Rabia Naz, Narin, Hilal…
Üçü de çocuk.
Üçü de kız çocuğu.
Üçü de çok acı biçimde ve hayatlarının daha baharında bile değilken ölüyor, öldürülüyor.
Üçünün de gerek ölümünde gerek ölümünün aydınlatılmasında ilgili devlet birimlerinin ciddi hatası, kusuru ve ihmali olduğu anlaşılıyor.
Rabia Naz’ı kim öldürdü?
Anayasa Mahkemesi (AYM) geçen gün verdiği bireysel başvuru kararında, evinin önünde ağır yaralı olarak bulunan ve akabinde ölen Rabia Naz’ın yaşam hakkı ihlal edildiği için devleti kusurlu buldu.
Kararda oldukça ayrıntılı biçimde ilgili devlet makamlarının (Emniyet ve adli makamlar) bu çocuğun ölümü hakkında gerekli inceleme ve araştırma yapmadıkları ve olayın özensizce ve aceleyle kapatıldığı tespitleri yapılmış.
Böylece ailesinin, çocuğun ölümüne iktidar partisinin ilçe başkanının oğlunun aracıyla çarpmasının neden olduğu yönündeki ısrarlı iddialarının temelsiz ve dayanaksız olmadığı ortaya çıktı.
Hatta AYM kararından öğreniyoruz ki bu olayın üstünü özensizce ve aceleyle “kapatan” emniyet görevlileri ve yargı mensupları hakkında sonradan disiplin cezaları verilmiş.
Ama nedense bunlardan kimsenin, gerek ailenin gerek kamuoyunun, haberi bile olmamış.
Bu durumda aslında bu iddiaları kamuoyunda ısrarla dile getiren çocuğun babası hakkında aldırılan “deli” raporu ve iktidar partisinin bilinen bir üst düzey siyasetçisinin şikâyeti ile hakkında verilen hapis cezası da boşluğa düşmüş oluyor.
Düşünün, canınızın bir parçası küçük kızınız evinizin önünde ölü bulunuyor.
O acı içinde, kendi bulgularınıza göre ölümün sorumlusunun iktidar partisinin yerel yöneticinin oğlu ve onu koruyan daha üst bir parti yöneticisi olduğu ve çocuğun ölümü bu nedenle aceleyle kapatıldığı sonucuna ulaşıyorsunuz.
İsyan edip sorumluları ifşa etmeye ve adaleti bulmaya çalışıyorsunuz.
Ne var ki devlet, adalet sağlamak yerine sizi susturmak için hakkınızda deli raporu aldırıyor.
Bununla da yetinmeyip iktidarın üst düzeyinin şikâyeti üzerine derhal size hapis cezası veriyorlar ve hapse atıyorlar.
Bu olayın gösterdiği bence şu:
Sistem içinde halen işini düzgün yapmak isteyen “dürüst memur Teoman”lar var.
Nitekim bu olayın üstünü aceleyle kapatan yerel emniyet görevlilerine ve adli birimlere disiplin sürecini işletip disiplin cezası veren makamlar ve bireysel başvuruyu kabul eden AYM üyeleri işini düzgün yapmış. Ama sonuç yok.
Ne var ki bu olayda en azından şimdilik devlet adaleti sağlayamamış.
Ölen çocuğun sorumlusu halen bulunmuş değil.
Çocuğun babasının hakkını aradığı için çektikleri ve gördüğü muamele (hakkında alınan raporlar, hapis cezası vs.) halen telafi edilmiş değil.
Şimdi bu olay hakkında hiç yorum yapmadan sadece soruyorum:
Ölen çocuğun ailesi iktidar partisine yakın olsaydı ve ölümle suçlanan kişi iktidar partisi değil de ana muhalefet partisi yöneticisinin çocuğu olsaydı, bu olayda işler aynı şekilde yürür müydü?
Olayın üstü bu şekilde kapatılır mıydı?
Çocuğun babasının başına bunlar gelir miydi?
Narin cinayeti
Güneydoğu’da bir köyde acımasızca öldürülen kız çocuğu Narin’in acı hikayesini biliyorsunuz.
Gelinen noktada soruşturmalar bitti ve ceza davaları yürüyor.
Halen çocuğu gerçekte kimin/kimlerin öldürdüğünü kamuoyu bilmiyor.
Bilinenler şunlar:
Çocuğun öldürülme nedenini ve muhtemelen kimin/kimlerin öldürdüğünü tüm köy biliyor. Ama kimse konuşmuyor.
Köyün çoğunluğu iktidar partisine oy vermiş.
Ölümde suçlanan asli kişilerden yerel yönetici (muhtar) iktidar partisinin üst düzeyinden birine yakın ve o kişi de zaten bu yakınlığı kabul etti.
Koskoca devletin emniyet ve adli makamları bu çocuğun cinayetini halen tam aydınlatabilmiş değil. Ya da kamuoyu halen bilmiyor.
Cinayet sonrasında aile ve köy içinde ortaya çıkan ve komedyen Cem Yılmaz’ın esprisini haklı çıkaran mide bulandırıcı “ilişkilerin” sosyolojik boyutuna hiç girmiyorum.
Şimdi yine yorumsuz soruyorum:
Köyün çoğunluğu ana muhalefet partisi seçmeni olsaydı ve suçlanan asli kişilerden biri iktidara değil de ana muhalefet yönetimine yakın olsaydı, bu zavallı çocuğun ölümü bu kadar havada kalır mıydı?
Hilal’i koruyamayan laçka sistem
Boğaziçi Üniversitesi Kampüsünde geçen gün yaşanan kız çocuğu Hilal cinayetini biliyorsunuz.
Devlet üniversitesi kampüsünde öğrencilerin kullanımındaki bir kafeterya dışarıya açık düğün nişan salonu olarak kullandırılıyor.
Hakkında onlarca suç kaydı olan biri kampüse elini kolunu sallayarak ve silahıyla girip buradaki bir düğünde çalışan çocuğu öldürüyor.
Hatta öldürülen çocuğun ablasının söylediğine göre katil kampüse üst üste iki defa giriyor.
Öncesinde herkesin içinde çocuğu dövüyor.
Güvenlik çağrılmak isteniyor ama ortada güvenlik yok.
Sonra tekrar silahıyla girip çocuğu vurarak öldürüyor.
Üstelik bahsi geçen üniversite sıradan bir üniversite değil.
Yönetimi birkaç yıldır siyasi polemiklere konu olmuş.
Kampüse girişi kendi öğrencileri için çok sıkı tutulan ve emekli yaşlı başlı hocalarının bile kampüse girişte güvenlik tarafından içeri alınmadığı “hassas güvenlikli” bilinen bir üniversite.
Hocaların ve öğrencilerin ezici çoğunluğunun istemediği iktidara yakın yönetimden, iktidar yandaşı olmayan hocalar ve öğrencilerin gördüğü idari muamelelerin kamuoyunda sürekli haber konusu olduğu ve zamanında Ülkenin en itibarlı akademik kurumlarından olan bir üniversite ve kampüs.
Ne yazık ki bir suç makinasının silahla elini kolunu sallayarak girip bir çocuğu öldürmesine engel olabilecek bir sistem ve organizasyon kuramamış.
Üniversitenin eski ve yeni muhalif hocaları ve öğrencilerine karşı kurduğu abartılı güvenlik sistemi böyle bir vahim güvenlik açığında sessiz kalmış.
Devlet daha 20 yaşında onlarca suç işlemiş birini rehabilite edemeyip tekrar toplum içine saldığı gibi, üstelik ruhsatsız silah edinmesine de engel olamamış.
Tek, eşit ve üniform hukuktan çoklu hukuka geri gidiş mi?
Sonuçta maalesef devletin idari ve adli sistemi bu çocukları koruyamamış.
Belki de bu olaylar örneğinde sorgulanması gereken, idare ve hukuk sistemimizde son yıllarda kaybetmeye başladığımız “tek”, eşit ve üniform yapı.
Resmiyette olmasa da uygulamada iktidar yandaşlarına farklı, muhaliflere farklı bir “ikili” idare ve hukuk sistemi ortaya çıkması bunun belki de en asli sorumlusu.
Cumhuriyet devrimlerinin kuşkusuz en önemlisi hukuk devrimi.
Bunun da en önemli sacayağı hukukun tekliğini sağlayabilmek.
Öncesinde kişiye, inanca, cinsiyete, ırka, etnisiteye, mezhebe göre farklı uygulanan hukuku herkese eşit uygulanır, yani üniform hale getirmek.
Cumhuriyet bunu sağladıktan 100 yıl sonra, şimdi de siyasi pozisyona göre farklı hukuk uygulaması çok ciddi ve vahim bir geriye gidiş.


