Parti-devlet modeline geri mi döndük?
x blueSky facebook instagram youtube dailymotion linkedin

Parti-devlet modeline geri mi döndük?

İfade özgürlüğünü hükümet aleyhine kullanmadığınız sürece hiç sorun yok. Hükümet aleyhine ifade özgürlüğü kullanımı ise fiilen neredeyse yasak. Asgari demokratik bir ülkenin eşitlik ve adalet anlayışı böyle bir şey değil

Son günlerde hükümete karşı özellikle depremin ilk günlerindeki arama kurtarma hizmetlerinin çok aksaması ve sonrasında çadır dahil gerekli ekipman teminindeki yetersizlikler nedeniyle toplumun birçok kesiminden yükselen ve örneğin futbol maçlarında açığa çıkan tepkiler bariz biçimde arttı.

Bu tepkilere karşı İktidar çevrelerinden gelen "devleti yıpratma" eleştirileri ve hükümete yapılan eleştirilerin devlete başkaldırı şeklinde lanse edilmeye çalışılması ise hem büyük bir pişkinlik, hem demokrasinin en temel kural ve ilkelerinin çok açık biçimde inkarı, hem de bir tür "deja-vu" gibi.

1940'ların Tek Parti dönemini hepimiz biliyoruz.

Parti (CHP) ile devlet ve hükümet özdeşleşmiş.

Biraz Sovyetler hatta Komünist Çin biraz Nazi Almanya'sı tarzı.

Yani o zamanlardaki dünyada uygulanan modellerle pek de uyumsuz sayılmaz.

İl valileri aynı zamanda partinin il başkanları konumunda.

Daha doğrusu tersi!

Parti il başkanları vali konumunda.

Yerel yöneticiler ve mülki amirler parti il yöneticilerinin önünde el pençe divan duruyorlar.

Parti'nin yönetim kademelerini ele geçirenler aynı zamanda ülkenin de yönetimini ele geçirmiş oluyor.

Diyanet dahil, emniyet dahil, tüm memurlar aynı zamanda partinin doğal destekçisi hatta militanı olmak zorunda.

Partiyi eleştirince aynı zamanda hükümeti hatta devleti eleştirmiş oluyorsunuz.

Parti eşittir hükümet, o da eşittir devlet!

Stalin, Mao, Hitler tarzı bu otoriter parti - devlet modelinden biraz da olsa demokrasiye geçiş 1950'lere gelindiğinde çok partili modele geçiş ve Demokrat Parti'nin iktidara gelmesiyle son buluyor.

Sonrasındaki yaklaşık 70 yıllık süreçte de ülkede iyi kötü, kör topal, ağır aksak çok partili demokrasi modeli işlemeye çalışıyor.

Taa ki son birkaç yıla kadar.

Deprem sonrasında da turnusol kağıdı gibi iyice açığa çıktı ki özellikle son yıllarda AKP, tıpkı 1940'ların tek parti CHP'si gibi davranıyor.

Devleti kendisiyle özdeşleştiriyor.

Artık modern dünyada sadece Çin'de ve Kuzey Kore'de kalmış otoriter tek parti zihniyetini uygulamaya çalışıyor.

Hatta hükümete yapılan en demokratik ve en normal eleştirileri bile yasaklayacak ve her eleştireni tehdit eden noktaya geliyorlar.

Üstelik her fırsatta 1940'ların tek parti CHP'sini eleştirenler meğerse aslında içten içe öyle bir yönetim anlayışını hayal ediyormuş!

Sorun meğerse tek parti otoriteryanizmi değilmiş.

Sorun tek parti otoriterliğini o zaman kendi anlayışındakilerin değil, aktivist Kemalistlerin kurmasıymış.

İlkesizliğin ve Takiyye'nin sürekli yeni örneklerini üretiyorlar.

Hadi 1940'ların dünya düzeninde bu tür tek parti otoriter devlet modeli normaldi ve vakayı adiyeden sayılıyordu.

Peki 2020'lerin modern dünyasında böyle 1940 model tek parti otoritesi kurmaya çalışmanız ne alaka?

Ne ara bu kadar demokrasiden uzaklaşıverdiniz?

Demokrasi olmanın ölçütü

Uzun süredir geçerli çağdaş dünya düzeninde bir ülkenin asgari biçimde demokrasi sayılabilmesi için iki temel kriter var:

İlki, serbest, dürüst ve adil seçimler.

Halkın gerçek iradesinin ortaya konulabilmesi.

Seçimlerde hile-hurda, numara, üçkağıt olmaması.

Zamanında Saddam'ın veya bazı Orta Asya diktatörlerinin yaptığı gibi, sonucu önceden belli ve ayarlanmış göstermelik seçimlerden değil, gerçek seçimlerden bahsediyoruz.

İkincisi ise, asgari evrensel insan hakları ve hukuk devleti kurallarına uyulması.

Asgari biçimde de olsa yargının yani mahkemelerin ve yargıçların bağımsız ve tarafsız olması.

Devlet yöneticilerinin de temel hukuk normlarına riayet etmesi.

En temel insan haklarının keyfi biçimde ayaklar altına alınmaması.

Sırf muktedir yönetici hazzetmiyor diye bazı kişilerin keyfi biçimde hapse atılamaması ve yıllarca hapiste tutulamaması.

Yüksek mahkeme veya ulusalüstü mahkeme kararlarının kasaba kurnazlıkları ile ekarte edilmeye çalışılmaması.

Kişilerin güvenliğinin tarafsız biçimde sigortası olması gereken polisin, hükümetin deprem politikasını protesto edenleri ölçüsüzce dövüp dağıtması; buna karşın 6 yaşında çocukla evlenip sistematik tecavüz edenlerin yargılanmasını protesto eden tarikatçılara hiç dokunmayıp korumaya almasından bahsetmiyoruz tabii.

Kendileri yandaş futbolculara seçimde siyasi destek açıklaması yaptırırken, terör saldırısı sonucu ölen 100'den fazla kişi için futbol maçından önce yapılan saygı duruşunu sırf ölenler siyaseten kendilerinden değil diye utanmazca ıslıklarken, Anıtkabir'de resmi törende kendi liderleri lehine siyasi slogan atarken siyaset yapmak sorun değilken, "Hükümet istifa" diyenlere siyaset yapıyorlar diye saydırmak çifte standartı hiç değil.

İfade özgürlüğünü hükümet aleyhine kullanmadığınız sürece hiç sorun yok.

Hükümet aleyhine ifade özgürlüğü kullanımı ise fiilen neredeyse yasak.

Asgari demokratik bir ülkenin eşitlik ve adalet anlayışı böyle bir şey değil.

İşin vahimi bir süredir İktidarın yukarıdaki bu iki temel demokrasi kriterinden ikincisini bütünüyle görmezden gelmesini ve yokmuş gibi davranmasına tanıklık ediyorduk.

Demokrasiyi sadece serbest seçimlerden ibaret sayan ve insan hakları ve hukuk devleti kriterini umursamayan yaklaşımı çoğu kez baskın çıkıyordu.

Yeni gelinen son noktada ise demokrasinin bu birinci kriterini de görmezden gelebileceğinden endişe ediliyor.

Önümüzdeki seçimlerin adil ve dürüst yapılacağına dair kuşkular artıyor.

Bu da olursa artık resmen Kuzey Kore ligine düşmüş olacağız.

Şimdilik "o kadar da olmaz herhalde canım!" demekle yetinelim.

Ana muhalefet bloğu küçük ve kişisel politik hesaplarla, seçilme şansı en yüksek iki potansiyel adaydan birini aday gösteremezse korkarım işler iyice sarpa saracak.

Ali D. Ulusoy kimdir?

Halen Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi İdare Hukuku Anabilim Dalı Başkanı ve öğretim üyesi olan Prof. Dr. Ali D. Ulusoy, 1968 yılı Mersin Mut doğumludur.

Öğretim üyeliği yanında EPDK Hukuk Dairesi Başkanlığı, BDDK Hukuk Danışmanlığı, Başbakanlık Bilgi Edinme Kurulu Üyeliği, TOBB-ETÜ Hukuk Fakültesi kurucu dekanlığı ve İzmir Yaşar Üniversitesi rektör yardımcılığı gibi idari görevlerde bulunmuştur.

ABD Los Angeles California Üniversitesinde (UCLA) iki yıl (2006-2007; 2017-2018) misafir öğretim üyesi olarak kalmıştır. 2011-2014 arası üç yıl Danıştay Üyeliği yapmış ve kendi isteğiyle ayrılıp üniversiteye dönmüştür.

Uzmanlık alanları: İdare hukuku, İdari yargı, Ekonomik kamu hukuku, İdari yaptırımlar, İnsan hakları, Devlet-din ilişkileri.

Lisans: Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi. Yüksek Lisans: Fransa Bordeaux Üniversitesi. Doktora: Fransa Bordeaux Üniversitesi. Doçentlik:2002, Profesörlük: 2008.

İlgili İçerikler