MHP yönetimi tarafından geçtiğimiz günlerde Türkiye’de halen 81 olan il sayısının 100’e çıkarılması yönünde bir öneri getirilmesi üzerine, önerinin hükümet tarafından da uygun görüleceği anlaşılıyor.
Yaklaşan yerel seçimler öncesi bu konunun bir seçim "havucu" olarak kullanılacağı ve "sizi il yapacağız" vaadiyle çok sayıda büyük ilçeye önceden sözler verileceği, ama seçim öncesi hayal kırıklıklarına neden olmamak için bu konudaki kesin kararın yerel seçimler sonrası alınacağı tahmin edilebilir.
Nitekim il sayısı 100’e çıkarsa sadece 19 yeni il kurulabilecek.
Ancak il olmak isteyen büyük ilçe sayısı 19’dan çok fazla.
Bu konuda naçizane benim önerim il sayısını mevcudun yaklaşık iki katına, yani 160’a çıkarmak.
İl sayısını 160’a çıkarmaya hukuken herhangi bir engel yok.
Anayasa değişikliği gerektirmiyor.
Sadece normal bir kanun çıkarmak yetiyor.
Böyle bir kanun teklifinin TBMM’de oy birliği ile geçeceği de belli.

İl sayısının artması doğru olur mu?
Yerindelik açısından ise, yani il sayısını bu kadar artırmanın kamu yönetimi ve siyaset bilimi açısından doğru ve uygun olup olmadığına bakarsak, sakıncalı olmayacağı, bilakis daha olumlu olacağı kanaatindeyim.
Öncelikle il sayısının artması kamu hizmetlerinin kişilere daha yakın noktadan sunulmasını sağlayacağı, yani hizmetlerin vatandaşın ayağına gelmesine katkı sağlayacağı için çok daha olumlu.
Gerçi teknik olarak "yerinden yönetim" ilkesi kamu hizmetlerinin kişilere daha yakın noktadan sunulması ile sınırlı bir kavram olmayıp, aynı zamanda bu hizmetlerin o yerde yaşayanlar tarafından seçilen kişiler tarafından yönetilmesini de ifade ediyor.
Yani daha çok yerel idareleri (belediyeler gibi) ön plana alan bir kavram.
Ancak özellikle ulusal kamu hizmetleri yönünden, Ülkemizde merkezi idarenin taşra örgütünün en önemli ve etkin birimi olan il idaresinin sayısının artması merkezi idarenin yürüttüğü kamu hizmetlerine vatandaşın daha kolay ve rahat ulaşımını sağlayacaktır.
Diğer bir anlatımla, ülkemizde merkezi idarenin taşra örgütü olarak il idaresinin esas alınması ve gerek ilden büyük yani bölge seviyesinde, gerekse ilden küçük ilçe ve bucak seviyesindeki idari örgütlenmenin etkisiz kalması hizmet sağlamada halkın gözünü bütünüyle il idaresine yani valilere yöneltmesine neden oluyor.
Anayasaya göre merkezi idare taşra örgütü olarak "bölge idaresi" kurmak mümkün olmasına karşın fiilen kurulmamış.
Anayasaya göre yerel yönetim yani yöneticini o yöredeki halkın seçtiği bölge idaresi kurmak mümkün değil.
Ama yöneticini halkın seçmediği ve başkentten atanan, merkezi idarenin taşra birimi olarak bölge idaresi kurmak mümkün.
İl ve ilçe idareleri gibi taşra örgütü ile belediyeler gibi yerel yönetimler arasındaki temel fark, taşra örgütü yöneticilerinin (vali, kaymakam) Başkentten atanması. Yerel yönetimlerde ise yöneticileri halk seçiyor. Belediye başkanı ve belediye meclis üyeleri gibi.
Son yıllarda Cumhurbaşkanlığı kararnamesi (CBK) ile birçok bakanlığın taşra birimi olarak bölge müdürlükleri kuruldu.
Ancak İl İdaresi Kanunu’nda buna paralel bir mülki idare birimi olarak bölge idareleri kurulmadığı ve bölge valiliği müessesesi oluşturulmadığı için, CBK’ler ile bazı bakanlıkların bölge teşkilatı kurulması hukuken bir tür "ucube" olarak kaldı. Uygulamada da pek etkili olamadı.
İlden daha küçük taşra idari birimlerine gelince, ilçe ile köy arasında uzun süredir zaten işlemeyen bucak idareleri hukuken de sona erdirildi.
İlçe idarelerine gelince, uygulamada uzun süredir belli bir fonksiyonu bulunan ilçe idareleri, yöneticisi olan kaymakamların yetkilerinin sınırlı olması, yani "yetki genişliğinden" yararlanamaması ve valilerin gerek idari gerekse "siyasi" etki ve otoriteleri altında sıkışmaları nedeniyle, vatandaşa hizmet sunumunda yeterince etkili olamıyor.
Bu bağlamda Anayasada, merkezi idarenin taşra örgütünde merkeze yani Başkente danışmadan doğrudan serbestçe karar alma yani inisiyatif kullanma yetkisi olan "yetki genişliği" sadece il idaresinin başı olan valiye tanınmış.
Bunun da anlamı taşra örgütünün yıldızının il idaresi ve kralının da (kraliçeler çok nadir!) vali olması.
Bu nedenle gerek doğrudan Cumhurbaşkanlığı ve bakanlıklar yoluyla, gerekse ülke çapında örgütlenmiş diğer idareler (Diyanet, Karayolları, DSİ, TMO vs.) yoluyla, ulusal kamu hizmetlerinin vatandaşa daha etkin yolla sunumunda il idaresinin ve valilerin konumu çok kritik.
Bu itibarla gerek nüfusunun çok artması nedeniyle gerekse coğrafi, ekonomik ve kültürel açıdan önemli bir konuma gelmiş büyük ilçelerin il yapılması sadece idari açıdan değil, siyasi açıdan da önemli ve gerekli görünüyor.
Avrupa ile il sayısı kıyaslaması
Avrupa ile kıyaslarsak da il sayısında ciddi bir artış normal sayılabilir.
Gerek yüz ölçümü gerek nüfus gerekse idari sistem açısından bizim ile kıyaslanması mümkün olan Fransa ve İtalya’ya bakalım.
Hatta il ve ilçe dahil mevcut idari sistemimiz ve mülki idare sistemimiz doğrudan Fransa’dan alınmış.
Her iki ülke de federal sistem değil. Bizim gibi üniter sistem.
Fransa’nın yüzölçümü ülkemizin üçte ikisi kadar (550 bin km2).
İtalya’nın ise üçte birimiz (300 bin km2).
Fransa’nın nüfusu 69 milyon, İtalya’nın 60 milyon.
İdari sistemimiz her ikisi ile de oldukça benzer.
İller ve illerin altında ilçeler var.
Bizden farkları illerin üzerinde ayrıca bölge idareleri de olması.
Fransa’da 26, İtalya’da 20 bölge idaresi var.
İl sayılarına gelirsek.
Fransa’da 100 il, İtalya’da 109 il var.
Yani bize göre gerek yüzölçümleri gerekse nüfusları çok daha düşük olan bu ülkelerde bizden çok daha fazla il var.
Üstelik coğrafi açıdan bizim kadar zorlu ve dağınık oldukları da söylenemez.
Örneğin Fransa’da (merkezdeki bir dağlık bölge sayılmazsa) dağlar kuzey doğu ve güney batı sınırında yoğunlaşmış.
Kare formunda olan ülkenin çok büyük bölümünün merkez başkente ve büyük kentlere ulaşımı kolay.
Buna rağmen bizdekinden çok daha fazla il idaresi kurulmuş.
Öncelik kamu hizmetlerine vatandaşların çok daha yakından ve ilk elden ulaşımına verilmiş.
Böylece bürokrasinin de azaltılacağı hesaplanmış.
Çünkü il idaresinin başı olan valinin doğrudan inisiyatif kullanması çok daha kolay.
O halde bizde de il sayısında ciddi bir artış yapılması uygun hatta gerekli.
Diğer yandan bizde bu ülkelerde olmayan bir farklı gelişme ise ekonomik dinamizmin de etkisiyle gerek nüfus gerek coğrafi konum gerekse ticari ve kültürel bir yerel merkez ("hub") oluşturan çok sayıda büyük ilçenin ön plana çıkması.
Örneğin TÜİK’in son istatistiklerine göre büyük il merkezlerinde merkez ilçe belediyeleri dışında, birçok büyük geleneksel ilçenin birçok il merkezini bile geride bıraktığı görülüyor.
Bunlardan nüfus olarak en büyük ilk onu sırayla şöyle:
1.Gebze, 2. Alanya, 3. Tarsus, 4. İnegöl, 5. Çorlu, 6. Siverek, 7. Kızıltepe, 8. Manavgat, 9.İskenderun, 10. Darıca.
Bunlara gerek nüfus gerekse coğrafi konum ve ticari ve kültürel açıdan yerel merkez konumuna gelmiş olan Lüleburgaz, Edremit, Bandırma, Akhisar, Salihli, Fethiye, Bodrum, Silifke, Ereğli, Akşehir gibi büyük ilçeler de eklenebilir.
Bunlar ilk aklıma gelenler. Burada sayamadığım başka çok sayıda büyük ilçe var.
Sonuçta mevcut 81 ilin yanına 79 yeni il daha pekâlâ eklenebilir.
Böylece il sayısı 160 olabilir.
Bunun mümkün olduğu kadar gerekli de olduğunu düşünüyorum.
İlçe sayısına gelirsek, bizde 81 il olmasına karşın tam 973 ilçe var.
Fransa’da ise 100 ile karşın sadece 345 ilçe var.
Yani bizdeki ilçe sayısı il sayısına göre zaten oldukça fazla görünüyor.
Bu nedenle yeni ilçeye fazla ihtiyaç yok gibi.
Bu nedenle ciddi bir artışa gerek görünmüyor. Artış olacaksa sadece küçük bir artış yeterli gibi.
Bölge idarelerini de düşünmeli miyiz?
Buna karşın merkezi idare taşra birimi olarak bölge idareleri kurulması gerekli görünüyor.
Yukarıda söylediğim gibi bunun için Anayasa değişikliği gerekmiyor.
Sadece kanunla yapılması mümkün.
Karar organları seçimle gelmeyip Başkentten atanacağı için bölge idareleri kurulmasının bölünme paranoyasına sebebiyet vermesi de söz konusu olmaz.
Buna karşın, karar organlarının yani yöneticilerinin seçimle geleceği yerel yönetim birimi olarak bölge idareleri kurulması için Anayasa değişikliği gerekli.
Mevcut Anayasa buna müsaade etmiyor.
Aslında bana kalırsa ülkemizdeki birçok siyasi ve idari sorunun çözümü için bölge seviyesinde de bir yerelleşme gerekli.
Ama mevcut siyasi konjonktürün buna olanak vermeyeceği aşikâr.
Ama ileride siyaset normalleşir ve bu konuları da makul biçimde tartışabileceğimiz bir siyasi iklim oluşursa inşallah bu konular da tartışılır.
Nitekim Bask Bölgesi, Korsika ve Britanya gibi birçok bölgesel etnik sorunu bulunan Fransa federal sistemi değil tıpkı bizim gibi üniter sistemi benimsemiş olmasına karşın, uzun yıllardır hem taşra örgütü birimi olarak hem de yerel yönetim birimi olarak bölge yönetimine sahip.
Bu ülkede mevcut bölge yönetimlerinin bahsi geçen etnik bölgesel ayırımcılığı tetiklemek yerine bilakis frenleyici bir etki yarattığı ve bölünme taleplerini gereksiz hale getirerek üniter yapıyı koruyucu bir sonuç doğurduğu söylenebilir.
İnşallah bizde de bu konular ileride rasyonel biçimde tartışılır.
Ama şu anda en azından il sayısının 160’a çıkarılması bile kamu hizmetlerinin halkın ayağına getirilmesi açısından önemli bir aşama olacak.
|
Ali D. Ulusoy kimdir? Halen Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi İdare Hukuku Anabilim Dalı Başkanı ve öğretim üyesi olan Prof. Dr. Ali D. Ulusoy, 1968 yılı Mersin Mut doğumludur. Öğretim üyeliği yanında EPDK Hukuk Dairesi Başkanlığı, BDDK Hukuk Danışmanlığı, Başbakanlık Bilgi Edinme Kurulu Üyeliği, TOBB-ETÜ Hukuk Fakültesi kurucu dekanlığı ve İzmir Yaşar Üniversitesi rektör yardımcılığı gibi idari görevlerde bulunmuştur. ABD Los Angeles California Üniversitesinde (UCLA) iki yıl (2006-2007; 2017-2018) misafir öğretim üyesi olarak kalmıştır. 2011-2014 arası üç yıl Danıştay Üyeliği yapmış ve kendi isteğiyle ayrılıp üniversiteye dönmüştür. Uzmanlık alanları: İdare hukuku, İdari yargı, Ekonomik kamu hukuku, İdari yaptırımlar, İnsan hakları, Devlet-din ilişkileri. Lisans: Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi. Yüksek Lisans: Fransa Bordeaux Üniversitesi. Doktora: Fransa Bordeaux Üniversitesi. Doçentlik:2002, Profesörlük: 2008. |


