17 Kasım 2019

"Söz vermenin" zorluğu ve sinemamızın durgunluğu!

Kültürel çeşitliliğin azalması ve oluşmaya başlayan kültürel boyut eksikliği, sanat yoluyla ifade kanallarında da etkisini gösteriyor

Ülkemiz ana akım sinemasının komedi alanı dışında kalan ve sıklıkla görülmeyen yeni örneklerinden biri olan "Söz Vermiştin", sektörün yapımcı olarak tanıdığı Baran Seyhan'ın ilk uzun metrajlı yönetmenlik deneyimi. Baran Seyhan, sinema sektörünün yakından tanıdığı bir isim. Seyhan, ilk uzun metrajlı kurmaca filmini yönetse de, sinemaya ilk filmiyle giriş yapan yönetmenlerden değil. Aynı zamanda, Ömer Uğur'un "Eve Dönüş" (2006); Derviş Zaim'in "Cenneti Beklerken" (2006) ve "Nokta" (2008); Reis Çelik'in "Mülteci" (2007); Abdullah Oğuz'un "Mutluluk" (2007); Çağan Irmak'ın "Ulak" (2008) isimli filmlerinin de yapımcısı. 

Baran Seyhan, ilk uzun metraj yönetmenlik deneyimi olan "Söz Vermiştin"de, öncelikle içinde yaşadığı sektöre ve beraber çalıştığı insanlara göz kırpıyor. Filmde rol alan kimler yok ki? Başta Levent İnanır, Biket İlhan, Umur Bugay, Reis Çelik, Mehmet Soyarslan; Baran Seyhan'ın filmi aracılığıyla selam gönderdiği sinematografik şahsiyetler olarak dikkati çekiyor.

Film bir aşk öyküsüne, sosyal medyanın çöpçatanlığıyla yıllar sonra yolları kesişen Nesim ve Lilyan'ın aşk hikayesine yoğunlaşıyor. Filmin ana karakteri Nesim, eski patronunun kendisine yarısını bağışladığı müzik yapım firmasında, patronun sorumsuz oğlu Yavuz'la ortaktır. Nesim'in yaptığı işe kıyasla tekdüze ve sıradan yaşamı, sosyal medyada eski okul arkadaşı Lilyan'a rastlamasıyla değişecek ve bu buluşma ikili arasında büyük bir aşkın doğmasına neden olacaktır... Filmin oyuncu kadrosunda Emre Karayel, Aslı Tandoğan, Şenay Gürler, İlyas Özçakır, Mazlum Çimen'in isimleri dikkati çekiyor. Mazlum Çimen'in, filmde kendisini oynadığını da belirtelim.

Yaşadığımız günlerin yoğun gündeminde "Söz Vermiştin" gibi filmler, seyirci açısından da dinginleştirici nitelikler taşıyabilir... Diğer yandan Söz Vermiştin, yönetmen Baran Seyhan'ın senaryosunu da yazdığı ve yaşamından da izler taşıdığını hissettiren bir film. Seyhan, ilk yönetmenlik denemesinde tempoyu ayarlamakta zorlanıyor, sinema dilinde zaman zaman sarkmalar ve tempo düşüklüğü oluşuyor. Geçmişin incelikli değerleriyle günümüzün hoyrat yaklaşımlarını, filminde ele aldığı karakterlerin kimlikleriyle kıyaslamalar yaratarak yansıtmayı tercih eden yönetmen, müzik yapım şirketinin eski sahibiyle, dönemi geçmiş, gusto sahibi şarkıcı Zeliha Hanım'ın (Şenay Gürler) yaşanmış ilişkileri üzerinden, toplumsal yaşamımızın değişimlerinin ipuçlarını da seyirciye uzatıyor. Diğer yandan gençlik yıllarının son demindeki incelikli karakter Nesim'in karşısına, hoyrat ve lümpen Yavuz'u koyarak bu değişimin altını kalın çizgilerle çizmeyi de ihmal etmiyor. 

Günümüzün sanal gerçekliğinin filmin fonunu oluşturduğunu söylemek abartı olmaz. Diğer yandan öykünün ilerlemesinde tramplen işlevi de taşıyan sosyal medya iletişimi, belki de senaryonun kimi açmazlarında da bu işlevini sürdürebilseydi; örneğin Nesim'in geçirdiği rahatsızlık sonrasında Lilyan'ın zoruyla check-up yaptırıp, bunu Lilyan'dan da istemesi ve genç kadının kanser olduğunu öğrenerek Nesim'i gerçeği söylemeden terk etmesi gibi kolay çözümler, sinematografik anlatımın zenginlikleriyle telafi edilebilirdi. Filmin müziklerine Albert Luza, Baran Seyhan ve Saki Çimen imza atmışlar. Diğer yandan müzik kullanımın over doz kaçtığını da belirtmek lazım.

Ana akım sinema her ülkenin sinema endüstrisinin yaşamasında ve ayakta kalmasında önemli bir işleve sahiptir. Diğer yandan seyirciyle iletişim, sinema sanatının varoluş şeklidir. Ülkemiz sineması özellikle 1960'lı yılların ortalarında yılda üç yüzden fazla film sayısıyla dünyada film yapımı açısından sayılı ülkeler arasındaydı. Ülkemizde sinemanın "altın" döneminde, yılda 250-300 milyon civarında bilet satılıyordu. Başta televizyon olmak üzere, yaşamın değişimlerine paralel olarak küreselleşmenin baş oyuncusu internet ve bu bağlamda günümüzde sosyal medyanın egemenliği, yıl bazındaki bilet satışının bu sayılara ulaşabilmesini artık imkansız kılmaktadır. Tabii yaşamın değişimini de unutmamak lazım. Her yeni dönem, her yeni dönemeçler toplumların yaşama bakış açılarında farklı değişimleri, bakış açılarını ortaya çıkarabiliyor.

Türkiye'de sinema sanatının üretim koşulları açısından 1980'lerin sonlarında, radikal değişimler yaşanmış, gelişmeler ana akım sinemanın aleyhine sonuçlar doğurmuştu. Bu bağlamda "Yeşilçam" olarak da bilinen konvansiyonel Türk Sinemasının sac ayakları çökmüş, özellikle 1990'larla birlikte alametifarikası "bağımsızlık" olarak tanımlanan Yeni Türk Sineması; yeni bir yapım, gösterim ve dağıtım ağı ile ortaya çıkmıştı. Bu dönemin başlangıcından itibaren film sayısında radikal bir azalma olmuş; diğer taraftan kültürel üretimin görsel yollarla ifadesi olarak tanımlanabilecek  sinema sanatı açısından bu dönem, daha demokratik bir üretim sürecinin ortaya çıkmasına olanak sağlamıştı.

Bu sürecin son halkasında geçtiğimiz ay içinde gerçekleştirilen 56. Altın Portakal Film Festivali'nde ödülleri silip süpüren ve yönetmenliğini Ali Özel'in yaptığı "Bozkır", görüntü hünerlerine, ağdalı müziklere, abartılı oyunculuklara yaslanmadan Jüri Başkanı Zeki Demirkubuz'un ödül törenindeki konuşmasında altını çizdiği gibi, yitirilen şeyleri, anlatılan yalın  bir dünyanın gerçekliği bağlamında bir gerçeklikle yansıtabilme becerisi gösteriyordu. Diğer yandan 26. Adana Altın Koza Film Festivali'nde ön elemeyi dahi geçemeyen "Bozkır"ı izledikten sonra, Altın Portakal Film Festivali Ödül Töreni sonrasında film ekibiyle uzunca bir sohbet yaparak Ali Özel ve arkadaşlarının derdini daha iyi anlamıştık. Ama bu algısal sürece karşın, ülkemizin iki büyük önemli film festivalinde filmin karşılaştığı durumu ve bu işin neresinde bir yanlışlık olduğunu düşünmeden de edemiyorsunuz...

Yazımızın başlığında da vurguladığımız "durgunluk" salt film sayısının azalmasını tanımlamak için kullanılan bir kavram değil. Kültürel çeşitliliğin azalması ve oluşmaya başlayan kültürel boyut eksikliği, sanat yoluyla ifade kanallarında da etkisini gösteriyor. Örneğin 2004 yılında çekilen 40 film, 1990'larda üretilen 10 veya en fazla 20 filme göre daha fazlaydı ve bir umudu temsil ediyordu. Diğer yandan günümüzde yılda 150-200 arasında film üretim sayılarına ulaşan sinemamız açısından, karşımıza nitelik açısından durum nasıl diye bir soru çıktığında; bu soruya "iyi" diye yanıt verebilmek kolay değil! Dikkat çeken önemli unsurlardan bir diğeri ise, ülkemiz sineması  için sürekli olarak söylenen  senaryoların yetersizliğinin değişmeden yerini korumasıdır.

Yazarın Diğer Yazıları

7. Kayseri Film Festivali'nin ardından

Yakın geçmişten günümüze, "Yeşilçam" diye de tanımlanan ülkemiz sinemasının rahle-i tedrisinden geçmeden daha demokratik koşullarda film üreten sinemacılar için festivaller, artık izleyicilere ulaşabilmelerinde ve filmlerini onlarla paylaşabilmelerinde büyük önem taşımaktadır

"Monos" ya da insanın özüne dönüşü!

Alejandro Landes, zor bir projeyle yola çıkmış ve film çekmenin zorluklar içerdiği bir mekanda, ortalama izleyici için de kolay takip edilemeyecek bir filmi gerçekleştirmiş

Cep Herkülü'nün macera dolu yaşamı: "Naim Süleymanoğlu"

Film, salt dünya çapında tanınan bir sporcunun kişisel öyküsünü ve başarılarını anlatmakla kalmayıp, aynı zamanda siyasi mesajlara da göz kırpıyor