2017 yılında yürürlüğe giren yeni Anayasa değişikliği ile parlamenter sistemden başkanlık sistemine (Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi) geçilince devlet idaresinde yeni sistem açısından bir anda yasal boşluk oluşmasın diye alelacele çıkarılan 703 sayılı KHK yüzlerce farklı kanun maddesinde değişiklik yapmıştı.
Anayasa Mahkemesi (AYM) 5.6.2024 tarihinde Resmi Gazete’de yayımlanan kararı ile anılan KHK’nın birçok hükmünü iptal etti ve iptal üzerine yasal boşluk doğmaması adına bu iptal kararının yürürlüğünü 1 yıl erteledi.
İptal kararı aslında büyük ölçüde esastan değil usulden.
Yani KHK ile değil doğrudan kanunla düzenleme yapılması gerekmesi nedeniyle.
Bu durumda eğer yaklaşık 1 ay içinde, yani 4 Haziran 2025 tarihine kadar bu konularda yeni yasal düzenleme yürürlüğe konulamazsa, iptal kararı yürürlüğe gireceğinden, ciddi yasal boşluklar ortaya çıkabilecek.
Örneğin rektör atamaları ve YÖK üyeleri, Cumhurbaşkanlığı teşkilatının birtakım yasal yetkileri bunlardan bazıları.
Gerçi devlet üniversiteleri rektör atamalarında yasal boşluk oluşmayacak. Çünkü iptal edilen 703 sayılı KHK ile öngörülen yeni kurallar ile aynı yönde kurallar sonradan 3 nolu CBK ile de düzenlendi ve bu CBK hükümleri halen yürürlükte.
Cumhurbaşkanının (CB) salt anılan 3 nolu CBK’ya göre ve YÖK’ün dahli olmadan istediği bir profesörü rektör olarak ataması için ayrıca yeni bir yasal düzenlemeye ihtiyacı yok.
Ancak bu konuda yaklaşık 1 ay içinde yeni yasal düzenleme yapılmazsa, vakıf üniversitesi rektörleri, mütevelli heyet önerisine ihtiyaç olmadan doğrudan doğrudan Cumhurbaşkanı (CB) tarafından atanacak.
Yani rektör atamalarında mütevelli heyetler devre dışı kalacak.
Buna karşın yeni yasal düzenleme yapılmazsa CB yeni YÖK üyesi atayamayacağı gibi, mevcut YÖK üyelerinin hukuksal durumu da sıkıntıya girecek.
Çünkü 3 nolu CBK’de YÖK genel kurul üye sayısı ve üyelerin hangi kaynaklardan geleceği düzenlenmemiş.
Bunları düzenleyen kanundaki (KHK ile değişik) hükümler de 4 Haziran sonrasında yürürlükten kalkacak ve yasal boşluk oluşacak.
Bu nedenle ya YÖK üyeleri için ya kanunla ya da CBK ile düzenleme yapılması gerekiyor.
Aslında hem rektörler hem de YÖK üyeleri için yeni düzenlemede CB’nin tek seçici olması politikasından vazgeçilmesi daha doğru olacak.
Devlet üniversiteleri için öğretim üyelerinin ve YÖK’ün de dahil olduğu daha demokratik ve katılımcı bir süreç sonunda CB’nin atama yapması gerekli.
Vakıf üniversitelerinde ise kurucu vakfın iradesinin (mütevelli heyet) dikkate alınmaması gerçekten anormal ve hatalı olur.
Anayasada rektör atama yetkisinin CB’ye verilmiş olması, atamanın önceki aşamalarında demokratik ve katılımcı kurallar öngörülmesine engel değil.
YÖK üyelerinin ise aynı şekilde en az yarısının üniversitelerce demokratik usullerle belirlenen öğretim üyelerinden oluşması zaten Anayasa gereği.
O halde bu konularda söz konusu AYM iptal kararı bir fırsat bilinip, çok daha demokratik bir mini-reform yapılabilir.
Kanunlar Cumhurbaşkanlığına işlemiyor mu?
Anılan iptal kararı ile oluşacak bazı yasal boşlukları gidermek adına 11 Nisan 2025 tarihinde iktidar partisine mensup milletvekilleri tarafından TBMM’ye sunulan kanun teklifi dikkatimi çekti (2/3046 nolu Teklif).
Bu kanun teklifinin 5. Maddesi, Cumhurbaşkanlığı teşkilatına dair 2879 sayılım Kanunda bazı değişiklikler öngörüyor.
Asıl amaç söz konusu AYM iptal kararı uyarınca oluşacak yasal boşlukları doldurmak.
Bu kanun teklifine göre, Cumhurbaşkanlığı (Cumhurbaşkanlığı Merkez Teşkilatı ile Devlet Denetleme Kurulu), Devlet İhale Kanunu, Kamu İhale Kanunu, Kamu İhale Sözleşmeleri Kanunu, Harcırah Kanunu, Taşıt Kanunu ve Kamu Konutları Kanununa tabi olmayacak.
Yani bu kanunlardaki hiçbir hüküm Cumhurbaşkanlığına uygulanmayacak.
Bu kanunların Cumhurbaşkanlığına uygulanmamasının nedeni (gerekçesi) ise “Cumhurbaşkanlığı hizmetlerinin özelliği ve güvenlik” olarak belirtilmiş.
Bu konularda anılan kanunlarla öngörülen kuralların yerine uygulanacak (herhalde çok daha esnek) kuralların ise Cumhurbaşkanlığınca belirleneceği öngörülmüş.
AYM tarafından iptal edilen KHK’de ise yine bu kanunların uygulanmasında Cumhurbaşkanlığı için istisnai bir durum öngörülmekle birlikte, bu kanunlardan tam ve genel bir muafiuyet değil, biraz daha kısmi bir muafiyet öngörülmüştü.
Aslında önceki hali de anayasal eşitlik ilkesine ve hukukun devletine aykırı idi.
Ama muafiyet daha sınırlıydı.
Zira bu kanunlardan istisna tutulma “Cumhurbaşkanlığı Makamı ve İdari İşler Başkanlığı” ile sınırlı tutulmuştu.
Kaldı ki zaten bu hüküm AYM tarafından zaten usulden iptal edildiği için, esastan da yani eşitlik ve hukuk devleti açısından bir iptale gerek kalmamıştı.
Usulden iptal edilen bu KHK yerine yasal boşluk doğmaması adına yapılmak istene yeni yasal düzenlemede ise Cumhurbaşkanlığının anılan bu çok önemli kanunlardan mutlak ve genel muafiyetinin öngörülmesi, yani çok daha ileri gidilerek, Cumhurbaşkanlığına diğer idarelerin tabi olduğu kanunların “işlemeyeceğinin” öngörülmesi oldukça dikkat çekici.
Hukuk devleti adına bir o kadar da düşündürücü ve endişe verici.
Burada bahsi geçen kanunlar (ihale kanunları gibi) devlet organlarının ve kurumlarının keyfi biçimde davranmalarına hukuksal sınırlar getirmeye çalışan, ihalelerin, harcırahların, resmi araçların, devlet lojmanlarının keyfi biçimde ve kamuyu zarara uğratacak ve adil olmayan biçimde dağıtılmasını engellemeye yönelik ve objektif ve hesap verebilir kurallara bağlanmasını sağlayan kanunlar.
Tabii ki güvenlikle doğrudan ilgili bazı sınırlı istisnalar öngörülebilir. Ama bu derece genel yasal muafiyet gerçekten kabul edilebilir değil.
“Paralel hukuk” mu?
Aslında devletin en üst konumundaki kurumun daha alttaki birimlere örnek olmak adına bilakis bu kurallara öncelikle uymaya çalışması gerekirken, tam aksine, “bu kurallar diğer idarelere uygulansın ama bana uygulanmasın! Ben hiçbir yasal kurala tabi olmadan istediğimi paşa keyfime göre yapabileyim!” yaklaşımı içinde olması herhalde ancak Orta Doğu kültüründe olacak bir şey.
Demokratik Batı kültürünün hiçbir biçimde kabul edebileceği ve tolere edebileceği bir şey değil.
Hatta bir tür “paralel hukuk” girişimi!
Oysa evrensel hukukta kabul gören “hukuk devleti” dediğimiz kavram, öncelikle hukuk kurallarına devlet yöneticilerinin tabi olmasını gerektirir.
Devletin yani devlet yöneticilerinin öncelikle hukukla bağlı olması, hukuk kurallarına tabi olmayı vatandaşlardan da talep edebilmeleri için meşru bir zemin sağlar.
Devletin en üst konumunda olanların hukuk kurallarını sadece halkın ve alt kesim idarecilerin uymaları gereken ama kendilerinin uyması gerekmeyen bir şey olarak algılamaları devlet idaresinin demokratik meşruiyetini ciddi biçimde zedeler.
Demokrasinin ve hukuk devletinin bilinen tüm asli kurallarının köküne kibrit suyu dökmek anlamına gelir.
Demokrasinin artık “şeklen” bile korunmasından vazgeçildiği izlenimi verir.
1940’lardan bu yana ülkenin yalpalaya yalpalaya da olsa ilerlemeye çalıştığı demokrasi ve hukuk devleti yolculuğunda çok ciddi bir gerileme ve tökezleme örneği de oluşturur.
Aynı salonda alt personeli yemeğe davet eden yöneticilerin, personele en ucuzundan tabildot yemek yedirip, gözleri önünde kendilerine en lüksünden kebap söyleyip yemeleri neyi çağrıştırırsa bu da onu çağrıştırır!


