz yaşındaymış. Aslında daha genç gösterdiğini söyledim ona. O da yaşımı sordu. Sonra nezaketle, “Siz de yaşınızı göstermiyorsunuz Çağatay Amca,” dedi. Bu küçük avuntudan ondan daha çok hoşlandığımı belli etmemeye çalıştım.

Demirtaş’ı çok seviyordu. Eşimle onu evladımız gibi gördüğümüzü ve katıldığı bütün seçimlerde desteklediğimizi duyunca yüzü aydınlandı. Bu, bir insanın yalnız olmadığını anladığı anda yüzünde beliren o kısa, savunmasız sevinçti.

Artık hedefimize yaklaşıyorduk. Birazdan herkes kendi yoluna gidecekti. Böyle karşılaşmaların tuhaf bir tarafı vardır. Birbirinizi tanımazsınız; hatta bir daha görmeyeceğinizi de bilirsiniz. Ama kimi zaman sahici bir temastır bu;çünkü aranızda küçük bir güven doğmuştur. Artık iki taraf da kendi hikâyesinden parçaları birbiriyle paylaşabilir.

Diyar hafızamda yalnızca Hakkârili bir taksi şoförü olarak değil, isminde kimliğini taşıyan, müşterisinin bakışından bile ayrımcılığa uğradığını sezebilen zeki bir genç olarak kaldı. Bu kısa yolculuk bana bir kez daha şunu düşündürdü: Bu ülkede eşit yurttaşlık meselesi yalnızca anayasa metinlerinde, kürsülerde, meydanlarda değil; taksi koltuğunda, bir isim ya da memleket sorusunda, bir bakışta, “olsun, ziyanı yok” diyen küçücük bir cümlede de yaşanıyordu.

Belki de eşit yurttaşlık dediğimiz şey önce böyle küçük şeylerde başlıyordu: Birinin adından ürkmemekte, hikâyesini dinlemekte ve yol bittiğinde aynı memleketin insanları olduğumuza biraz daha inanarak ayrılmakta.

 “Sağlığına dikkat et Çağatay Amca,” dedi inerken bana.

“Bu konu üzerinde çalışıyorum,” dedim ben de ona.

İlgili İçerikler