Sadece anı ve günü değil, tüm zamanı anlayabilmek çaba gerektirir; şimdilerde yaygın kullanılan terimle büyük resmi görebilmek meselesi yani… Biz faniler içinde varoluşu tümüyle kavrayan var mı bilmiyorum ama parça parça yaklaşanlar çok, özellikle bilim alanında. Bir de tabii bilgilerin atası Kabala var.
Roman alanında buna doğrudan yeltenenlerden biri olmuştu, geçtiğimiz günlerde ölen “Tanrıların Arabaları”nın yazarı Erich von Daniken.
İddiası 1968 yılı için gerçeküstüydü; zira gerçek o yıllarda daha çok gördüklerimizle sınırlıydı, “gerçekçi olmak lazım”dı. O da daha çok üniversiteyi bitirmek, düzgün bir iş bulmak, evlenip çocuk yapmak şeklinde algılanıyordu. Belki de bu yüzden o kadar lezzet ile anılır 60’lar; hayat daha basitti çünkü. Şehirlerde bile kapılar tam kapanmazdı, komşu ya da çocuğu her an gelebilirdi zira kafalar karışık değildi. “Kezban Roma”dan geliyordu ve şımarık zenginlere haddini bildiriyordu, biz de ohh çekiyorduk…
O yıllarda von Daniken gözleri dünyadan dünya dışına çevirdi, ilk insan kültürleri üzerindeki dünya dışı etkenlerden dem vurdu, piramitler gibi yüksek teknoloji isteyen yapıtlara uzaylıların el attığını söyledi; ilkel insanların yüksek bir medeniyete ve bilgi düzeyine sahip dünya dışı varlıklar tarafından ziyaret edildiğine dair hipotezler sundu.
Daniken işçi sınıfı bir ailede doğmuş, eğitimini yarım bırakmıştı; bir süre garsonluk yapmış, hırsızlık yaptığı gerekçesi ile tutuklanmıştı. Bu ilk kitabını Davos’taki Otel Rosenhgel’de müdür olarak çalıştığı sırada yazmıştı. Kitap yayımlandıktan sonra içinde dolandırıcılık da bulunan birkaç mali suçtan tutuklandı. Ancak Türkçeye “Tanrıların Arabaları” olarak çevrilen kitap, tüm zamanların satış rekorlarını kırdı; 30’dan fazla dile çevrildi, 60 milyondan fazla baskı yaptı. Bu ölçütte von Daniken dünyanın en başarılı yazarları arasında sayıldı; dolayısıyla kitabın satışından elde ettiği gelir borçlarını ödemesine de otel işlerini bırakmasına da yetti. Von Daniken hapisteyken ikinci kitabı “Yıldızlara Dönüş”ü yazdı, bu ilki kadar etki yaratmadı. Zaten yazarın para ile ilişkisi yaşamının sonuna kadar sorunlu oldu; battı, çıktı durumları.
İleri yaşlarında verdiği bir söyleşide uzaylıların 10 yıl içinde dünyalılarla temas kuracağını, onların düşman olmadığını söyledi: “Korkulacak bir durum yok.” dedi.
“Tanrıların Arabaları”, 1970’lerin Türkiye’sinde müziğe yansıyacak kadar çok tutuldu. Milliyet Kitap yayın haklarını satın aldı, başka dünyaların var olduğuna inananlar arttı; “Absolute Elsewhere” bir LP yaptı, Moğollar aynı isimle bir 45’lik çıkardı.
Von Daniken, 1991 yılında “bilimde farkındalığı artırdığı” gerekçesiyle İg Nobel Edebiyat Ödülü’ne layık görüldü.
Bu konular hâlâ spekülasyona çok açık ama geldiğimiz noktada Taksim’e uzaylı inse kimsenin şaşırmayacağını söyleyebilirim. Ayrıca birkaç yıl önce bir özel TV’de Tire’ye inen bir uzaylının silik görüntülerini görmüş, korkan ev sahiplerinin haber vermesi üzerine jandarmanın uzaylıyı derdest ettiğini öğrenmiştik. Hâlâ merak ederim; jandarma uzaylıya ne sordu, ne yaptı diye…
Evrende tek başına dönen bir piç olmadığımız, gezegenler ailesine mensup olduğumuz malum ama bu konuda hâlâ çok az şey biliyoruz. Plüton, 1930’larda keşfedilip 2006’da gezegen statüsünden çıkarıldı; o kadar yani. NASA epey şey bilse de açıklamıyor; yeni genel müdürü geçtiğimiz aylarda dünyaya yaklaşan gök cismi hakkında bilgi vermek için Kim Kardashian’ı seçti.
Yoo, gülmeyin; gerçek.
Bize gelirsek, göksel meselelerde hiç fena değiliz; bilgi ve araştırma düzeyinde olmasa da halkımızın farkındalığı artıyor.
Geçtiğimiz aylarda kuaförde arkadaşıma, eski New York Konsolosumuz Erhan Kolbaşı’nın yazdığı “Mesaj 2” kitabında uzaylıların beklentisinin kabul görmek olduğunu ve deneklerin başına gelen kına meselesini anlatıyordum ki gencecik üniversiteli bir kız, sarı saçlarını savurarak bana “Bu ne cehalet!” der gibi baktı ve “Biz anneannemin yazlığında aile boyu yukarıya alındık; alındığımızı da ertesi sabah hepimizin ayağında kına işareti bırakılmış olmasından anladık. Benim onlarca arkadaşımın başına da geldi.” dedi.
Yaygın tabir ile ben şok. Demek uzay meselesi bile bu topraklarda ayağa düşmüş.
George Orwell’ın “1984”ünde yazılanların çoğu gerçekleşti; teorik fizikçi, fütürist Michio Kaku’nun dediklerinin de. Türkiye’de Bilgi Üniversitesi’nde konferans veren, Harvardlı, City College of New York’ta teorik fizik dersleri veren Japon asıllı Amerikalı fütürist Michio Kaku, evrenin ve bizim illüzyon olduğumuzu, çoklu evren ve sicim teorisiyle bağlantılı olarak evrenin bir simülasyon olabileceğini savunuyor; zaman bir yanılsama diyor.
Kaku, “Geleceğin Fiziği” kitabında bahsettiği tüm teknolojilerin günümüzde bilinen fizik yasalarına uygun olduğunu, araştırma laboratuvarlarında prototip aşamasında bulunduğunu söylüyor.
Yani önümüzdeki yüzyılda herkes fiziksel ve sanal gerçekliğin bir karışımı olarak artırılmış gerçeklikle yaşayacakmış. Kontak lenslerle internete bağlı olarak konuştuğu kişiyi tanımlayacak ve dilini altyazı olarak dilimize çevirecekmiş. Ya da Roma harabelerini gezerken birden kendimizi antik Roma’nın canlandırması içinde bulabilecekmişiz.
Bunun için Tokyo Üniversitesi’nden Susumu Tachi ve Washington Üniversitesi’nden Babek Parviz bayağı bir yol almışlar; yani “İmkânsızın Fiziği” de artık imkânlı oluyor.
Gelecek geldi bir anlamda; algı değişikliği, terimler, frekans ve özellikle de düşüncelerimiz. Düşüncelerimizin son kullanma tarihi geçmiş olabilir.
Az bilgi çok duygu getirir derler. Bugün tanımladığımız anlamda medeniyet 6 bin yaşında ama insan çok eski; 290 milyon yıllık kafatası bile bulundu. Kendimiz hakkında bildiklerimiz, ileride keşfedeceklerimiz yanında çok ehemmiyetsiz.
Özetle dünyayı gezmek isteyenler ile dünyaya katkıda bulunmak isteyenlerin; insanın beşerden ayrıştığı zamanlardan geçiyoruz.
Oysa dünyaya gelmek bile başlı başına bir cesaret; gelmişiz ve buralarda güne sıkışıp oyalanıp duruyoruz, sanırsınız dünya alışveriş merkezi.
Eskilerin dediği gibi: YALAN DÜNYA.


