Görüldü
x blueSky facebook instagram youtube dailymotion linkedin

Görüldü

Birden derin bir uykudan uyanmış gibi benim olanın bile benim olmadığını öğrendim. “Yas?” Sanki simsiyah bir kumaş... Bana yakışır! Ağlamak da güzeldir, ama ağlayamam hiç. Fıtratımda yok. Fıtratım da mı yok? Ağlamaya vaktim yok

Görüldü

“Geceleyin bir ses böler uykumu
İçim ürpermeyle dolar: -Nerdesin?
Arıyorum yıllar var ki ben onu,
Âşıkıyım beni çağıran bu sesin.

Gün olur sürüyüp beni derbeder
Bu ses rüzgârlara karışır gider
Gün olur peşimden yürür beraber,
Ansızın haykırır bana: -Nerdesin?

Bütün sevgileri atıp içimden,
Varlığımı yalnız ona verdim ben,
Elverir ki bir gün bana derinden,
Tâ derinden bir gün bana “Gel” desin”. 

Dik oturamıyorum. Çok diklenmekten mi yoruldum? Bilemiyorum. Bahçedeyim, gönlüm gibi kırık dalda ölümünü bekleyen kuş gibi duruyorum. “Olmaz ki ama böyle, cıvısana biraz...” Cık. Şu meyvesiz ağacın yaratıldığı günden bugüne nasıl geldiğini düşünüyorum. Saçılmış bir ilahi tohum. “Ol” demişler, olmuş. İster beğen, ister beğenme. “Saçın başını yesin!” Sen yoktun, O vardı. “Bu da olsun mu?” diye, bir de sana mı soracaklardı! Motordan düştüm. Bir ara biri belirdi başucumda. “Galiba” dedim, “telkin veriyor hoca.” Hem yukarıdayım hem aşağıda o sıra. Birden yalvarır yakarır oldum: “Aman hoca, kaç kapın varsa dünyada hepsine ayrı ayrı kul olayım... Kapına kulp olayım. Aman ne olur, ne kendin şaşır ne beni şaşırt. Bak birazdan defterler açılacak aşağıda...  Beni de bu dünyaya leylekler getirdi, kurtlar yetiştirdi. Ne cennet ne cehennem, Bezm-i elestde avare avare bırakma beni...” Akıllandım mı dersin? Bana nedense hiç öyle gelmiyor. Başımı döndürecek kadar hızlı dönmemiş olsa da dünya, Allah’ım sen beni uslandır. Havada, bir girdabın içinde, dönüp dururken ne hoştu da sonra birden çakılması yere, bir başka dünya. Babam marangozdu benim, tıpkı Cevheri’ninki gibi tahta kanatlarım, cevherim, dünyadaki bütün ağırlığım. Açsan açılmaz, kapatsan kapanmaz “Solum, sol tarafım, imanım, dinim!” Anyayı Konya’yı görmek bu mu? Galiba... Süleyman’ın asası gibi yan gelip yattım asfalta. Asfaltın yanında toprak. Bir güzel, bir gazel... Sorsana “Cinler de üşüştü mü başına?” İradesini böylesi sıkı sıkı tutan birine yaklaşabilirler mi ama! “Ettiğin yeminin adamı ol Feriha!”

“- Ne oldu ki, saatlerdir oturmuş,
Kıpırdamadan duruyorsun?

Kaygılar içindeyim,
Beni aşıyor her biri,
Ve ilk kez bu kadar
Düşünceli

Tekrarlayacak mıyım,
Hayatım boyunca ben,
Yapıp ettiklerimi?” 

Serçe parmağım, iki kaburgam kırıldı. Lazım olduğunu hayatta anlayayım diye galiba. Öbür elim, öbür parmağım, anlar mı hiç onun halinden? Bilmem. Babam öldü. Omuzuma kuşlar kondu da bir el dokunmadı. Tam bir yıl oldu. “Bir yıl bir şey değil, çabuk geçer” diyordu. Yere çakılınca birden aklıma geldi. Çukuruma girmiş gibi oldum. Ruhum da sanki birden “Çat!” diye kalıbına oturdu... Rahattı da doğrusu. Kulağımda da kulaklık, “Ormanların gümbürtüsü başıma vurur, Nazlı yarin hayali karşımda durur.” “Güzelliğin şarkıya ihtiyacı yok” demiş Gorki, gel o zaman yerden kaldır beni. Birini çölde kaybettim, öbürü kollarımın arasında yumdu gözlerini. Unuttum sandım. Unutmak yok! Unutmak bedava mı sandın? Beni bir duvar gibi ördü babam. Taş üstünde taş. Kınında bıçak. Ayna mı tutulmuş aynalara? “Hadi baba hadi, koş!” Çok konuştuk, ama sanki hiç konuşmadık, ondan benden. Neden? İnsan ilk yaratıldığında Allah buyurmuş meleklerine, “Onu gezin” diye. “Görün” değil. Görüntüler doğru değil! Kimse de göründüğü gibi değil. Tunus’ta bir camiide oturdum bir zaman, önümde bir tabak. Her yerin bir delisi var, bilemiyorsun ki nesi var. Birden aldı tabağı önümden “Seni hain, seni!” dedi. “Kırdığı kapının köpeği...” Diz dize oturduklarımız gülüştü. “Aldırma” dediler, “garib o, deli. Meczubun biri...” Kanım dondu ama benim, niye? Ben ne nane yediğimi biliyorum diye. Meczubun bildiğini sen ne bileceksin ki! Mecnun bu, çağlar, suretler değişir. Hali Mecnun olanın değişir mi? Biraz itince “açılır” diye zorladığım kapı kırıldı. Ama biraz itmeyince ilerlemeyen ne vardı? En keskin hızla bile dönebileceğim virajı alamadım o gün. Viraj da göründüğü gibi değil miymiş? Demek ki. Birden bir rüyaya düştüm sanki. Yolu mu unuttum, yolda olduğumu mu? Bilmiyorum ki!

“Aşkınla ne garip hallere düştüm
Her şeyim tamam da, bir sendin noksan
Yağmur, yaş demeden yollara düştüm
İçim ürperiyor, ya evde yoksan?

Elbisem gündelik, pabucum delik
Haberin olsa da sobayı yaksan
Yağmur iliğime geçti üstelik
İçim ürperiyor, ya evde yoksan?”
 

Bir yıl oldu, bir yılda neler neler oldu. Dünya döndü, döndü. Sanki birden durdu. Bir değil, iki değil. Bu Haziran niye bu kadar zor oldu? Babam öldü. Babam öldü, tam bir yıl oldu. Bu bir yıl kum gibi saçlarıma doldu. “Ne! Bir senin baban mı öldü?” Herkesin babası bir gün ölür. Onu nasıl taşıdım, yıkadım... Eğildim, kulağımı göğsüne dayadım. Yaşarken ona niye hiç sarılmadım! Dikişsiz ipliksiz kumaşlara sardım. Bütün bunları aklım başımda yaptım. Bilmiyorum ki, nasıl dayandım... Ben bu babamla niye oturup hiç konuşmadım? Ne konuşacaktım ki? Bilmem. Belki bazen havadan sudan. Belki hiç konuşmadıklarımızdan. Daim yastığımın altında duran tabancadan... Ama konuşmak, neye yarardı ki? Ne de güzel söylerdi bir bilsen: “Kirpiğin kaşına değdiği zaman... Bekletme sevdiğim, vur beni beni.” Sırf o duymak istiyor diye? Kaskın içinden alnıma akan kan, sanki alnımdan göz kapaklarıma ateşler döküldü de “nasıl oldu da fark etmedim ben bunu bunca zaman?” diye, dolaştım, durdum sesler içinde. Öleceğini bilse de hep insan, öldüğünü anlar mı ki?

“İşitin ey yarenler
Aşk bir güneşe benzer
Aşkı olmayan gönül
Misâl-i taşa benzer 

Taş gönülde ne biter
Dilinde âgu tüter
Nice yumuşak söylese
Sözü savaşa benzer”
 

Onu çukuruna indirdim. O çukura, onunla beraber, ben de indim. Belki sonra o çukurdan o çıktı, galiba ben kaldım. Ellerimle elediğim toprağı gözlerine serptim. Her şey iki saatte olup bitti. Ben hala o iki saatin içindeyim. “Zaman, izafi.” Söylememiş miydim? Sanki bir şey daha diyecek gibi yüzünde bir gülümseme. “Bir kere daha öpeyim, bir kere daha sarılayım...” Geç mi kaldım? Bir çam ormanında, yol kenarındayım. Yaralıyım, yaralı! Dilindeki kesikten akan kanı yutkunurken kendini tüketen bir hayvan gibi. Gözlerimi kapattım. Tabutumun içinde sanki nefes aldım. Orman havasına bayılırım! Hayatta benden ne istediyse yaptım. “Arabam, kırmızı olsun! Plakası hususi...” Olsun babacığım olsun, sen ne istersen o olsun. “O istedi” diye mi ama? Çok nasihat dinlerim, ah ben gene hep kendi bildiğimi okurum. Sopası elinde değil, dilinde olandan korkarım. Deli değilim, evliya değilim, avareyim, avareyim... Dünya imiş, dünya derdi imiş, malmış, mülkmüş, hikaye! “Sende var da, ondan” deme. Birisi “Uyudun, uyanmadın olacak” demiş. Ben avluda otururum hep. Gece yok, gündüz yok. Nicedir uykum yok, yok. Niye yok? Yemyeşil tepelere bakan bir başka tepenin üzerinde evim. Sırtında dağlar, dağlar arasında evler, evlerin arkasında ufku çatlatacak kadar geniş, kuşluk vakitleri neredeyse yakut mavisine dönen deryalar var. Deryalar da insan gibi debelenip durmakta, değil Ebussuud’un fetvaları altında, gümüşten sislerin altında... Bu derya dertten bir damla. Bu damlada Halik, bu damlada Malik, bu damlada bir âlem var. Anlayana... “Gördün, bildin amma, gördüğünü, bildiğini anlatmaya izin yok sana!” Bakıp bakıp bu manzaraya insanın şair olası gelir: “Sesin, nerde kaldı?” diyesi gelir. Dama çıksan görürsün, ama sonra birden bir başına kaldın diye “Boğuluyorummm!” demeyeceksin.

“Ne oldu sana, ne oldu! Neyin var?” Dünyada ne varsa ondan bende de var. Ama sorsana: “Neye yarar?” “Allah deliye mal vermiş, deli de tutmuş dağıtmış.” Ya ne yapsaymış? Kefenin cebi olsaymış, yanına da yalnız sigarasıyla çakmağını alırmış. Dünyada ilk gün, kabirde ilk gece. İkisi de benim için, ikisi de aynı şey. Ne diyeceksin? Deme sakın bir şey, dişi olmayana da et veren, yine Allah! Bir okur mektubunda “Bazı yazıları ağlayarak mı yazıyorsunuz?” diye sormuş. Ben hiç ağlamam. Beni bir tanısan; mendebur, Nemrut ben. Ağlatırım, ağlayamam. İçinde, kalbimin, benim, tutuşturulmuş ateşten bir tağut yanar. Ben Ayşen Gruda değilim. “İdealim yok”, televizyonun taksidi de yok. Dünyada ne günler, geceler, evet. Ben daim andayım, iki kaburganın arasında sıkışıp kalmış bir et parçasıyım. Sanki burada değil, hep bir başka diyardayım. Kitaplar? Vakit geçsin. Geçmiyor gibi çünkü bazen. Ama diyeceksin ki “Hangi günü gördün, akşam olmamış?” Bazen olmuyor da. Sanki bütün bir zaman tek bir zaman dilimi gibi akıyor. Diğerleri gibi olmadığım için. Olan, olmayan “Ben oldummm!” diye bağırıyor. “Diğerleri? Bütün sahte değerlerin gerçek kadar rahat ettirdikleri… Halik’i, Malik’i değil, balığı dahi değil, yalnız balığın tadını bilenlerin arasında, deryada, bir zerre olduğumu bildiğim için. “Ama baban öldü?” Herkesin babası bir gün ölür. Nuh, tufanda onu dinlemeyen oğlunu Allah’a şikayet etmiş. Allah da ona, “Ne zamandan beri senin oğlun?” demiş. Babam öldü. Tam bir yıl oldu. Düşünüyorum da, ne zamandan beri benim babamdı? Bezm-i elestde karşılaşsak, derdini de unutur da beni tanır mı? “O zaman çocuğum yoktu. Bu vardı”. -“Bu” sensin tertip! Ben değilim, ben. “Bu” sensin, sen. 

Geldim ben de benden evvelkiler gibi. Niye geldiğimi de hiç unutmadım. Gelmeye de kendim karar verdim. Herkes gibi. “Açıkla!” desen, açıklayamam. Doğrusu ilmim yetmiyor buna... Görüyorsun, biliyorsun, içinden geçiyorsun, ama anlatamıyorsun. “Üff” deyince anam, Sûr’a mı üflüyor, kendini İsrafil mi sanıyorsun? “Hastalık gibi değil mi? Atlatamıyor musun?” Biraz sen anlatıyorsun, birileri dinliyor. Biraz birileri anlatıyor, sen dinliyorsun. Sonra “İlim isterimm! İlim isterimm!” diye kendini yerden yere mi atıyorsun? “Bildiğin sana yetmiyor mu? Ne yapıyorsun?” Çaresini bulamayınca dertlerinin allame-i cihan, her şeyi bilen bir sen olsan, neye yarar? Oturdum, hayatımı izledim, daha ilk yaratıldığım yerde. Ama niye hep ayakta gibiyim? Bu çok çileli dünyaya kapıldığım sahneye bağladım da geldim. Övülmüş olan kundaktaydı, babasız. “Babam öldü” dediğini O’nun hiçbir kitapta okumadım. “Herkesin babası bir gün ölür” demedim mi? Böyle bazen birden bu ıtır, bu sümbülteber kokusu... Bir su kenarında durmuş gibi suya kapılmış yaprağın seyrine bağlanmaya geldim. “Niye? Sen belanı mı aradın?” Bin günün her bir anı:“Şikayet! Şikayet! Şikayet! Geçip gittikten sonra her şey, durup “Oh, nihayet!” demeye geldim. “Lütfun da güzel, kahrın da...” Sanma ki aldanıp da geldim. Kılıcımız Ali’nin kılıcı, adaletimiz Ömer’in adaleti. Boynumuz Hüseyin’in boynu. Dünyada bana ne verdiyse aldı da yerine başka bir şey koydu.Ne üzüldüm, ne sevindim. "Sen yârini bîhaber mi sandın? Yoksa seni terk eder mi sandın?" Alana hamdolsun! Verene hamdolsun! Bizde kumaş var, dikişsiz ipliksiz... Giydirene hamdolsun! Öldüğüme sevindim, Öldürene hamdolsun!  

Birden derin bir uykudan uyanmış gibi benim olanın bile benim olmadığını öğrendim. Yas?” Sanki simsiyah bir kumaş... Bana yakışır! Ağlamak da güzeldir, ama ağlayamam hiç. Fıtratımda yok. Fıtratım da mı yok? Ağlamaya vaktim yok. Her şey tamam, bir bu mu eksik kalmış yalnız? Ben de bu şarabı Bezm-i elestde içtim. Yalnız! Bir daha da kendime hiç gelemedim. Dünyada ne varsa ondan bana ne! “Çünkü rahatsın” deme. Rahat da batıyor bir müddet sonra insana. Bana da battığı oldu. Sevinçlerim benim de kalıcı değil, kiracıydı hep. Benim gibi hem misafir hem de çok misafirperver. Çok bile kaldılar. Ama işte sonra senin istediğin kumaştan biçmiyorlar kefeni. “O da olsun, bu da olsun” diye boşuna yırtma kendini. Yahut yırt kendini, “Her şeyim olsun” diye, dinleme beni. Olur. Olur, ama neye yarar? Dünyaya sabır getirmiyor gelen, giderken de götürmüyor hiçbir şeyi yanında. “Ne oldu? Haykıramadın mı?” Haykırmaya lüzum yok artık. Süleyman öldü. Karınca öldü. Dünyayı gören herkesi dünya da gördü. Gelen görüldü. Giden görüldü. Defterler dürüldü, hesaplar görüldü. Tunus’da bir meczup içimde ne varsa gördü. Ben babama, babam bana bir mektuptu. İçinde ne varsa kelamı gibi Allah’ın, gürül gürüldü. Görüldü! Görüldü! Boynuz kulağı geçmesin diye önce büküldü, sonra da kırıldı. Duyuştan koptu. Duyulmadı, görüldü! Sorsana “Acımadı mı!” Sen söyle asıl: Hangi elimi uzatayım? Şeriatın kestiği parmak acır mı? Yarabbelalemin, yazılmamışsa sorma bana. Yazılmışların çetelesini ben de tuttum. “Işığı gören geldi,” görüldü! Işığı gören gitti, görüldü! Çıkarsam dünyadan ben de gidersem bir gün deme sakın: “Bu nasıl değirmen! Herkes un oldu, ben kan.” Un da görüldü, kan da görüldü.

İlgili İçerikler