Bilmem hatırlayanlarınız olur mu, Erke Araştırmaları ve Mühendislik tarafından geliştirilen ve düşük bir başlama enerjisiyle sonsuz enerji üretebildiği iddia edilen Erke Dönengeci adlı bir makine 21 Kasım 2006’da bir basın toplantısıyla “çağın buluşu” adı altında kamuoyuna duyurulmuştu. Bu makine “çevreye zarar vermeyen, istenilen güç ve sürati sağlayabilen, doğrudan hareketin elde edilebildiği, yakıt gerektirmeyen bir kuvvet makinesi” olarak tanımlanıyordu. Basın toplantısına birçok general ve bürokrat da katılmıştı. Emekli Orgeneral İsmail Hakkı Karadayı (eski Genelkurmay Başkanı), Emekli Orgeneral Muhittin Fisunoğlu (eski Kara Kuvvetleri Komutanı), Emekli Orgeneral Necati Özgen, Emekli Orgeneral Kemal Yavuz, Vural Savaş (eski Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı) bunlar arasındaydı.
Oysa harici bir enerji kaynağı olmaksızın sonsuz enerji üretecek bir devridaim makinesi termodinamik yasalarına aykırı olduğu için imkânsız bir bilimsel iddiaydı, sonrasında da ortadan kaybolup gitti.
Ama fizik alanında olmasa da siyaset alanında bir devridaim makinesi bu basın toplantısı yapıldığı sırada yüz küsur yıldır faaliyet halindeydi.

* * *
Türkiye’nin ikinci dönem mebuslarını seçmek amacıyla 1923’ün yaz aylarında genel seçimler yapıldı. Bu seçimlere 25 yaşını doldurmuş erkekler müntehib-i evvel (birinci seçmen) sıfatıyla katılmışlardı. Vazifeleri müntehib-i sanileri (ikinci seçmenleri) seçmekti. İkinci seçmenler de milletvekillerini seçecekti. Peki milletvekili adayları nasıl belirlenmişti? Bu adaylar büyük ölçüde Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşları tarafından özenle seçilmişlerdi. Kazım Karabekir’e göre, “Gazi, ‘Ben muhalif istemiyorum’ diyerek kendisine sözle veya yazıyla en çok sadakat gösterenleri ve Birinci Meclis’te [1920] fiiliyatta bu emniyeti kazananları ve hemen bütün karargâhının mensuplarını namzet gösteriyordu.”[1]
Türkiye Büyük Millet Meclisi böylece oluştu. Mustafa Kemal Paşa da 29 Ekim 1923’te, cumhuriyetin ilanının hemen ardından, hazır bulunan 158 milletvekilinin oy birliğiyle ülkenin ilk cumhurbaşkanı seçildi. (O dönemde ulaşım zorlukları, sağlık sorunları ve kişisel nedenler gibi çeşitli sebeplerle milletvekilleri oturumlara katılamayabiliyordu.)
Dört yıl sonra 1927’de TBMM üçüncü dönem milletvekilleri seçimi yapıldı. Daha önce yapılan mühtehib-i sani seçimlerinde Cumhuriyet Halk Fırkasının gösterdiği adaylar kazanmış, bunlar da üçüncü dönemin milletvekillerini seçmişlerdi. 1 Kasım 1927’de toplanan mecliste 288 milletvekili hazır bulunuyordu Mustafa Kemal Paşa hazır bulunanların oybirliğiyle ikinci kez cumhurbaşkanı seçildi.
Devridaim makinesi şöyle işliyordu. Ben (hâşâ) sizi mebus yapıyordum, siz de beni (hâşâ) cumhurbaşkanı seçiyordunuz. Ben bir başvekil atıyordum, o da bana danışarak icra vekilleri heyeti üyelerini seçiyordu. Siz, benim seçtiğim mebuslar da icra vekilleri heyeti programı okunduktan sonra ona itimat reyi veriyordunuz. Cumhuriyet hükümetleri aynen böyle kuruluyordu.
Hikâye böylece uzayıp gidiyor... Ta ki 5 Haziran 1946’da Milletvekilliği Seçim Kanunu değiştirilene ve Türkiye tarihinde ilk kez tek dereceli seçim sistemi kabul edilene dek!
Ama kritik sorumuz şu: Çift dereceli seçim sisteminde mebus adaylarının kimler olacağını Ebedi Şef ve Milli Şef belirlemişlerdi, peki yeni dönemde, yani tek dereceli seçim sisteminde mebus adayları nasıl belirlenmişti?
CHP bu işe tam bir teşkilat kafasıyla yaklaştı. 23 Haziran’da teşkilatlara resmi yazı gitti, gazetelerde ilanlar yayınlandı: Aday belirleme işi yukarıdan, merkezden, sıkı disiplinle yürütülecekti. Parti üyelerine, vekillere açık açık “bağımsız aday olmayın” (yani kendi başınıza aday olmaya filan kalkışmayın) dendi. Her şey partinin kontrolü altında, klasik merkeziyetçi çizgide ilerledi. Demokrat Parti ise bambaşka bir yol seçti. Yeni kurulmuşlardı, farklı bir siyasi iklim yaratmak istiyorlardı. Adayların ezici çoğunluğunu –yaklaşık yüzde 90’ını– yerel örgütlerin belirlemesine izin verdiler. Ancak, iş resmi aday listelerini kesinleştirmeye geldiğinde, partinin merkez yönetimi bazı isimleri listelerden çıkardı ve yerine başka isimler ekledi. Bu durum, bazı yerel teşkilatlarda huzursuzluk yarattı, hatta istifalara neden oldu.
Demokrat Parti, 1946 seçimlerinde CHP’ye kıyasla daha katılımcı görünse de “kontrolsüz yerel özgürlük” yerine “ölçülü merkezi müdahale” anlayışına yöneldi. Tam anlamıyla demokratik bir aday belirleme süreci yaşanmadı, yine de bu esneklik, DP’nin halk nezdindeki yeni ve açık parti imajını güçlendiren bir unsur oldu.
Aynı aday belirleme sistemi 1950, 1954 seçimlerinde de uygulandı. Demokrat Parti 1957 seçimlerine daha otoriterleşmiş ve merkezileşmiş bir yapı ile girmişti. Parti içi muhalefet tasfiye edilmiş, Adnan Menderes’in liderliği mutlak hâle gelmişti. Bunun neticesi olarak milletvekili adayları, teşkilatın eğilimlerine hiç bakılmadan merkezi olarak belirlendi.
Geliyoruz 27 Mayıs Darbesi’nden sonraki ilk seçime. CHP bazı bölgelerde önseçim benzeri eğilim yoklamaları yapsa da milletvekili adaylarını merkezde belirlemiş, Demokrat Parti’nin yerini almaya çalışan Adalet Partisi ise adaylarını herhangi bir eğilim yoklamasına gerek duymadan parti merkezinde saptamıştı.
Devridaim makinesi sonraki seçimlerde de bu minval üzere işlemeye devam etti.
Hadi sizi sıkmamak için 40 yıllık bir sıçrama yapalım ve 2002 seçimlerine gelelim. Bu seçimleri yeni kurulan bir parti kazandı. Recep Tayyip Erdoğan liderliğindeki Adalet ve Kalkınma Partisi oyların yüzde 34,28’ini kazanıp iktidar oldu. Hem o hem de rakibi CHP milletvekili adaylarını (tabii ki) merkezi olarak belirlemişlerdi.
Şimdi de 16 yıl daha atlayarak 2018 seçimlerine gelelim. Seçimlerin yapıldığın sırada, 2014’te halk oyuyla seçilen Recep Tayyip Erdoğan cumhurbaşkanıdır. AKP genel başkanlığını da “deruhte” etmektedir. Milletvekili adaylarının belirlenmesinde CHP yine merkezi yöntemi tercih ederken, AKP çook “demokratik” bir yöntemle 81 il teşkilatında elektronik oylama yapar. Böylece oluşan “aday havuzu” Cumhurbaşkanı Erdoğan liderliğinde kurulan 14 alt komisyonda incelenerek bu havuz daraltılır. Nihai liste de Erdoğan başkanlığındaki üst komisyonda şekillendirilir. “Havuzdaki” birçok isim emeline nail olamazken ilk havuzda adı bile bulunmayan birçok kişinin başına “devlet kuşu” konar. Bu işin özeti şu: Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın onayını almayan hiç kimse milletvekili olamamıştır.
Yani tüm cumhuriyet tarihinde olduğu gibi TBMM’nin 27. Dönem milletvekilleri de “yasama” görevlerini, kendilerine bu mevkii bahşeden liderlerin beklentilerine uygun olarak icra edeceklerdi.
* * *
Teknoloji geliştirmek, mevcut bilgi, araç, yöntem veya sistemleri kullanarak yeni ürünler, süreçler, hizmetler veya çözümler oluşturmak ya da var olanları iyileştirmek anlamına geliyor. Yani bilimsel bilgi ve mühendislik tekniklerini uygulayarak, inovasyon ve yaratıcılığı kullanarak ihtiyaçları karşılamak veya sorunları çözmek amacıyla yeni teknolojik ürün, süreç veya sistemleri tasarlayacaksınız, bunların prototiplerini oluşturacaksınız, test ettikten sonra gerekli düzeltmeleri gerçekleştireceksiniz ve sonra da bu yeni teknolojileri ticarileştireceksiniz.
Okudum, araştırdım, Türkiye, 2024 itibarıyla, 132 ülkenin yenilikçilik kapasitesini değerlendirmek amacıyla oluşturulan Küresel Yenilik Endeksi’nde 39. sırada yer alıyormuş. Ancak, kurumlar, işletme olgunluğu ve bilgi ve teknoloji çıktıları gibi alanlarda daha fazla gelişime ihtiyaç varmış. Türkiye’nin kurumlar kategorisinde 100. sırada bulunması, bu alanda önemli bir zayıflığa işaret ediyormuş. Yapay zekâ (YZ) alanında ise Türkiye, 36 ülke arasında ancak 31. sırada yer alıyormuş.
Sonuç olarak, Türkiye teknoloji geliştirme konusunda orta seviyede bir konumdaymış ama, özellikle kurumlar, işletme olgunluğu ve bilgi ve teknoloji çıktıları alanlarında daha pekçok fırın ekmek yemesi gerekiyormuş.
Neyse arkadaşlar yine de övünebileceğimiz bir şey var. Türkiye siyaset teknolojileri alanında -bu alan için bir endeks olup olmadığını bulamadım- herhalde dünya birincisi.
Baksanıza bir Osmanlı-Türk icadı olan siyasette devridaim makinesi yüz yılı aşkın bir süredir tıkır tıkır işliyor.
Ne kadar övünsek az!
[1] Ahmet Demirel, Tek Partinin Yükselişi, s. 83, İletişim Yayınları, İstanbul, 2012.


