Ortadoğu’nun durmak bilmeyen yarası savaşlar milyonlarca insanı yerinden, yurdundan, vatanından etti. İnsanlar çoluk çocuk, yaşlı, genç, kadın, erkek canlarını kurtarmak için birer çıkınla yollara düştü. Kimisi yollarda telef oldu, kimisi haritada yerlerini bile bilmedikleri, dilinden hiçbir şey anlamadıkları ülkelerde heder oldu. Kimisi de içlerinde kırıntı kadar umutla, 10 kişilik şişme botlara 25 kişi doluşup Ege ve Akdeniz’i geçerek daha iyi bir yaşam için ölümü göze aldı. Böylece Ege’nin göz kamaştıran mavi suları 16 bin insanın canına mâl oldu. Denizler mezarlığa dönüştü. Aylan Bebek ve daha nicelerinin fotoğrafları hiç silinmemek üzere akıllara kazındı.
Tam da bu konu etrafında şekillenen, edebiyatımızın usta kalemi Zülfü Livaneli’nin ilk olarak 2021 yılında yayımlanan “Balıkçı ve Oğlu”, üzerinden beş yıl geçtikten sonra Can Yayınları etiketiyle yeniden okuyucuyla buluştu. Bodrum’da ata mesleği balıkçılıkla geçinen Mustafa ve karısı Mesude’nin, denizin canını aldığı biricik oğulları Deniz’in kaybından sonra Mustafa’nın balığa çıktığında tesadüfen denk geldiği bebeği kaybettikleri oğullarının yerine alıp, bağırlarına basmalarını anlatan “Balıkçı ve Oğlu”, göçmenlikle birlikte, paçalardan akan garibanlığı, sırtını yasladığı toplumsal sorunlarla birlikte ele alan bir roman.
Bodrum civarındaki bir balıkçı köyünde yaşayan Mustafa ve karısı Mesude’nin tek çocukları Deniz, denizin hoyratlığına kurban gittikten sonra karı koca tarifsiz bir acıyla dünyadan el ayak çekmiş, günü kurtarmak dışında kendilerine herhangi bir gaile edinmemiştir. Mustafa sıradan bir günde balığa çıktığında, denizde batmak üzere olan bir bot görür. Kayığını botun olduğu tarafa doğru sürünce cansız bir erkek ve bir kadın bedeniyle karşılaşır. İki cesedi de kayığına alırken bambaşka bir mucizeye denk gelir: Cesetlerin arasında bir şekilde hayatta kalmış bir bebek bulur. Mustafa, diğer bütün balıkçıların yaptığı gibi cesetleri jandarmaya bildirmeye kararlıdır ancak bu masum bebek, Mustafa ve Mesude’nin kaybettikleri oğullarının yerini doldurmasa da gönüllerine su serpecek bir umut olur. Fakat ortada resmi olmayan bir evlat edinme durumu vardır ve toplumsal baskının, “laf olur, söz olur”a uzanan etkisiyle hem Mustafa hem de Mesude olaya bebeğin tarafından bakmaya başlarlar ve vicdan, kimlik, aile gibi kavramların sancılarıyla karşılaşırlar.
Zülfü Livaneli, “Balıkçı ve Oğlu” kitabında, yalnızca bir balıkçı köyünde, çoktan sıradan sayılmaya başlanmış olaylardan bir örnek sunarak hikâyeyi kotarmıyor. Aynı zamanda bütün dünyanın gözlerinin önünde yaşanmasına rağmen herkesin üç maymunu oynadığı, vicdansızlığın vücut bulmuş hâlinin birçok noktasına dokunan mültecilerin dramını herhangi bir manipülasyona yer vermeden, onları birer istatiksel rakama indirgemeden tüm çıplaklığıyla gözümüze sokuyor. Ayrıca Ege’nin kapitalizm tarafından nasıl bir ekolojik tahribata uğradığına, üç tarafı denizlerle çevrili olan bir ülkede, balıkçılık gibi bir geçim kaynağının nasıl yavaş yavaş yok olduğuna da dikkat çekerek çok katmanlı bir roman sunuyor.


