CHP Kurultay davası, anamuhalefet partisinin açıkladığı Cumhurbaşkanı adayının tutuklanması, anamuhalefetin birçok belediye başkanının tutuklanması, tutuklama tehdidiyle bazı belediye başkanlarının iktidar tarafına geçmesi dahil, hukukun siyasetle bu kadar içli-dışlı olması hatta hukukun siyasete bu kadar yanlış müdahale süreçleri, aklıma uzun yıllardır hukuk camiasında hem teoride hem de pratikte yaşanan bir tartışmayı getirdi.
Kanunları ve diğer mevzuatı yorumlarken “lafzi” yani kuralın mevcut içeriğini dikkate alan bir yorum anlayışı (metodu) mu benimsenmeli?
Yoksa kanunun mevcut somut içeriğini değil “amacını” ön plana alan bir yorum metodu mu benimsenmeli?
Yani “lafzi” yorum mu, “amaçsal” yorum mu kabul edilmeli?
Avusturya asıllı ünlü hukuk teorisyeni Hans Kelsen’in öncülüğündeki hukuki pozitivistler, prensip olarak “amaçsal” yoruma karşıdırlar.
Hukuk kurallarının mevcut somut içerik ve anlamları dışında yorumlanmasının hukukta belirliliği ortadan kaldıracağını ve keyfiliğe yol açacağını ve bu nedenle aslında kişi özgürlüklerini tehdit edeceğini savunurlar.
Bazen kanunlar ve kuralların somut içeriği pek doğru ve haklı görünmese bile, yargıcın kuralın içeriğini yorum yoluyla farklılaştırması ve dolaylı biçimde değiştirmesinin hem meşru olmayacağını hem de yargıca böyle bir sınırsız yetki vermenin kişi özgürlüklerini riske sokabileceğini ileri sürerler.
Yargıçların tamamının hem çok kaliteli hukukçular hem de demokrasi ve insan hakları savunucusu ve özgürlükçü olacaklarının garantisi olmayacağını, hatta tam tersi özellikteki yargıçların bulunması halinde demokrasi ve özgürlüklerin ciddi tehdit altına girebileceğini ima ederler.
Buna karşın doğal hukukçular ise “lafzi yoruma” karşıdırlar ve “amaçsal yorum” taraftarlarıdır.
Yargıcın hukuk kuralının metni ile yani somut içeriği ile bağlı olmadığını ve o kuralın konuluş amacını ön plana alan bir anlayışla yorum yapması gerektiğini savunurlar.
Böylece kuralı koyanlar kural metnini çok iyi ve ideal biçimde kaleme alamasalar/almasalar bile, yargıcın kendi yorumuyla bu eksikliği tamamlayabileceğini ve daha ideal bir sonuca varabileceğini düşünürler.
Bu anlayış genelde tüm yargıçların hem çok kaliteli hukukçular hem de demokrasi ve özgürlükleri savunan “iyi ve düzgün insanlar” olduklarını varsayar.
Lafzi yorum mu? Amaçsal yorum mu?
Türkiye’de çok uzun yıllardır hukuk kamuoyunda “lafzi” yorumun kötü bir şey olduğu, özgürlükçü olmadığı ve hatta “gerici” bir yaklaşım olduğu; “amaçsal” yorumun ise daha ideal, daha doğru ve “ilerici” hatta özgürlükçü olduğu düşüncesi hâkimdir.
Nitekim bizler hukuk fakültesinde okurken hocaların yaklaşımı genelde lafzi yorumun değil amaçsal yorumun tercih edilmesi gerektiği yönünde idi ve öğrenciler de buna yönlendirilirdi.
Hatta daha pozitivist bir bakış açısıyla amaçsal yorumu değil lafzi yorumu öncelikli gören istisnai bazı akademisyenler de bu noktadan ciddi biçimde eleştirilirdi.
Örneğin Prof. Dr. Ergun Özbudun ve Prof. Dr. Kemal Gözler gibi.
Sanıyorum bu anlayışın arka planında yatan etken, öncesinde genelde siyasi iktidarlar yani “kanun yapıcılar” Sağ iktidarlar ve kanunları yorumlayıcı hakim ve savcılar Sol tandanslı olduğu ve hukuk kamuoyunda genelde Sağ tandanslı olmak Sol tandanslı olmaya göre daha “anti-demokrat” görüldüğü için, kanun yapıcı Sağ’ın yaptığı kanunların eksik ve hatalarının kanun yorumlayıcı Sol tarafından “amaçsal” yorum yoluyla giderilebileceği ve düzeltilebileceği varsayımı idi.
Örneğin “anti-demokrat” sağın ya da 12 Eylülcülerin 1402 sayılı kanunla açıkça getirdiği kamudan ihraçları, bu “lafzı” çok açık kanunu demokrat ve özgürlükçü biçimde “amaçsal” yorumla Danıştay bertaraf etmemiş miydi?
Sonradan OHAL KHK’leri ile yapılan ihraçlara da aynı “amaçsal” yorumu yapmadı diye Anayasa Mahkemesi (AYM) sert biçimde eleştirilmedi mi?
Türkiyede hukuk fakültesi bitirmiş “amaçsal yorumcu” biri olarak Fransa’ya lisansüstü eğitime gittiğimde, Avrupada hukuk kamuoyunun anlayışının tam tersi olduğunu, yani asıl kuralın kanunları mevcut somut içeriğine göre yorumlamak olduğunu ve amaçsal yorumun daha istisnai hallerde ve ancak kanunun içeriğinin tam açık olmadığı hallerde yapılabileceğini gördüğümde şaşırmıştım.
Sonradan da “lafzi yorumun kural, amaçsal yorumun istisna” olması anlayışının daha doğru ve isabetli olduğunu ve asıl hukuksal güvencenin kanunları bu şekilde yazılı metnine uygun yorumlamaktan geçtiğini anladım.
Bizdeki idealist “amaçsal yorumcu” anlayışın aslında kişilere sürekli ve istikrarlı bir hukuk güvencesi sağlayamayacağını ve ters de tepebileceğini farkettim.
Özgür Özel, partisinin Ankara mitinginde
Yargı, siyaseti dizayn edebilir mi?
Nitekim 2017 yılındaki Anayasa Referandumunda mühürsüz oyları geçerli sayan YSK üyelerinden biri ile daha sonra yaptığımız kişisel sohbette, kanun açıkça “mühürsüz oylar geçersizdir” demesine rağmen bunları geçerli saymanın çok ağır bir hukuk ihlali olduğunu düşündüğümü söyleyince, yanıtı kızgınlıkla şöyle oldu:
“Biz burada lafzi değil amaçsal yorum yapttık. Amaçsal yorum daha demokratik değil mi? Ne yani vatandaşın o kadar verilmiş oyunu geçersiz mi saysaydık? Zaten eski dönemde de YSK açık kanun hükümlerine rağmen bu türden amaçsal yorumlar yapmış.”
Demek ki neymiş?
Kanunların somut metinlerinin ve içeriklerinin değil, soyut amaçlarının rüzgârına kapılırsanız, ortaya nerede patlayacağı belli olmayan bir bomba koymuş olursunuz.
Bombanın da nerede ve kime karşı patlayacağını bilemezsiniz.
Kanuna değil yorumcusuna güvenirseniz, bir gün güvendiğiniz dağlara karlar yağabilir.
Yargıç olarak kanuna, Anayasaya ve uluslararası hukuka göre değil, bugünkü muktedirin işaretine ve konjonktüre göre keyfi yorum yaparsanız, gün gelir devran döner, açığa düşersiniz.
Seçim hukukunun en temel somut kurallarından olan, sonuca etkili olmayacak itirazların baştan dinlenmeyeceği; itiraz süreleri geçtikten çok sonra zorlama konjonktürel kararların verilemeyeceği; tartışmasız biçimde somut ve açık kanıtlar olmadıkça siyasi partilere hele de anamuhalefet partisine yargı eliyle müdahalenin çok partili demokrasiyi tehlikeye atacağı ve siyasetin yargı eliyle dizaynı anlamına geleceği çok açık.
Hukuktaki en temel kavramlardan olan gerek “tutuklama” kurumunun gerekse “mutlak butlan” gibi kavramların zorlama yorumlarla içeriğinden ve bağlamından koparılmasının ve başkalaştırılmasının ise vebali ve sorumluluğu çok ağır.
Ben olsam ileride çocuklarıma ve torunlarıma hesabını veremeyeceğim hiçbir şeyin altına imzamı atmam.
*Prof. Dr., Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi


