İnsan yargıladığı şeyle sınanırmış ya, başıma o geldi.
Genellikle kendilerine verilmiş köşelerde şahsi fotoğraflarını yayınlayan yazarları yadırgarım. Hele bir de şöhretli biriyle çekilmişse... “Bakın, nasıl çevrem var” havasıyla servis edilmişse...
Buyurun işte, benim de başıma geldi. Çok meşhur iki kişiyle çekilmiş fotoğrafımı paylaşıyorum.
Ama bütün kabahat Facebook’ta. Nedense bu günlerde sürekli eski yıllarda çekilmiş fotoğrafları önüme getirip duruyor. Gördüğünüz fotoğraf da onlardan biri. 2012 yılının ilk günlerinde çekilmiş. Deklanşöre basan arkadaşımın adı Cüneyt Kazokoğlu.
Meğer bu fotoğrafın önüme düştüğü saatlerde ABD Venezuela’dan Nicolas Maduro’yu kaçırıyormuş. Ondan sonrası malum. Lafın bini bir para. En çok söylenen şey ise “İkinci Dünya Savaşı sonrasında kurulan düzenin artık bittiği.”
Bahsi geçen düzeni kuranlardan ikisinin arasında oturuyorum işte. Bundan âlâ tesadüf mü olur? Hemen soruyorum: “Sizin kurduğunuz sistem çökmüş diyorlar, ne diyorsunuz ağalar?” Ama tık yok. Bir de dalga geçer gibi gülüyorlar.
* * *
Yolu Londra’ya, Bond Street’e düşen herkes Winston Churchill ile Franklin Roosevelt’in ortasına oturmadan geri dönmez. Lawrence Holofcener’ın 1995 tarihli Alies (Müttefikler) heykeli turistik atraksiyonların vazgeçilmezidir.
Roosevelt 2. Dünya Savaşı resmen bitmeden (12 Nisan 1945) hayatını kaybetmişti ama yeni düzenin ilk adımları o hayattayken atılmıştı. Churchill ise 20 yıl daha yaşadı. 5 Temmuz 1945’te yapılan seçimleri kaybetti. Yeniden Başbakan olabilmek için 6 yıldan fazla beklemesi gerekecekti. Ama o sürede boş durmadı. Yeni dünya düzeninin fikri kurucularından biri olma vasfını sürdürdü. Zaten kankası Truman ABD’nin başındaydı. O günlerde Churchill’in Amerika’daki süksesi Britanya’dakinden daha fazlaydı. Malum, 5 Mart 1946’da Fulton’daki Westminister Kolej’de yaptığı ünlü “Demir Perde” konuşması “Soğuk Savaş”ın başlangıcı kabul edilir.
Uzmanları Sovyetler Birliği’nin yıkılmasıyla Soğuk Savaş’ın bittiğini, şimdi başka bir eşiğe geldiğimizi, Birleşmiş Milletler’in filan bir anlamının kalmadığını söylüyor.
Onlar tartışadursun biz kendi gündemimize odaklanalım. Bu yazının derdi başka. Konuyu bir şekilde “Çörçil” ve “Rozvelt” botlarına getirmek için ettim bu kadar lafı.
* * *
Ben çocukken babam boğazlı ayakkabılara “bot” veya “postal” demez, “Çorçil” veya “Rozvelt” derdi. Onun zamanında, ordu mensuplarının giydiği botlara “Çorçil” ve “Rozvelt” denirmiş. Subaylar giyermiş ama sivil hayatta da kullananlar çokmuş. Sonradan ortadan kalksalar bile “jenerik isim” olarak kalmışlar. En azından babam için öyleydi. Normal ayakkabıcılarda satılan botları bile bu iki isimle çağırıyordu.
Hikâyenin aslını yıllar sonra Selahattin Duman’dan öğrendim... Buyurun onun leziz dilinden okuyalım:
“... Yerli olanların dışında Churchill ile Roosevelt diye bilinen iki ayrı postal tipi daha vardı ki ikisi de kendi çapında birer efsaneydi..
Bunlar “askeri yardım” başlığı altında orduya hibe edilen postallardı..
İngilizlerin yardımıyla gelenlere Churchill denirdi ve kahverenkli olurlardı..
Amerikan yardımı veya hibesiyle gelen siyah renklilerin adı da Roosevelt diye bellenmişti..
Unvanlarına bakıp onları İngiliz veya Amerikan malı sanırdık.. Meğer çoğu Alman malıymış.. İçlerindeki seri numarası ve gamalı haç, hatta sahibinin yazdığı isim sayesinde ortaya çıktı..
İkinci Dünya Savaşı’nda öldürülen Alman askerlerinin ayağından çıkarılan postallar istif edilmiş.. Bir kat boya, bir kat cila..
“Türkler paşa gibi giyer..” denip, bize gönderilmiş..
İkinci eldi ama bize o kadar güzel geldi ki giymeye kıyamadık..
O postallar sadece muvazzaf subaylara bir de Ankara’nın, İstanbul’un tören kıtalarına dağıtılırdı.. Bir de Kore’de savaşanların eline bolca geçti...”
Böyleyken böyle!..
O efsane botların adını kim, nerede, ne zaman koymuş bilmiyorum ama epey bir süre varlığını sürdürdüğü kesin... Kim bilir kaç kişinin ayağında anıldılar.
Şimdi, eğer söylenenler doğruysa, Churchill ile Roosevelt’in kurduğu dünya düzeni kelimenin öbür anlamıyla da ayağa düşmüş görünüyor!
Hayırlısı diyor, rötarlı bir mutlu yıllar diliyorum
İHTİYAÇ NOTU: Çalıştığım bir konuyla ilgili arşiv taraması yaparken, Resimli Ay dergisinin Aralık 1929’da çıkan bir sayısına denk geldim. Orada Peyami Safa, Vâlâ Nureddin gibi edebiyatçılara “yabancı isimler nasıl yazılmalı?” diye soruluyordu. Katılımcıların bazıları orijinalindeki gibi yazılmasını savunurken, diğerleri okunduğu gibi yazılmalı diyordu... İş bu yazıda ben, botun bahsi geçen yerlerde babamın söylediği gibi yazmayı tercih ettim.
Selahattin Duman'ın yazısının linki


