Bazen Erenköy’de sahil boyunca yürüyüşe çıkıyorum. Yürüyüş yolunu bulvardan ayıran park trafiğin gürültüsünü bir ölçüde engelliyor. Yolun öte yanında Marmara Denizi uzanıyor. Dalgaların yola zarar vermemesi için kıyıya büyük kayalar yerleştirilmiş. Gerçi bugün deniz neredeyse kıpırtısız sayılır; dalgalar hafif kabartılarla inip çıkıyor, sığlıklara gelince de biraz daha kabarıp kendi üzerine yıkılıyor. Bunların rüzgârın suyun yüzeyini aynı yönde itmesiyle oluşan bir enerji akışı olduğunu biliyorum. Su aslında yer değiştirmiyor; sadece olduğu yerde kabarıp alçalıyor. O kayaları döven dev dalgalar ise sığlaşan kıyılarda bu hareketin sıkışıp kabarmasından, sonunda da kendi üzerine kırılıp ileri atılmasından ibaret.
Sonra kayaların arasına yerleştirilmiş kedi evleri çevresindeki o güzelim hayvanları seyredip, bazıların başını okşayıp ilerlerken zihnim kendi hayatımıza, oradan da toplumsal dalgalara kayıyor.
Toplumsal dalgalar da böyledir aslında. Uzun süre hiçbir şey olmuyormuş gibi görünür; herkes yerli yerinde durur, hayat olağan akışında sürer. Ama bu sükûnetin altında, tıpkı denizde olduğu gibi biriken bir enerji vardır. İnsanlar tek tek bakıldığında siyasi konumlarını korur, gündelik hayatlarına devam eder ve düşüncelerini çoğu zaman içlerinde tutarlar. Yine de o görünmeyen itki, fark etmeden onları birbirine yaklaştırır, aynı ritme sokar.
Dalgaların kıyıya yaklaştıkça kabarması bana toplumsal dalgaları düşündürüyor. Toplumda bunun karşılığı, insanların benzer sıkıntıları başkalarının da paylaştığını fark ettikleri andı. O ana kadar dağınık duran hoşnutsuzluk, insanlar yalnız olmadıklarını anladıklarında yoğunlaşıp kabarıyordu; “başarabiliriz” duygusu ise ileriye atılmalarını sağlayan eşiği oluşturuyordu. İnsanlar yalnız olmadıklarını gördüklerinde harekete geçebiliyor, ama orada kalmayı ve risk almayı ancak bu hareketin büyüyebileceğine inandıklarında sürdürüyorlardı.
Dışarıdan bakıldığında ansızın ortaya çıkmış gibi görünen bu durum, aslında uzun süredir biriken bir enerjinin görünür hale gelmesinden ibaretti.
İnsanlar neden uzun süre sessiz kalır da bir gün aniden sokağa çıkar? Neden tek tek bakıldığında birbirinden kopuk görünen hayatlar, bir anda ortak bir ritme kavuşur? Hangi anda korku yerini cesarete bırakır; hangi eşikte bireysel kaygılar geri çekilir ve yerini birlikte hareket duygusu alır? Daha da önemlisi, neden bazı toplumlarda bu dalga erken kabarır da, bazılarında geç gelir; kimi yerde kalıcı izler bırakır da, kimi yerde hızla çekilir?
Bana kalırsa bu soruların tek bir cevabı yok. Ama farklı ülkelerdeki deneyimlere baktığımızda bazı ortak hatların belirginleştiği görülüyor sanırım.
Sessizlik gerçekten sessizlik mi?
Düşünüyorum da, bir toplumun uzun süre sokağa çıkmıyor oluşu, çoğu zaman hoşnutsuzluk olmadığı anlamına değil, hoşnutsuzluğun görünmez biçimde biriktiği anlamına geliyor. Bir birey ne düşündüğünü bilir, ama başkalarının ne düşündüğünden emin olamaz; bu yüzden geri durup bekler. Üstelik kendisi de çoğu zaman gerçek düşüncelerini saklar, sadece genel kabule uygun bulduklarını açığa vurur. Ama bu durumda toplumda garip bir durum oluşuyor, gerçekte geniş kesimler tarafından paylaşılmayan bir düzen kamusal alanda güçlü görünüyor. Değişim mümkün, ama mümkün gibi görünmüyor. Yani sessizlik itiraz yokluğu değil, savunma aracı.
Ama bu denge kalıcı olmuyor. Küçük bir olay (bir protesto ya da bir müdahale) birkaç kişinin gerçek düşüncesini açıkça dile getirmesine yol açtığında, başkaları da sandıkları kadar yalnız olmadıklarını fark ediyor; bu fark ediş, aykırı davranmanın riskini azaltmasa da korkuyu zayıflatıyor. Herkesin içinde taşıdığı o görünmez eşik, başkalarının öne çıktığını gördükçe alçalıyor ve bir anda zincirleme bir çözülme başlıyor. Demek ki dışarıdan “ansızın” ortaya çıkmış gibi görünen dalga, aslında insanların birbirlerinden cesaret kazanmaya başladığı o anın sonucu.
Türkiye’de toplumsal dalganın üç momenti
Türkiye’de farklı dönemlerde ortaya çıkan örnekler de aynı mekanizmayı somutlaştırıyor. 1970’teki 15-16 Haziran işçi hareketi, güçlü bir örgütsel zemin üzerinde yükselmiş, işçiler aynı örgütlenme ağlarının parçaları olarak hareket etmişlerdi. Bu nedenle harekete ilk geçenler diğerlerinin tereddüt eşiklerini hızla düşürmüş, kısa sürede yüz binlerce işçi sokağa çıkmıştı.
2013’te Gezi Parkı’nda başlayan süreçte ise eşik iki aşamada geçilmişti. İlk günlerde parkta toplananlar azdı, ancak dolaşıma giren görüntüler bu küçük grubun görünür hale gelmesini sağlamıştı. Asıl sıçrama ise 30 Mayıs’ı 31 Mayıs’a bağlayan gece yapılan polis müdahalesiyle ortaya çıkmıştı. Müdahalenin görüntüleri yayıldıkça, daha önce süreci uzaktan izleyen geniş kesimler için durum bir anda görünür hale gelmiş, birkaç gün içinde yüzlerce kişilik bir girişim, on binlerce insanın katıldığı bir dalgaya dönüşmüştü.
2025’te Saraçhane’de ortaya çıkan dalga ise eşik meselesine başka bir boyut ekledi. Ekrem İmamoğlu’nun tutuklanışı üzerine başlayan protestolar, farklı siyasal kesimlerin yan yana gelme anlarına dönüştü, bu da eşik mekanizmasını hızlandırdı. “Bana benzemeyenler bile buradaysa” duygusu tereddütleri zayıflattı, çeşitlilik dalgayı büyüttü.
Devletin tepkisi dalgayı nasıl değiştirir?
Dalga yalnızca toplumun iç dinamikleriyle oluşmuyor, devletin verdiği tepki de sürecin yönünü belirliyor. Sert müdahaleler kimi zaman korku yaratıp geri çekilmeye yol açıyor, kimi zaman ise tam tersine öfkeyi büyütüp daha fazla insanı sokağa çekiyor. Özellikle açık adaletsizlik içeren müdahaleler, dalganın hızla kabarmasına neden olabiliyor. Bununla birlikte devletler de öğreniyor; önlemler alıyor, tavizler veriyor ya da süreci bölmeye çalışıyor. Bu yüzden bazı yerlerde dalga daha geç oluşuyor. Ama bu, toplumun daha az öfkeli olduğu anlamına gelmiyor; yalnızca bu öfkenin daha uzun bir süre basınç altında tutulabildiğini gösteriyor.
Doğu ve Batı arasında fark var mı?
Bir an durup denizde bana doğru koşan kedi pençelerini izlerken zihnim hâlâ toplumsal dalgalarda. Toplumsal hareketlerin nasıl ve ne hızla ortaya çıktığı, yurttaş haklarının ve ifade özgürlüğünün ne ölçüde yerleşik olduğuyla yakından ilgili. Ama belki de asıl belirleyici olan, insanların sokağa çıktıklarında neyle karşılaşacaklarını öngörebilmeleri. Eğer müdahalenin bir sınırı olduğuna inanılıyorsa, sokağa çıkmak daha erken ve daha düşük maliyetli bir karar halini alıyor.
Buna karşılık yurttaş haklarının zayıf olduğu yerlerde insanlar sokağa çıkmaktan uzun süre kaçınıyor. Bu uzun sessizlik yalnızca bekleyişi uzatmıyor; aynı zamanda itiraz etme kapasitesini aşındırıyor. Ancak bir kez hareket başladığında, birikim daha yoğun ve daha riskli bir kabarmaya da dönüşebiliyor.
Belirleyici olan yalnızca hakların varlığı değil, o hakların gerçekten işlediğine dair beklenti. Bu beklenti güçlendikçe insanlar daha erken harekete geçiyor; zayıfladıkça duraksama süresi uzuyor.
Dalga sadece sokakta mı oluşur?
Toplumsal dalgalar her zaman meydanlarda ortaya çıkmıyor. Bazen hiçbir büyük protesto hareketi olmadan, sessizce birikiyor ve kendini sandıkta gösteriyor. Burada eşik sokağa çıkmakla değil, oy verme davranışıyla aşılıyor.
Macaristan’da uzun yıllar iktidarda kalan Viktor Orbán yönetiminde siyasal alan sürekli daralmış, yargı ve medya gitgide merkezileşmişti. Böyle bir düzende başarı ihtimalinin zayıflaması, seçmenin edilgenleşmesi beklenirdi. Ancak son seçimde ortaya çıkan tablo tersini gösterdi: seçimlere katılım oranı son yılların en yüksek seviyelerinden birine ulaşmış, muhalefetin oyları belirgin biçimde büyümüştü. Bu yalnızca bir seçim sonucu değil, bir eşik kırılmasıydı. “Artık yeter!” duygusu bütün tereddütlerin aşılmasına yol açmıştı.
Türkiye’de ise seçmen davranışını şekillendiren güçlü bir deneyim birikimi var. Çok partili hayata geçişle birlikte insanlar, oy vermenin yalnızca bir tercih değil, devlet gücünü dengelemenin bir manivelası olduğunu gördüler. Bu nedenle katılım oranları da çoğu zaman yüzde 80’in altına düşmedi, hatta bazı seçimlerde yüzde 85’in de üzerine çıktı. Öte yandan Türkiye seçmeni, seçme hakkının zedelenmesine tahammül etmediğini ve böyle manevralara sert tepki verdiğini defalarca kanıtlamadı mı?
1946 seçimlerinde uygulanan açık oy–gizli sayım yöntemi, sonuçların güvenilirliğine dair ciddi bir şüphe yaratmış ve geniş kesimlerde “oylarımız çalındı” duygusu yerleşmişti. Bu duygu birkaç yıl boyunca birikmiş ve 1950 seçimlerinde Demokrat Partinin “Yeter! Söz Milletindir” sloganıyla görünür hale gelmişti. Bu seçimlerde DP oyların yaklaşık yüzde 53’ünü alarak çoğunluk sisteminin avantajıyla 408 milletvekili kazanmış, CHP ise yaklaşık yüzde 40 oyla 69 sandalyede kalmıştı. Ortaya çıkan sonuç, seçimlerin adilliğine gölge düşürmenin bunu yapanlara büyük bir maliyet olarak geri döndüğünü gösteriyordu.
Benzer bir mekanizma 2000’lerde de görüldü. Adalet ve Kalkınma Partisi 2002’de yaklaşık yüzde 34 oyla iktidara gelmiş, ancak sonraki yıllarda onun iktidarını sınırlama ve siyasal sistemin dışına itme girişimleri, seçmen tabanında bir adaletsizlik algısı yaratarak partinin oy oranını yüzde 45-50 bandına kadar yükseltmişti. Dalga sokaklarda değil, sandıklarda oluşmuştu.
Türkiye’de insanlar, devletin ölçüsüz güç kullanımına farklı dönemlerde tanık oldukları için onunla sokakta yüz yüze gelmenin maliyetini biliyorlar. Bu nedenle hoşnutsuzluk her zaman sokağa taşmıyor; çoğu zaman birikiyor, erteleniyor ama kaybolmuyor. Uygun an geldiğindeyse bu birikim, kitlesel bir sokak hareketi yerine seçimlerde belirgin bir yön değişimi olarak ortaya çıkıyor. Bir başka deyişle, dalga Türkiye’de çoğu zaman sokakta değil, sandıkta ortaya çıkıyor.
* * *
Böyle düşüncelere dalmışken birden Bostancı vapur iskelesine ulaştığımı fark ettim. Deniz hâlâ sakindi; yüzeyde büyük bir hareket yoktu, dalgalar sığlıklara gelince hafifçe kabarıp kıyıya seriliyordu. Kedilerden biri uzanmış, gözlerini kısmıştı; bir diğeri acaba yanımda yiyecek getirmiş miyim diye beni dikkatle süzüyordu. Her şey yerli yerindeydi. Ama biliyordum ki, denizde de, hayatta da, çoğu zaman asıl hareket gözle görülmeyen bir yerde başlıyordu.


