Dayanmaya devam edin
x blueSky facebook instagram youtube dailymotion linkedin

Dayanmaya devam edin

104 yaşında ölen düşünür Edgar Morin: Trajediler birbirini takip eder. Tekrarlanan şey, liderlerin ve halkların felakete giden bu yarışta bilinçsizlikleri ve uyurgezerlikleridir. Ama beklenmedik bir olay meydana gelebilir ve bizi kurtarabilir

Dayanmaya devam edin
Edgar Morin

Taşkent'te bir arkadaşım ile buluşup Semerkant ve Buhara'ya gideceğiz çöl sıcakları bastırmadan. Özbekistan Havayolları'nın kontuarı İstanbul Havalimanı'nın en sonunda, bayağı bir uzak. Bakına izleye yürüyorum. Avrupa kentlerine uçacaklar, Uzak Doğu'ya gidecekler, ABD kentleri vb. kuyruklar var ama öyle uzayıp gitmiyor. Sonuna geldiğimde nihayet sağda Özbekistan'ın kontuarını görüyorum. O da ne, sol taraf mahşer alanı gibi; havaalanının en kalabalık kontuarı. O sırada yaşlıca, sırtına çuval gibi bir şey atmış bir adam gelip “İran İran” diye soruyor, işaret ediyorum tam karşında diye.

O mahşeri kalabalık Tahran yolcusu. Uzun saçlı gençler, kadınlar, gencecik başı açık kızlar bombalanan ülkelerine gidebilmek için kuyruğa girmişler. Gözlerimden sicim gibi yaşlar akıyor… 

Geçtiğimiz hafta yaşadığım bu görüntü benim için sanki bir “kırılma” anı oldu, yaşadığım topluma dair içimde derin bir kırgınlık yarattı; bencil, menfaat odaklı, sahte milliyetçi, bu topraklardan gitmeye alabildiğine meraklı bu toplum ile bağlarım koptu sanki. 

Oysa mesele coğrafya değil, bu coğrafyanın (dünya) nasıl işlediğini anlamak. Depremlerle, yoklukla, savaşlar ile, evlatlar ile, virüsler ile düşündürülmeye çalışılıyoruz. 

Daha ne olsun? Göktaşı falan mı çarpsın sarsılmamız, BENCİLLİKTEN ÇIKMAMIZ, varlık sorumluluğumuzu almamız için? 

Bu ruh hâli ile gittiğim Özbekistan biraz moralimi düzeltti. Yemyeşil, tertemiz bir dünya yaratmışlar. Taşkent NY'a benzemiş; ortada devasa parklar, ağaçlarla donatılmış caddeler, gökdelenler, AVM'ler, birbirinden şık lokantalar, kafeler…

Özbekistan yatay mimari ile yaratılmış, çoğu evler tek katlı ama Türk inşaat şirketleri bu yatay cennetten dikey cehenneme geçiriyorlar şimdilerde; harıl harıl bir betonlaşma…

Son derece dindar olmalarına rağmen devlet dairelerinde başörtüsü (sarı saç ve manikür de yasak, Rus kadınlara benzememek için) ve namaz yasak. Camiler küçücük ve alçak olduğu için pek görülmüyor, ses isteyenin duyacağı şekilde ayarlanmış, haramdan çok korkuyorlar.

Tanıştığım bir Komünist Parti üyesi “Elhamdülillah komünistim, bizde haram olmaz” diyor.

Siyaset konuşulmuyor, yan masanın casus olma ihtimaline karşı yorum bile yapılmıyor, toplanmak yasak. Mutlu ve huzurlu olmak zorunlu yani. 

Bu zorunlu mutluluktan sonra moralimi asıl düzelten ise Edgar Morin oldu. Öldüğü için değil elbet, ölmeden önce pompaladığı umut için, “Umut bir olasılık değil, imkândır, dayanın, her an bir şey olabilir” diyerek. 

Aydınlanma Çağı'nın son varisi kabul edilen düşünür, sosyolog, antropolog, direnişçi, aktivist Edgar Morin geçtiğimiz günlerde 104 yaşında öldü. Kendisinden 40 yaş küçük Marakeşli karısı Sabah Abuesselam'ın dediğine göre huzur içinde gitmiş. 

Edgar Morin 103 yaşında ilk romanını yayımlamaya karar vermişti, 1948'de yazdığı ve bir çekmecede gizli tuttuğu “Baharını Kaybeden Yıl”.

Bizde yayımlanmadı ama yayımlanmış kıymetli kitapları var: “Umut Yolu”, “Yitik Paradigma”, “Aşk Şiir Bilgelik”, “Dünya Vatan”, “Bir Uygarlık Siyaseti” vd. 

Romanını bu kadar bekletmesini roman sanatına duyduğu sonsuz saygı ile açıklamış ve “İyi bir roman yazacak yeteneğimin olup olmadığını bilmiyordum.” demişti. Otobiyografik kitabı asla iyileşmeyen bir yaraya dayanıyor, annesi Luna'nın kaybı.

Son yıllarının bir bölümünü güneşin peşinde Marakeş'te geçiren, “Paris'in sonbaharından ve kışından nefret ediyorum, hep gri” diyen Morin için Macron 2021 yılında Elysee Sarayı'nda büyük bir kutlama düzenlemiş ve “Yüzyılın Adamı” olarak nitelendirmişti. 

Edgar Morin, 1977 ile 2006 yılları arasında yaşananları yazdığı ve ona “Yirminci Yüzyılın Diderot'su” lakabını kazandıran anıtsal eseri “La Methode”de yazdığı gibi hayatını “Dünyanın karmaşıklığını kavramaya çalışarak geçirmişti”. Savaşlar, ideolojiler. Felaketler, yanılsamalar…

Avrupa'da kırktan fazla üniversite ona fahri doktora unvanı verdi, Fransa'da adını taşıyan birçok okul ve araştırma merkezi var. 

İtalya'da yayımlanan “Yıl Baharını Kaybetti”ye, yani ilk ve tek romanına dönersek, yası konu alıyor, “Benim Hiroşimam'dı.” dediği annesinin erken ölümü dolayısıyla kendini kaybolmuş hissettiği zamanları. Sonra 1930'larda Paris'teki Sefarad Yahudi topluluğu ile yaşamı yeniden kurguluyor; okul, arkadaşlıklar, kaçış yolları olarak hayaller, sinema. Lise yıllarında faşizme karşı direnenlerin arasına katılmaya başlıyor, Komünist Partisi'ne sempati duyuyor. 

Gerçek soyadı olan Nahoum'u, 2. Dünya Savaşı yıllarında Gestapo'dan kaçmak için Morin olarak değiştiriyor, 20 yaşında partizan oluyor; gölgelerde kalmayı, kaçmayı, uzakları görmeyi öğreniyor böylece. Bir gün önseziyle Lyon'daki bir toplantıya gitmiyor ve orada onu bekleyen arkadaşı yakalanarak öldürülüyor. O ise saklandığı yerde ilk eşi ve kızlarının annesi Violette ile tanışıyor.

Zafer gününde ömür boyu dost kalacağı Marguarite Duras ile birlikte bayrak sallayarak dönüyor Paris'e. Ardından Baden Baden'e gidiyor ve harap olmuş bir dünya üzerine ilk büyük röportajı “Sıfır Yılı”nı yapıyor.

Edgar Morin için “dayanıklılık” önemli bir mesele, zira daha doğmadan yok olma tehlikesi ile karşılaşmış, annesi kürtaj olmayı denemiş ama o dayanmış; sonra direniş yıllarında ölüm ile burun buruna gelmiş, derken en yakın arkadaşlarını birer birer kaybetmiş. 

Geçtiğimiz yıl La Republica'ya verdiği son söyleşide: “Bu sadece 103 yaşında olmamdan kaynaklanmıyor, ölüm her zaman benimleydi.” diyor. 

Romanın başlığı Perikles'ten bir alıntı: “Yıl baharını kaybetti, gençlik canlılığını yitirdi.”

Morin, savaş ile paramparça olmuş neslini anlatırken günümüz gençliğine: “O zamanlar direnmek zorunluluktu. Bugün hâlâ direnmeyi öneriyorum, yeni barbarlık biçimlerine karşı direnmeyi. Kuşatma iki biçimde gelir; tahakküm, baskı, savaştır ilki. İkincisi daha sinsi, uygarlığımızın kalbinden doğuyor, yapay zekânın düşünce üzerindeki egemenliği. Yapay zekâ acıyı, sevinci, coşkuyu, sevgiyi kavrayamaz ama bizi yönlendirebilir” diyerek büyük riske dikkat çekiyor.

Aynı söyleşide “Teknolojik ilerleme etik gerilemeye dönüştü” diyen Fransız düşünüre göre edebiyat dünyayı çözmenin anahtarı, özellikle de roman: 

“Romanın bireyler, toplum ve insanlık olarak ne olduğumuz konusunda akademik çalışmalardan daha fazla ışık tuttuğuna inanıyorum” diyen yazar son okuduğu yazarlar arasında Llosa'yı sayıyor. 

Morin, Avrupa'daki kimlik üzerine kurulu aşırı sağın yükselişini de geçici bir olgu olarak görmüyor: “Bu yüzyılın başından beri para giderek tek olgu olmaya başladı, savaşlar, göçler, her şey kâr amaçlı. Tarih ilk kez küreselleşti ve toplumlar birbirine bağımlı hâle geldi. İnsanlar da bağımlı oldular ve büyük resmi gözden kaçırıyorlar. Biz bu cendereden ancak yenilenmiş hümanizma ile, bölünmek yerine birleşmek, kucaklaşmak ile kurtulabiliriz. Bu karmaşadan birçok tohum yeşerecektir.” diyerek bize umut pompalamayı da ihmal etmiyor.

Batı'nın siyasi evriminden endişeli olan düşünür Trump için ise “1945'te doğan jeopolitik parçalanmayı simgeliyor” diyor.

Aynı söyleşide çok önemli bir saptama daha var, Morin'e göre Avrupa'ya yönelik tehdit “Ukrayna'yı fethetmeyi başaramayan Rusya değil, içsel gerilikten geliyor”: 

“Bu bir demokrasi krizi, kurumlar aşındı. Demokrasiyi yeniden canlandırmak zor çünkü partilerin artık sahip olmadığı bir canlılık gerektirir, hem sosyal demokrasiyi hem komünizmi aşabilecek yeni bir siyasi düşünce biçimi inşa edilirse belki.”

Edgar Morin savaş sırasında üye olduğu Komünist Parti'den barış sırasında yargılamalar başlayınca ayrılmış, kimliğini de yırtıp atmış.

Hayatı boyunca bir şeyleri arkasında bırakmaktan hiç çekinmemiş, dört eş ve birçok ev, Rue Saint Calude, Montparnasse, Mentpellier, Marakeş, hep güneşin peşinden gitmiş. 

Uzun ömrünün sırrı sorulduğunda “sevgi ve muhabbet” diyor. Genç eşi, muhabbete doyamadığı Regis Deprey, Latin Amerika'dan gelen şifalı bitki karışımları, kitaplar ve bitmeyen bir merak… 

Söyleşinin sonu ise alabildiğine etkileyici, umut verici: “Trajediler birbirini takip eder, tekrarlanan şey liderlerin ve halkların felakete giden bu yarıştaki bilinçsizlikleri ve uyurgezerlikleridir. Ama her zaman beklenmedik bir olay meydana gelebilir ve bizi kurtarabilir.

Asla umutsuzluğa kapılmamalıyız, umut bir olasılık değil, bir imkândır.”

Nefis bir veda.

İlgili İçerikler