Post-truth, yani hakikat sonrası çağın ötesine geçeli epey oldu. Post-truth’tan kasıt kamusal tartışmalarda nesnel gerçeklerin etkisinin azalması; duygu, kimlik ve aidiyetlerin gerçeğin önüne geçmesiydi. Bir bilgiyle karşılaştığımızda “doğru mu?” demek yerine “benim işime / bizim tarafa yarıyor mu?” sorularını sormaya başladığımız; bilgiye bağlamından kopararak, kendi çıkarlarımız ekseninde baktığımız bir döneme işaret ediyordu. Şimdilerde yaşadığımız şeye ise hakikat yorgunluğu veya gerçeklik kayıtsızlığı denebilir. Zira artık sorun sadece bir bilginin işimize yarayıp yaramaması, gerçeğin inkâr edilip edilmemesi değil; bilgi ne kadar teyitli veya çarpıcı olursa olsun, kimsenin onu umursamaması. Bunda maruz kaldığımız “içerik” yoğunluğu ve parçalanmışlığı kadar, cezasızlık ve sorumluluk almama kültürünün de etkisi var elbet. “Nasıl olsa bir şey olmaz”, “kimin umurunda?” gibi hisler bizi bilgiden de, onu önemsemekten de uzaklaştırıyor. İnsanlar bilginin kabul edilmesi halinde sorumluluk almaları gerekeceği korkusuyla kayıtsızlaşıyor. Küçük de olsa bir bedel ödememek için: Örneğin çevre kıyımı yapan o otele gitmemek, işçisine eziyet eden o yerden ürün almamak veya şiddet faili o oyuncunun işini izlememek işimize gelmediği için.
Post truth’un tüm vahşiliğine rağmen, belgesel hâlâ bir tür olarak ayakta. Hakikat yorgunluğuyla savaşan, zamana tanıklık eden belgeseller var. Bilginin itibarsızlaşması karşısında kuru kuru bilgilendiren değil, bilgiyle bir ilişki kurduran, düşünme alanı açan , algoritmik gürültüye karşı yavaşlayıp, görmezden gelinene tanıklık etmemize yol açan dört belgeseli sizin için seçtim.
Dargeçit (HBO):
Dargeçit, kısaca anlatmak gerekirse 1995 yılında zorla kaybedilen yedi kişinin yakınlarının, avukatları Erdal Kuzu ve İnsan Hakları Derneği’nin desteğiyle açtığı Dargeçit JİTEM Davası’nın mahkeme sürecini takip eden bir belgesel. Ama bu belgesele dair hiçbir şey “kısaca” açıklanabilecek gibi değil. Uzun bir sürecin, uzun acıların, uzun bir sabır ve beklemenin filmi Dargeçit.
Hikâyenin odağında, gözaltında kaybedilen iki çocuk ve onların geride kalan aileleri var. 12 yaşındaki Davut Altınkaynak ve 13 yaşındaki Seyhan Doğan kuzenler, ikisi de çoban. Mardin’in Dargeçit ilçesinde gözaltına alınıyorlar. Onlarla beraber Seyhan’ın kardeşi Hazni de alınıyor ve kendi anlatısına göre kardeşinin işkence görmesini izliyor. Davut’un annesi de karakola gittiğinde çocuğunu Filistin askısında gördüğünü anlatıyor. “Su verin” diye yalvarıyor, kimse vermiyor. Seyhan’ın kemikleri bir kuyunun 120 metre dibinden çıkarıldığında, Hazni yine orada.
Aile üyelerinin 25 yıldır bir an bile akıllarından çıkmayan bu anların, olayın sanıkları tarafından hiç hatırlanmadığına şahitlik ediyoruz film boyunca. Bu iki ayrı gerçekliğin ortasında avukat Erdal Kuzu, elinde dosyalar ve kanıtlarla mücadele ediyor. Davut’tan geriye bir fotoğraf kalmış. Babası Abdülaziz Altınkaynak fotoğrafı alıp naylon bir dosyaya koyuyor. Bu dosyayı belgesel boyunca çok kez görüyoruz. Dosya buruşmuş, yıllardır açılıp kapanmaktan kalınlaşmış, genişlemiş. Yönetmen Berke Baş ve yapımcı Enis Köstepen, 2015’ten başlayarak yedi yıl boyunca Kuzu’yu, Altınkaynak’ı ve o buruşmuş dosyanın bir ceket cebine girip çıkmasının acısını usanmadan takip ediyor. Davut’un varlığının kanıtı tek bir fotoğraf var, yaşananların kanıtı olarak da bir belgesel.

Cover-Up (Netflix):
Kamuoyunun Dargeçit ve benzeri vakalardan haberdar olması için gazeteciler şart. Bu gazetecilerden biri, belki de en ünlüsü Seymour Hersh, Cover-Up’ın öznesi. Prömiyerini 82’nci Venedik Film Festivali’nde yapan film, Citizenfour ve All the Beauty and the Bloodshed’den tanıdığımız Laura Poitras imzalı. Poitras, bu belgesel için yirmi yıl boyunca Hersh’ü ikna etmeye çalışmış. Hersh tam da ikna olmuşa benzemiyor, zira film boyunca hep diken üstünde. Bir noktada haber kaynaklarının ve çalışma usüllerinin fazlaca ortaya çıktığından endişeleniyor ve vazgeçme noktasına geliyor. “Size güvenmiyorum” diyor. Bu şüphecilik ve kaynaklarını koruma içgüdüsü Hersh’ü yaşayan bir efsane yapan özellikleri. Hersh, Vietnam savaşı sırasında yaşanan My Lai katliamını, Irak savaşı sırasında Abu Ghraib hapishanesinde yaşanan işkence skandalını ve CIA’in sadece yabancı kaynakları değil, Amerikan halkını da dinlediğini ortaya çıkaran isim. Yazdıklarıyla hükümetlerin başına bela olan Hersh için zamanın ABD başkanı Richard Nixon’ın Henry Kissinger’a söylediği “Bu piç kurusu tam bir piç, ama genelde haklı oluyor, değil mi?” cümlesi, belgeselin ve Hersh’ün kariyerinin özeti gibi.

Hiçbir Şey Normal Değil (HBO):
Cover-Up, güç odaklarının yapabileceği kötülüklerin bir sınırı olmadığını hatırlatıyor bize. Ceylan Özgün Özçelik imzalı Hiçbir Şey Normal Değil ise, bu kötülüklerin doğaya ve hayvanlara kadar uzanabileceğini. Film, Türkiye’nin “ilk ekolojik oteli” iddiasıyla inşa edilen Naturland Eko Park ve Resort Otel’in terk edilmiş arazisine ve ardında bıraktığı yıkıma odaklanıyor. Hazine arazisi üstüne dikilen, dönemin siyasetçilerinin ve sosyetenin uğrak yeri olan ve 2014’te borç içinde kapanan otel; ardında maaşlarını alamayan çalışanlar, “tek bir ağaç kesilmeyecek” denmesine rağmen mahvedilmiş bir doğa ve açlıktan ölmüş hayvanlar bırakmış.
Özçelik bu yıkımı standart belgesel diliyle değil, deneysel bir formda ve İphone 13 Pro Max ile çekmiş. Neredeyse bir tiyatro sahnesine dönüştürdüğü otel içinde kâh bir kaleidoskop gibi iç içe geçen görüntüler, kâh dans eden, yağmalanmış yıkıntılar içinde hareket eden aktörler kullanmış. Bu görüntülerin üstüne Hasibe Eren, Tuğrul Tülek, Damla Sönmez gibi oyuncuların seslendirdiği tanıkların, eski otel çalışanlarının, müşterilerin seslerini bindirmiş. Damlataş Mağarası’ndan ilhamlı disco , Nuh’un gemisi şeklinde restoran, yağmur ormanları ve güya doğayı temsil eden her türlü yapının gerçek doğayı yıkarak yapılandırıldığı Naturland ‘in absürtlüğü, Özçelik’in kurduğu anlatıda dile gelip canlanmış.

Kuzeyden Gelen Adam:
Dargeçit’te dava, barış sürecinin yarattığı beklenti içinde başlıyor. Sanıkların ceza alabileceği umudu ise, yıllar içinde yerleşen cezasızlık iklimiyle yavaş yavaş sönüyor. Belgesel boyunca sık duyduğumuz bir tabir bu sönmeye eşlik ediyor: “Bu şartlar altında…” Barış sürecinde görevlendirilen akil insanlar heyetinin bir üyesi de Kadir İnanır. İlk filmini 1968’de çeken oyuncu, Türkiye’nin her tür “bu şartları” altında yaşamış, üretmiş ve yıldız olmuş. “Siyaseti Kızıldere’den beri takip ediyorum. Birileri bu ülkeyi yönetirken ben de kenarda sadece film çekmedim” diyen İnanır ve gördüğü zirvelerle dipler, Hüseyin Karabey’in yazıp yönettiği Kuzeyden Gelen Adam’ın konusu.
Karabey, İnanır’ın (inci gibi) el yazısıyla yazdığı anılarından yola çıkarak ve on üç yıl boyunca sanatçıyla konuşarak oluşturmuş filmi. İnanır filmin aynı zamanda yapımcısı. Kendi hayatını kendi istediği çerçevede anlattığı bir belgesel bu. Ailesinden, özel hayatından çok az bahsediyor. İnanır’ın özeline en yaklaştığımız an, 2013 yılında onu evinde, partneri Jülide Kural ile çay ve kuru pastalar eşliğinde televizyondan nevruz konuşmalarını izlerken gördüğümüz anlar.
Hayatının geri kalanını filmler kaplıyor. “Yaşadıklarımın hangisi anılarım, hangisi filmlerdendi ayırt edemiyorum” diyor. Bu cümleden yola çıkan Karabey de, İnanır’ın hayat öyküsünü filmlerinden sahnelerle canlandırarak anlatıyor. Kamyon şoföründen atom fizikçisine her rolü oynamış İnanır’ın anlattığı her anıya ve duyguya denk gelen bir film sahnesi olduğunu görmek inanılmaz. Bu sahneleri bulup çıkarmak da Karabey’in mahareti.
Kuzeyden Gelen Adam, İnanır’ın epey zayıflamış bedeniyle 30. Altın Koza Film Festivali’nde Sinemamızın Yüzü Ödülü alırken söylediği: “Evet, bir isteğim var…Ellerimizi birleştireceğiz ve büyük barışı mutlaka sağlayacağız” sözleriyle bitiyor.

Hakikat yorgunluğu çağında belgeseller dünyayı bir anda değiştirmiyor. Ama en azından görmezden gelinenle aramıza mesafe koymamıza engel oluyorlar. Bu dört belgeselin en büyük başarısı da belki bu: “Bilmiyorduk” deme ihtimalimizi elimizden almak.


