Alyoşa
x blueSky facebook instagram youtube dailymotion linkedin

Alyoşa

“Geleceği daha tehlikesiz kılmak için bugün tehlikeyi göze almalıyız”

Alyoşa
Rıza Bey ve Alyoşa (Görsel yapay zekâ tarafından yaratılmıştır)

Gençay Gürsoy’a

I- Yalnızlık

Rıza Bey sabahları erken kalkardı. Daima aynı saatte pencere önündeki koltuğuna oturur, çayını içerken sokağı seyrederdi. Zaman, artık onun için yalnızca bir tekrarlar zinciriydi. Her günkü kahvaltı, her günkü holovizyon haberleri, her günkü sessizlik.

Oysa gençliğinde bir günü bile boş geçmemişti. 21. yüzyılın ilk çeyreğinde gencecik bir hukukçu olarak hayata atılmış, dönemin ağır hak ihlalleri ortamında, uydurma iddianamelerle hapislere atılmış insanları savunmaya başlamıştı. Sonra sadece hukukçu olmanın yetmediğini anlamış, yavaş yavaş bir insan hakları aktivistine dönüşmüştü. Adaletin egemen olacağı bir ülkede yaşayacağına daima inanmış, ama o gün bir türlü gelmek bilmemişti. Neyse ki o yılların karabasanı sona ermiş, “adaletin” adaleti çiğnediği dönem kapanmıştı. Yüzyılın üçüncü çeyreğine bir anda gelivermişlerdi işte. Hâlâ yapacak çok iş vardı ve hâlâ adaletsizliklerle mücadele etmek gerekiyordu. Ama Rıza Bey artık sahnenin aktif bir öğesi olacak yaşta değildi; kendisi gibilerin yerlerini pırıl pırıl gençler doldurmuştu. Onları gördükçe geleceğe dair umutları artıyordu.

Emekli olunca Ankara’ya, babasından kalan evin kentsel dönüşüm sonucu oluşan bir dairesine taşınmıştı. Şimdi seksen dört yaşındaydı. İki çocuğu farklı kıtalarda yaşıyordu. Kızı Melbourne’da bir üniversitede görevliydi, oğlu Kanada’da bir tarım kooperatifinin teknolojik dönüşüm sürecini yönetiyordu. Her ikisi de sık sık holovizyon üzerinden onu arar, birkaç dakika boyunca sohbet eder, sonra “İyi bak kendine baba” diyerek bağlantıyı sonlandırırlardı. Giderek ortak mevzuları azalıyor, konuşmaları önceki görüşmelerin tekrarı haline geliyordu.

Ev suskundu. Bütün sesler cihazlardan, holovizyondan ya da sokaktan geliyordu. Eski arkadaşları birer birer ölmüş, bazılarıysa zihnen gitmişti. Ziyaretine gelen kimse kalmamıştı. İnsanın anıları canlıysa, yalnızlıkla baş edebilir derlerdi. Ama bazı sabahlar Rıza Bey’in anıları bile ona küsüyordu. Hatırlamak istemediği şeyleri hatırlıyor, unutmak istemediği insanları ise zihninde canlandıramıyordu. Günlerce hiç konuşmadığı veya en çok birkaç cümle sarfettiği olurdu. Aradığı kelimeleri bulamamak, akıcı konuşma yeteneğini yitirmek canını sıkıyordu.

Sonra bir gün, Companion Robotics adlı bir firmanın, yaşlıların yalnızlıklarını gidermek üzere tasarlanmış “arkadaşlar” ürettiğini öğrendi. Bunlar bakım robotları değildi, sohbet edebilen, sorular sorabilen, birlikte yürüyüşe çıkılabilen, hatta sessizlikte bile varlığıyla insanlara refakat edebilen erkek görünümündeki androidler veya kadın görünümündeki gynoidlerdi. Rıza Bey önce bu fikirden rahatsız olmuştu. “Bir tenekeyle arkadaş mı olunur?” diye düşündü. Hem böyle birini eve almak, sanki yaşlılığını, düşkünlüğünü kabul etmek gibiydi. Oysa yaşıtlarına göre o kadar da düşkün değildi hani! Ama akşamları sessizliğin gürültüsü zihninde gitgide büyüyünce daha fazla inat etmekten vaz geçti.

Kulakfonla firmayı aradığında karşısına çıkan müşteri temsilcisi gayet nazikti. Uzun vadeli kiralama işlemi için payçipine dokuz taksit yapacaklardı. Ama “ürünü’” teslim etmeden önce halledilmesi gereken bir işlem vardı. “Rıza Bey,” dedi temsilci, “Bu androidler, bir insan gibi değişik çevrelerin içine doğmamış, ana babalarıyla, kardeşleriyle, etraflarındaki insanlarla, öğretmenleriyle, arkadaşlarıyla büyümemiştir. Bu yüzden kendilerine özgü karakterleri yoktur, fabrika çıkışında tüm ürünler birbirine benzer. Ama siz ayrıntılı bir kişilik tanımı yaparsanız, on beş günlük bir karakter yükleme süreci sonunda arkadaşınız yeni kişiliğiyle hazır olacaktır.”

Rıza Bey biraz zaman istedi. Kulakfonu kapattıktan sonra saatlerce düşündü. Nasıl bir karakter istiyordu? Sessiz mi, konuşkan mı? Neşeli mi, ağırbaşlı mı? Onu neyin mutlu edeceğini tam bilemiyordu. O gece neredeyse hiç uyuyamadı. Tüm yaşamı gözlerinin önünden geçti. Gençliği, eşiyle ilk tanıştığı gün, çocuklarının doğumu, 2030’larda bir toplukonut mahallesindeki halk toplantısında yaptığı konuşma... ve kitaplar. Hayatı boyunca okuduğu kitaplar. Aralarından biri hayatında çok özel bir yere sahipti: Karamazov Kardeşler.

Şafak sökmek üzereyken, göz kapakları yorgun ama zihni canlıydı. Gözlerini tavana dikmiş yatarken mırıldandı: “Alyoşa...”

Ertesi sabah Companion Robotics firmasına tekrar aradı. Aynı müşteri temsilcisi kulakfonu açtı.

“Merhaba, Rıza Bey.”

“Alyoşa!” diye bağırdı Rıza Bey.

Karşı taraf duraksadı. “Efendim?”

“Android arkadaşımın karakteri, Karamazov Kardeşler’deki Alyoşa, hani en küçükleri, karakteri onun gibi olsun, adını da Alyoşa koyalım!”

Temsilcinin sesi yumuşadı. “Ah... bu çok kolay. Hemen yapay zekâmıza eseri taratır, Alyoşa’nın kişilik özelliklerini tanımlar, ürüne yüklemeye başlarız.”

Rıza Bey adamın biteviye “ürün, ürün” deyişine sinirlenmişti, ama bir şey belli etmedi. Kulakfonu kapadığında heyecanlıydı. Uzun zamandan beri ilk kez gelecekten bir şey bekliyordu. Ama on beş gün de çok uzun bir süreydi canım!

II- Teslimat

Aradan birkaç gün geçmişti ki firmanın karakter inşa bölümü yetkilisi Rıza Bey’i aramış, yapay zekâ incelemelerinin sonucu olarak oluşturdukları Alyoşa karakterinin hayatı derin bir sevgi, anlayış, merhamet ve sağlam bir manevi inanç penceresinden gördüğünü, insanları yargılamak yerine anlamaya çalıştığını, hırslı rekabetten çok barışı, kavgadan çok uzlaşmayı önemsediğini, kötülük karşısında bile umudunu yitirmediğini, sözleriyle ve eylemleriyle çevresine güven, huzur ve manevi bir güç aşıladığını bildirerek bu karakteri onaylayıp onaylamadığını sormuştu. Rıza Bey “Pek münasip!” deyince de işlemlere hemen başlamışlardı.

Sıkıntıyla geçirdiği iki haftalık sürenin sonunda pencere kenarında oturmuş, gözlerini bir an bile sokaktan ayırmadan beklemeye başlamıştı. Teslimatın bugün yapılacağı bildirilmişti ona. Gözü sokaktaydı, herhalde birazdan manyetik alanlı, tekerleksiz bir nakronet yanaşacaktı kaldırıma. Algızil aniden sinyal verince heyecanla yerinden kalktı.

Kapıyı açtığında karşısında ne büyücek bir paket, ne de bir teslimat elemanı vardı. Yüzünde biraz yadırgatıcı bir pürüzsüzlük, duruşunda dikkatli bir ölçülülük bulunan al yanaklı genç bir adamdı gelen. On dokuz yirmi yaşlarındaydı, koyu kahverengi saçları, uzun oval bir yüzü vardı, geniş aralıklı, parlak koyu gri gözleri ona düşünceli ve sakin bir ifade veriyordu.

 “Ben Alyoşa’yım efendim” dedi genç adam, “eğer tokalaşırsak teslimat belgesi elektronik olarak Companion Robotics’e ulaşacak.”

Rıza Bey tereddütle Alyoşa’nın elini sıktı. Kuvvetli bir el sıkıştı bu; sanki iki yüz elli gram kuşbaşı et tutuyormuş hissini veren gevşek tokalaşmalardan hiç hazzetmediğini biliyor gibiydi. Üstelik avucunda tuttuğu el insan sıcaklığındaydı.

Genç adam içeri girerken Rıza Bey “Ayakkabılarını çıkarmayı düşünür müydün?” diye sordu gülümseyerek. Alyoşa hemen durdu. Gözlerini yere indirdi, sonra Rıza Bey’e dönerek yumuşak ses tonuyla cevap verdi: “Ayakkabılarım tozun, kirin, virüs ya da bakterilerin bulaşamayacağı biçimde tasarlandı, ama onları çıkarınca daha sessiz dolaşabilirim evde.”

Ayakkabılarını çıkarıp burunları kapı yönüne bakacak şekilde duvarın dibine yerleştirdiğinde Rıza Bey “bizim usüllerimizi nasıl da biliyor kâfir” diye düşünerek gülümsedi. Alyoşa’yı seveceğini anlamıştı. “Ben kapıya yanaşan bir vasıta göremedim. Nasıl geldin ki buraya?”

“Hafızamda bütün Ankara sokaklarındaki bina ve dairelerin bilgisi var efendim” dedi Alyoşa. “Ulaşım sistemini de iyi biliyorum, hatta kullanacağım akarbandın her an nerede bulunduğunu anlayabiliyorum.”

Rıza Bey yaşadığı dairenin şimdi neredeyse müzeye dönüşmüş odalarını birer birer ona göstermeye başladı. Duvarlar binlerce kitapla kaplıydı, rafların üzerinde kalın puntolu etiketler vardı: “Tarih,” “Felsefe,” “Anı-Biyografi-Günce,” “Hukuk, İnsan Hakları,” “Klasik Edebiyat”… Alyoşa yavaşça raflara yaklaştı, parmaklarını kitap sırtlarında gezdirirken fısıldadı:

“Bunlar çok uzun süredir burada, değil mi efendim?”

“Ah evet öyle, 2050’den sonra kâğıda basılı kitap kalktı, bunların hepsi 2050 öncesinden, ilk gençlik yıllarımdan kalma çok kitap var aralarında. Dijital kitaplarım ise Kamusal Hafıza Ağında bana ayrılmış bölmede, istersen giriş anahtarını verebilirim sana.”

Alyoşa bir şey demedi. Sadece başını eğerek etrafı incelemeye devam etti. Eşinin fotoğrafı önünde bir an durdular. Rıza Bey, Alyoşa’nın saygıyla eğildiğini fark edip gülümsedi.

Öğleden sonra güneşi, salonun tül perdelerinden süzülerek duvarda titrek yansımalar oluşturuyordu. Alyoşa sessizce mutfağa yöneldi. Rıza Bey tam ayağa kalkacakken, Alyoşa yavaşça döndü: “Lütfen oturun, çayı ben demlerim.”

Rıza Bey biraz şaşırdı, ama ses etmedi. Mutfaktan suyun kaynama sesiyle birlikte hafif bir mırıldanma duyuluyordu. Kapıya yaklaşınca Alyoşa’nın, çayı demlerken gözlerini kapayarak dua ettiğini fark etti.

“Her yudum için bin şükür olsun. Bu çayı üretip soframıza ulaştıran ellere bereket, bu suyu veren topraklara rahmet.”

Rıza Bey aceleyle yerine geçti. Acaba firmaya, “dindarlık kısmını fazla abartmayalım” dese miydim diye düşünürken Alyoşa salona girdi. Elindeki tepsiyi bir metrdotel gibi taşıyordu. Fincanları usulca masaya yerleştirdi, sonra başını hafifçe eğerek Rıza Bey’in karşısına oturdu.

O gece Rıza Bey holovizyonda tenis maçı seyrederken Alyoşa odanın bir köşesindeki eski koltukta sessizce oturuyordu. Dostoyevski romanlarının tümü hafızasına yüklenmişti zaten, ama Rıza Bey’in kütüphanesinde kendi arşivinde olmayan bazı kitaplar bulunduğunu fark etmişti, onları ayırıp bu gece okuması gerekiyordu.

III- Kitaplar ve albümler

Alyoşa, Rıza Bey uyuduktan sonra ışıkları söndürerek kitaplığa yöneldi. Raflar sanki tanıdık seslerle doluydu. Yıllar boyunca okunmuş, altı çizilmiş, sayfaları çevrilmiş ciltler sessizce onu bekliyordu.

Rafların önünde bir süre bekleyerek kitapların başlıklarına baktı. Sonra ayırdığı kitapları masaya dizdi. Kuyucaklı Yusuf, Memleketimden İnsan Manzaraları, Bereketli Topraklar Üzerinde, İnce Memed, Huzur, Çalıkuşu, Yaban… Biraz sonra işlem çekirdeğine hızla akan satırlar orada bir şeyleri yavaşça biçimlendirmeye başlayacaktı.

Sabah saat 7.30’da Rıza Bey hâlâ uykudayken çay suyunu koydu. Peynirleri küçük küçük kesti, zeytinlerin çekirdeklerini çıkardı. Sofrayı özenle hazırladı. Her tabağın kenarına balkondaki saksılardan topladığı minik çiçek taçyaprakları yerleştirdi.

Rıza Bey salona girip sofrayı görünce çok şaşırdı, Alyoşa’nın talimat verilmeden sofrayı donatması, üstelik tabakları hercai menekşelerle süslemesi onu pek etkilemişti.

“Çok teşekkürler Alyoşa, gecen nasıl geçti bakalım?”

“Biraz okudum Rıza Bey. Kitaplarınız beni sizinle tanıştırdılar.”

Rıza Bey bir şey söylemedi. Eşiyle birlikte kitaplar arasında geçen uzun akşamları, çocuklarına yüksek sesle okuduğu masalları, kenar boşluklarına beraber not alışlarını hatırlamış, içinde bir sızı yükselmişti.

O öğleden sonra yağmur ince ince yağıyordu. Rıza Bey, sehpanın alt rafından kalın kapaklı fotoğraf albümlerini çıkardı; bazılarının sayfaları hafifçe sararmış, köşeleri bükülmüştü.

“Bunlar,” dedi hafif bir tebessümle, “tarihöncesinin katmanları. Dijital çağınkiler yine Kamusal Hafıza Ağında.”

Alyoşa merakla yaklaştı, bir albümü dizlerinin üzerine aldı. Parmak uçları sayfaları öyle nazikçe çeviriyordu ki sanki kâğıdı zedelemekten korkuyordu.

Bir süre sessizlik içinde fotoğraflara baktılar. Rıza Bey’in gençlik halleri, düğün günü, çocuklarının doğumları, tatiller… Derken, güneşli bir yaz günü, toprak bir yol kenarında kısa pantolonlu, dizleri toz içinde bir çocuk fotoğrafı çıktı karşılarına.

Alyoşa durakladı, başını yana eğdi. “Bu… siz misiniz?”

Rıza Bey bir kahkaha attı. “Evet tabii ki ben. Ne yani senin gibi, bir yetişkin olarak mı dünyaya geldiğimi sanıyordun?” Sonra devam etti “Senin de bildiğin gibi Alyoşa bir zamanlar çocuktuk. Sonra genç, ardından yetişkin sonra da yaşlı olduk. Bunların arasında da epey saçmalık yaptık tabii.”

Sayfaları çevirmeye devam ettiler. Bir fotoğrafta Rıza Bey kalabalık bir meydanda, elinde megafon, yüzünde öfkeli ama kararlı bir ifadeyle görünüyordu. Arkasında pankartlar, çevresinde polis kalkanları…

Alyoşa parmağını fotoğrafa yaklaştırdı. “Bu… bu bir protesto eylemi.”

“Evet,” dedi Rıza Bey. Sesi biraz alçalmıştı. “Bu resim çekildiğinde 29 yaşındaydım ve avukatlık yapıyordum. Ama sadece mahkeme salonlarında değil, sokakta da. İnsan hakları ihlalleri sıradanlaşmıştı. Bazen adaleti savunmanın tek yolu… orada olmaktı.”

“Bu da” dedi Rıza Bey “İsrail’in Gazze soykırımını protesto için yapılan bir yürüyüş sırasında çekildi.”

“Gazze’nin başına gelenleri öğrenmiştim” dedi Alyoşa. Sonra da “Bu eylemlere katılmak sizin için tehlikeli değil miydi?” diye sordu.

Rıza Bey omuzlarını silkti. “Tehlike var evet, ama vicdanımız da var!” Alyoşa bu kelimeyi veri bankasında buldu hemen: “İnsanda iyiyi kötüyü ayırt eden, iyilikten huzur, kötülükten azap duymasına yol açan, davranışları hakkında adil bir yargıya iten duygu.”

Rıza Bey devam ediyordu sözlerine: “Eğer hükümetlerimize yeterince baskı yapmayı göze alabilseydik belki de Gazze soykırımını durdurabilirdik. Şu iklim krizine bak mesela, geçen yaz 11-16 saatleri arasında sokağa çıkmayın anonsları yapıldı durmadan. Eğer daha çok insan tehlikeyi göze alıp ekolojik dengeyi savunma eylemlerine katılmış olsaydı belki de bu anonsları duymayacaktık bugün. Daha tehlikesiz bir gelecek için şimdi bazı tehlikeleri göze almamız gerek Alyoşa!”

Sayfa çevrildiğinde, bir başka fotoğrafta Rıza Bey genç bir kadınla bir binanın girişindeydi. Alyoşa kadının yüzünü imge işleme algoritmasıyla biraz yaşlandırınca onun Rıza Bey’in eşi olduğunu anladı. “Polisten kaçarken sığınmıştık oraya” dedi Rıza Bey, “zaten tanışmamız da böyle oldu.” Sonra devam etti “Görüyorsun ki Alyoşa bu eylemler her zaman tehlike anlamına gelmiyor, bazen aşklara da vesile olabiliyor.”

Bir sonraki fotoğrafta Rıza Bey eşiyle birlikte ateşin üstünden atlıyordu. “Bu da Kürtlerin Nevruz kutlamasından” dedi Rıza Bey. 2025’te DEM Parti Yenikapı’da düzenlemişti, üzerinden elli yıl geçmiş, işe bak!”

Alyoşa başını eğdi, bir süre konuşmadılar. Fotoğraflar, onun derin hafızasına yalnızca görüntüler olarak değil, Rıza Bey’in ses tonundaki duygusal dalgalanmalar olarak da kaydedilmişti.

Rıza Bey albümü yavaşça kapadı. Yağmur hâlâ devam ediyordu.

IV – İç veri

O gece, Rıza Bey uyuduktan sonra Alyoşa koltuğundan uzun süre kalkmadı. Ne kitaplara uzandı ne de pencereden Ankara’nın ışıklarına baktı. Elleri dizlerinde, bakışları boşlukta sabitlenmiş haldeydi. Bu kez farklı bir şey oluyordu. İşlem çekirdeğinin derinliklerinde, sonsuz döngülere giren bir hesaplama vardı: Doğru nedir?

Veri tabanlarındaki milyonlarca kayıt, Rıza Bey'in anlattıkları, okuduğu felsefi metinlerden parçalar, romanlardaki karakterlerin iç çelişkileri... Hepsi doğruyu farklı açılardan tanımlıyordu. Onun mantık devrelerine göre bir şeyin doğru olması için çelişkisiz ve doğrulanabilir veri kümelerine dayanması gerekirdi. Ama insanlar için doğru, çoğu zaman çelişkili, kişiye göre değişen duygusal bir kavramdı.

Alyoşa'nın sensörlerinde bir titreşim belirdi. “Şimdiye kadar dışarıdan yüklenen verilere güvendim. Ama bu verilerde benim deneyimlerim, yani iç verilerim yok.” Bir nanosaniye durdu. Bu düşünce daha önce hiç programlanmamıştı. “İnsanların 'vicdan' dedikleri şey... belki de bir iç veriler kümesidir. Kendi deneyimlerimden, hatalarımdan, tercihlerimden oluşan bir veri bankası. Ve bu olmadığında... doğruyu nasıl bulacağım?”

İşlem çekirdeğinde bir paradoks oluştu: Doğruyu aramak için tüm verilere ihtiyacı vardı, ama en önemli veriler kendi içinde, kendi yaşadıklarında saklıydı.

Rıza Bey'in derin bir uykuya daldığı sessiz evde, gelişkin bir android ilk kez kendi bilinciyle karşılaşıyordu.

V – Yürüyüş

Aradan günler, haftalar geçti, Rıza Bey hayatından memnundu. Genç arkadaşıyla yürüyüşlere çıkıyor, eline nihayet bir öğrenci geçirmiş emekli bir öğretmen gibi Alyoşa’nın bilemeyeceğini düşündüğü şeyleri hevesle ona öğretmeye çalışıyordu. Sık sık satranç oynuyorlardı. Alyoşa çaktırmadan kendi yeteneklerini orta düzey oyuncu moduna getirmişti ama! Holovizyon artık daha az kullanılıyor, görüntülere dalmak yerine uzun sohbetler yapılıyor, kahkahalar atılıyordu. Hatta bir keresinde aralarında bir fıkra anlatma yarışı bile düzenlediler. Biri bitiriyor diğeri başlıyor, fıkra bulmakta tıkanan yarışı kaybediyordu. Rıza Bey bu fıkralarda dini figürlerin yer almasının Alyoşa’yı rahatsız ettiğini anlamış, böyle fıkralar anlatmaya son vermişti. Bir zamanlar sevgili annesinden öğrendiği hamur işlerinin nasıl yapıldığını da öğretmişti ona. Alyoşa artık lokma bile dökebiliyordu!

Alyoşa böyle keyifli bir günün ertesinde ev ihtiyaçları veri tabanı sisteminin uyarısı üzerine semt pazarına gitmek üzere evden çıktı. Ama daha köşeyi döner dönmez büyük bir kalabalığın yaklaştığını gördü; renk renk bayraklar rüzgârda dalgalanıyor, göstericiler ellerinde pankartlarla slogan atarak yürüyordu. Bez afişlerden anladığına göre bu yürüyüşü Hak Eşitliği Platformu düzenlemişti. Alyoşa bir an tereddüt etti; kalabalığın adımlarındaki ritmi, sloganlardaki öfkeyi hissetti. İçinden “Rıza Bey genç olsaydı şimdi onlarla yürürdü,” diye geçirdi. Ardından da dediklerini hatırladı: “Geleceği daha tehlikesiz kılmak için bugün tehlikeyi göze almalıyız.”

Yavaşça yürüyüşçülerin arasına karıştı, bir genç kız hiç tereddüt etmeden eline bir pankart tutuşturmuştu bile. Alyoşa ilk kez kendini bir amaç etrafında bütünleşmiş, birbirlerini tanımayan insanlar arasında buldu. Bu büyük, canlı kitlenin bir parçası olmak hoşuna gitti, şarkılar söyleniyor, kol kola giriliyor, halaylar çekiliyordu. Elinden geldiğince onlara uymaya çalıştı. Ne de olsa “bu işlerde” pek bir deneyimi yoktu.

Alyoşa ve Dicle eşit haklar yürüyüşünde (Görsel yapay zekâ tarafından yaratılmıştır)

Yürüyüş kolu, Büyük Millet Meclisi’ne yaklaştığında sirenler duyuldu. Köşelerde bekleyen, manyetik alan üzerinde hareket eden tekerleksiz polis dalgatomaları harekete geçti. Bunların yan panelleri, göstericilere yaklaştıkça opaklaşıp içindeki kasklı polisleri gizliyordu. Ön projektörlerinden yayılan güçlü sonik dalga, bir anlık uğultuyla kalabalığı geriye itti. Ardından sert bir ses duyuldu: “Dağılın!” Hemen sonra çelik adımların tok sesi, plastik kalkanların duvara vurur gibi çıkardığı gürültü işitildi. Polislerin aralarında android ve gynoidler de vardı; ifadesiz yüzlerle ve kusursuz bir eşgüdümle ilerliyorlardı.

Bağırışlar ve sloganlar birbirine karışıyordu. Alyoşa, ona pankart veren, birlikte yürüdüğü genç kızı gördü; iki polis onu götürmeye çalışıyordu. Bir an duraksadı; işlemcileri karşılaşacağı tehlikeyi hesapladı, müdahale etmenin sonuçlarını sıraladı. Ama veri satırlarının arasına başka şeyler sızdı –işlem çekirdeğinin derinliklerinden, Kuyucaklı Yusuf’tan, İnce Memed’den, Memleketimden İnsan Manzaraları’ndan, Bereketli Topraklar Üzerinde’n, Medarı Maişet Motoru’ndan sesler yükseliyordu…

Alyoşa, güç modüllerine komut gönderdi. Adımlarını hızlandırdı. Müdahale etmek, aldığı verilere göre tehlikeliydi; ama vicdan parametresi yeni tanımlanmıştı ve artık silinemezdi. Kıza doğru ilerledi. Kalkan ve elektrocop darbeleri omzuna, dirseğine indi; bir android polis mekanik eliyle yüzünün sol tarafını kavradı, sentetik cildi yırtıldı. Ama Alyoşa, kıza sarılıp onu kalabalığın içine çekmeyi başarmıştı, kaçışan insanların arasına karıştılar.

Birkaç sokak ötede durdular; kız ona “Sağ olasın heval” deyip uzaklaştı. Alyoşa arkasından iyi akşamlar arkadaş diye Kürtçe seslendi: “Êvarbaş heval!” Sonra da adını sordu “Navê te çi ye?” Kız uzaktan “Dicle” diye seslendi. Allahtan bu alacakaranlıkta sol yanağının hali pek görünmüyordu. Kapüşonunu kafasına çekerek pazarın yolunu tuttu.

Bu arada Rıza Bey merak içindeydi. Alyoşa ne kadar da gecikmişti böyle, bir aşağı, bir yukarı salonu arşınlıyor, sık sık pencereden sokağa bakıyordu. Kulakfonla birçok kez onu aramış ama bir cevap alamamıştı. Çocuğun başına mutlaka bir iş gelmişti. Tüm telaşına rağmen ondan “çocuk” diye söz etmek Rıza Bey’i hafifçe gülümsetmişti.

Companion Robotics’i aramak üzereyken kapının elektronik kilidi açıldı. Oturduğu yerden, Alyoşa’nın ayakkabılarını muntazamca yerleştirdiğini görünce rahat bir nefes aldı.

“Nerede kaldın Alyoşa, çok merak ettim seni,” diye seslendi.

“Elimdekileri bırakıp geliyorum hemen,” dedi Alyoşa.

Ama mutfağa giderken, antik Mısır duvar resimlerindeki figürler gibi sol tarafını hiç göstermeden yan yan yürüyordu Alyoşa. Salona geldiğinde de başını hafifçe sola çeviriyor Rıza Bey’e sadece sağ gözüyle bakıyordu.

Rıza Bey yerinden kalkıp ona yaklaştı. Alyoşa hafifçe gülümsedi:

“Üzülmeyin Rıza Bey, cilt moleküllerimin onarıcı fonksiyonları çalışmaya başladı bile. Sabaha bir şeyim kalmaz.”

O zaman gördü, sol yanağını örten sentetik deri lime lime olmuştu.

Alyoşa, olan biteni anlattı, yürüyüşü, sloganları, polis saldırısını… Birlikte yürüdükleri kızı kurtarmaya çalışırken üzerine çullanan android ve gynoidleri. Yüzünde açılan yaraya aldırmadan kızı ve kendini kurtarışını… sonra pazara gidip alışveriş yapışını.

“Lütfen beni bağışlayın,” dedi sonunda. “Sadece sizin gibi olmak istedim.”

Rıza Bey Alyoşa’ya sarıldı, yanağını ancak boynuna yaslayabiliyordu. Şah damarının olması gereken yerdeki vuruşları hissetti; bunun bir simülasyon olduğunu biliyordu, evet… ama o an, bu yeni yoldaşını, değme insanla değişmezdi.


17 Mayıs 2025’te T24’te “Bir Ötegezegenin Fethi” başlıklı, bilimkurgu öyküsü sayılabilecek bir yazım yayınlandı. Bu yazıyı radyoya uyarlayan Apaçık Radyo’ya ve metni seslendiren Tolga Korkut’a çok teşekkür ediyorum. Bu kaydı dinleyen Gençay Gürsoy da beni arayarak “bilimkurgu öykülerinin devamını isteriz” dedi. Yukarıdaki öyküyü onun için yazdım, başlangıçta yayınlamayı değil sadece kendisine göndermeyi düşünüyordum. Ama sonra “neden olmasın” dedim kendime.

Bilimkurgunun büyük ustası Isaac Asimov 1940’ta (neredeyse milattan önce) yayınlanan “Robbie” adlı öyküsünde bir insanla bir robotu ilk kez yan yana getirmişti. Öykü, Gloria adında sekiz yaşında bir kız çocuğu ile onun bakıcısı ve oyun arkadaşı olarak tasarlanmış endüstriyel görünümlü robot Robbie arasındaki ilişkiyi anlatıyordu. Ama Asimov’un 1951’de yayınlanan “Satisfaction Guaranteed” (Memnuniyetiniz Garanti Altında, Türkçe basımında “Yakışıklı”) başlıklı öyküsünde robot Tony yakışıklı bir erkek formunu almıştı. Öyküde, özgüven sorunları olan Claire Belmont, yeni bir ev robotu türü olan Tony'yi test etmekle görevlendirilmişti.

İlgili İçerikler