Mutluluk üzerine
x blueSky facebook instagram youtube dailymotion linkedin

Mutluluk üzerine

Umutsuz bir gençlik kendisine soru sormakta zorlanmakta. Hayat istedikleri gibi gitmiyor. Özgür hissetmiyorlar kendilerini.  Gelecek karanlık durmakta. Açılan kapılardan ışık girmiyor

Mutluluk üzerine
Gilles Deleuzde

Mutlu olmak ne demek? Neyle insan mutlu olabilir? Her şey bir mutluluk veya keder aracı olabilir mi? Bu soruları filozoflar sordular asırlardan beri. Bizi biz yapanın aldığımız etkiler ve verdiğimiz etkiler ve duyumsamalar olduğunu Spinoza’dan Deleuze’e kadar birçok filozof belirtmişti. Bu etkiler nasıl gelmekte? Bu soru dönemlere göre sanırım değişikliğe uğramaktadır. Her ne kadar bedene iyi gelen veya zehirleyen besinler her zaman ve her döneme ait olmuş olsalar da her düşünür kendi dönemini düşünmektedir. Hatta evrensel olan bile yerelin içinden ve yaşanan coğrafyadan geçmektedir. Bu bakış evrenselin yok olduğunu göstermez. Evrenselin bileşkelerinin değişmekte olduğunu dönemlere göre göstermektedir.

Spinoza 17. yüzyıl koşullarını düşünmekteydi. Deleuze ise Fransa’nın 1950-1980’lerini düşünmüştü. 1995’te dünyayı terk ettiğinde bugünkü dünyaya girmeye başlamıştık ama tam da en başlarındaydık. Denetim toplumunu şirket toplumu olarak düşündüğünde çok erken bir öngörü içindeydi ve Trump gibi bir milyarder daha dünyanın en güçlü olarak kabul edilen ülkesinin başına gelmemişti. Grotesk bir durum daha söz konusu değildi. Roma İmparatorlarının en grotesk olanlarına özendiği düşünüldüğü gibi, doğum gününde Beyaz Saray’ın çimlerinin üzerine kurulan bir arenada, gazetelere göre 60 milyon dolar harcanarak, “dövüş sporları” düzenlemek kimsenin aklına gelemezdi. Aslında Francis Ford Coppola’nın Megalopolis (2014) filminde, bugünkü A.B.D. ile Roma İmparatorluğu’nu kıyaslaması pek de yanlış değildi belki (18.yüzyılda, tarihçi Edward Gibbon’un kitabına göre bakabiliriz: “Roma İmparatorluğunun Gerileyişi ve Çöküşü)?

Modern zamanlarda ise Aydınlanma Felsefesiyle birlikte başlayan ve bazı ülkelerde hala devam etmekte olan “kuvvetler ayrımı” üzerine kurulu bir dünyanın içindeydik. Bunun istisna durumları, belki, gizlice vardı; ama bu kadar açık seçik ve göstere göstere yapılmamaktaydı. Adabı vardı.  

Savaşların tehlikesi içinde yaşamaktaydık. Soğuk Savaş, Yumuşama gibi kavramlar bir delilik yapmayı engellemekteydi. Delilik yapacak olan başkanlar değil bir yönetim sistemini hiyerarşi içinde bile olsa uzmanlara danışılarak alınan kararlar vardı. Uzmanlar grotesk bir liderden çekinmezlerdi ya da öyle olması gerektiği bilgisi vardı. İnsanlar bu sıralarda daha mutlu ve umutlu gözükmekteydiler.

Bir umut ve bir rüya vardı. “Amerikan Rüyası” gibi bir kavram birçok ülke için geçerliydi. Hatta bunun da bir hiyerarşisi vardı. Fransa’ya, Almanya’ya, İngiltere’ye öykünen mutluklar “misafir işçileri” ortaya çıkartmıştı. Dünya daha sorunlu oldukça gidenler geri gelmemeye başladılar. Halbuki ismi üstünde “misafirdi” bu işçiler ve emekli olup rahatça kendi ülkelerinde yaşamayı düşünmüşlerdi. Dönüp arabalarıyla ev alıp veya ev yaptırıp refah içinde yaşamakta olacaklarını hayal etmekleydiler. 

Sonra ne oldu? Yarım yüzyıl içinde dünya değişti. Bu umut veren ülkeler sadece rüyada kaldı. Tersine misafirler kalmaya karar verdikleri andan itibaren akla gelmeyecek bir “yabancı düşmanlığı” peydahlandı: 60-70 senede “yabancılardan nefret eden” ve kendi kültürlerini bozarak yerlilerin yerlerine yerleştiklerini savunan fikirler çoğalmaya başladı. 2010 yılında Fransa’da aşırı sağcı kuramcı Renaud Camus gibi bir yazar “Büyük Yer Değiştirme” tezini ortaya attı. Fransızların yerine artık Fransa’da Afrikalıların yer alacağını iddia etti. Uygarlığın değişeceğini öne sürdü.

Başka bir Fransız yazar Michel Houllebeck “Boyun Eğme” adlı kitabında Fransa’ya Müslüman bir Cumhurbaşkanı geleceğini ilan etti. Sol ile Müslüman dünya Filistin-İsrail savaşı sonrasında ittifaka girmeye başladı ve dini değerler ve laik değerler arasındaki ayrım birdenbire görülmez hale sokuldu. Din ve Laiklik arasındaki karışım da zaten sol olarak adlandırılanların bazılarını bu rüyadan uyandırdı.

Bizde de durum parlak değil. Benzer sorunlar var. Yabancı düşmanlığı ilerlemiş boyutlarda. Hükümet ile Müslüman ülkelerden gelen mülteciler arasında paralellik kurulmakta. Bunların birbirlerine eklemlendiği düşüncesi yerleşmiş; çünkü bir yandan bu doğru ve diğer yandan ise hiç de öyle değil. İnsanlık ve insan hakları ile dini değerler iç içe girdiğinde modern dünyanın sekülerliği arkada kalmakta değil mi? Dini değerler ve ırk sanki aynı şey olarak algılanmaya başlanmakta; çünkü kimlik sorunu bütün bunları birbiri içine sokmuş vaziyette. 

Gazeteci Hüseyin Tapınç bir yazısında 2026 yılına ait dünya “Mutluluk Raporu” ölçümünde Türkiye’nin 147 ülke arasında 94. sırada olduğu haberini veriyor.  10 yılda 25 basamak geri düşmüşüz.  Bütün bunları 25 Haziran’daki Pencere yazısındaki köşesinde sıralamış. Tekrar ele almak gerekmez. İsteyenler yazıya bakabilirler. Fakat asıl vahim olan etkilerin başkalaşmaya başladığını görmekten geçmekte sanırım. Hayat pahalılığı belki uzun zamanlardan beri bu kadar yüksek olmamıştı. Dünya standartlarını baz alan fiyatlar ile gelir aynı şekilde bozulmuş. Alım gücü “Türk Rüyası” için artık bir hayal haline gelmiş vaziyette.

Bir “Türk Rüyası” var mıydı?” sorusu sorulabilir. Sanırım evet cevabını verebiliriz. Bu rüya yukarıda sıraladığım 1960’lı yıllarda vardı. Misafir işçiler Batı ülkelerinde emekli olup, memleketlerinde rahatça yaşayabiliyorlardı. Liseli öğrenciler 1970’li yıllara kadar yurt dışına okumaya gitmek rüyasına sahip değillerdi. Zengin bir burjuva kesimi içinden bir fraksiyonun çocukları “Avrupa’da tahsil yapmaya” gitmekteydiler. 1970’lerin son yarısında ise “öğrenci olayları ve boykotlar” değil ama silahlı çatışmalar başladığında rüya Batı üniversitelerine gitmekten geçti. Hatta 1990’lara gelindiğinde Rüya tekrar geri geldiğinde bir grup doktoralı öğrenci üniversitelere girerek Türkiye’nin bilgi ve düşçünce gücünü tekrar kabul edilebilir seviyelere yükseltmeyi başardı.

Daha internet ve Wifi kullanımı tam olarak yoktu veya yeni mail kullanımı başlamıştı. İnsanlar bilhassa Türkiye’nin batısındaki büyük şehirlerde ve sayfiye yerlerinde özgürleşmeye başlamışlardı. Serbest Kapitalizmin dünyası “Rüyanın” bir parçasıydı her zaman. İsmi üstünde Rüya, yani aslında gerçek olmayan. Olsun! İşe yaramaktaydı. Umut veriyordu. Özgürlüğün yaşanması geleceğe ait bir bakışı sağlamaktaydı. Umutsuz dünya ise şu anda içinde yaşamakta olduğumuz koşullarda çoğaldı. Bir sınıf fraksiyonu refah içinde yaşamaya ve dünyadan “kam almayı” yaşamakta. Daha önce ummadığı kadar rahatlamış bir durumda. Fakat toplumsal mutluluk endeksi tam olarak bu değil. Bu rahatlığın geniş kesimlere yayılması gerekmekte. İdeolojik mutluluk kitleselleştirmez umudu bugün. Bu belki 1960-70’li yıllarda yaygınlaşmıştı. Ama kötü sonuçlar verdiğini de kimse kolay kolay yadsıyamaz.

Öyleyse neden bugüne geldik ve mutsuzuz? Bu etkilerin değişmeye başladığını ve duyguları kötü etkilediğini göstermekte değil mi? Umutsuz bir gençlik kendisine soru sormakta zorlanmakta. Hayat istedikleri gibi gitmiyor. Özgür hissetmiyorlar kendilerini.  Gelecek karanlık durmakta. Açılan kapılardan ışık girmiyor.

“Kendi kendisinin ne olduğu?” sorusunu soramıyor; çünkü kendisinin başkasından geçtiğinin farkında değil. Mutlu olan azınlık fraksiyon da bunu göremiyor. Kendilerini zamanın açıklığına bırakmış vaziyetteler ve bu arlarındaki “uçurumu” arttırıyor. “Ben bir başkasıdır” diye yazmıştı Fransız şair A. Rimbaud. O başkası olan “ben” zaten başkasından, başkalarından dolayımlanır her zaman ve her dönemde. Eski Grekler de Romalılar da Batılı entelektüel dünya da bunu iyi anlamışlardı. “Gerçek Hayalgücü” İmaginatio Vera budur. Yani kişinin başkalarına ve dünyaya açılımında, bilinci olmasa bile sezgisel de olsa gerçeği görmesidir. Dünya ve kendi etrafındaki gerçeği. Duyumsalın kendine kapalı sınırlarını geçip bireyi etik yaşamın aklına doğru gidecek eşiği görmek bu gerçekten geçmekte. Bu gerçek “ortak mutluluk” olarak adlandırılan umut. Herkesin mutlu olma imkanının yaratılması neticede felsefi ve düşünceye ait siyasal bir soru.  Gerçeğin kendisi buradan geçmekte: İnsanın kendisiyle birlikte, başkalarına rastlayarak dünyaya ayaklarını basması bu olmalı, değil mi? 


T24’ÜN ARKASINDA HİÇBİR GÜÇ YOK; TEK GÜÇ SİZ OLUN, REKLAMSIZ T24’E ABONE OLUN


İlgili İçerikler