“Tek başınalıktan acı çekmek kötü bakıştır; ben sadece çokluktan acı çektim”.
- F. Nietzche
Fransa’nın güneyinde Nice’de 18 Haziran-5 Temmuz arasında, Ulusal Nice Tiyatrosu, Roma kalıntılarından kalma Cimiez tepesindeki Arena’da, “Gönüllerin Arenası” adı altında, “Tragedya Festivali’ni başlattı. Bu Tiyatro Festivali’nin açılış günüyle Matisse Müze’sinde açılan sergi aynı günde yapıldı. Bu popüler açılış ilginçti; çünkü genelde elit bir zümreye açık olan bu tip açılışlara Nice halkını çağırmak ve büyük kalabalığın Müze’nin girişinde saatlerce kuyruk yapması pek alışık olunmayan bir Cumhuriyet değerlerini hatırlatmakta ve Fransa’ya özgü bir istisnailik ortaya koymakta.
Matisse Müzesi’nin yanında olan arenada bulunan ve Tragedya Festivali sırasınca Ulusal Nice Tiyatrosu tarafından kullanılan bu yerdeki açılış günü “Deniz Kenarı” adlı oyunla başladı. Bu modern piyes fakir bir kadının iki çocuğuna armağan olarak deniz kenarına götürmesini konu etmekte. Onların denizi görebilmeleri gönderme olarak özgürlüğü ve açıklığı simgelemekte. Bir rahatlamada anında aslında sıkıntılarını ve gittiği yerin güzelliğinin yanında kaldıkları hotelin sefilliğini anlatmakla başlayan bu fakir kadını takip etmekteyiz.
Kadının anlatısı bize önce “Tragedya Festivali’nde bu modern piyesin işi ne?” sorusunu sordurmasına rağmen, beklenmedik bir anda, bir dans ile hoşça vakit geçirme sahnesi bize sonu anlamaya başlamamızı sağlayan sahne olarak yer aldı.
Buradan itibaren ise tragedya ve delilik baş göstermekte. Anomali ve anormallik devreye girmekte ve anne olarak bir kadının hayat sıkıntıları içinden geçerek nasıl bu sıkıntıları büyümekte olan çocuklarına yaşatmamak istemekte olduğunu bize hissettirdi. Üçünün de yanlamasına yatarak sığdıkları dar tek yataklı odada, ikinci gece iki çocuğun da derin uykularındayken nefes almalarını önlemek üzere, anneleri yüzlerine yastık bastırarak sırasıyla daha küçükten başlayarak, teker teker boğmasıyla neticelenen bir anlatıyı biraz da şaşkınlıkla izledik.
Fransız yazar Veronique Olmi’nin “Medeia” trajedisinden esinlenerek yazdığı oyunu sahneye koyan Muriel Mayette-Holtz bu piyesi seçmiş olduğunu gururla açılış sırasında ilan etti. Yunan Tiyatrosu klasiği olan ve MÖ 431’de Euripides tarafından Grekçe yazılmış olan piyesi daha sonra Roma döneminde Seneca Latince olarak kaleme almıştı. “Deniz Kenarı” adlı piyesin esin kaynağı da, Güneş Tanrısının kızı Medeia’nın önce kardeşini ve sonra da iki çocuğunu öldürmesi anlatısına dayanmakta.
Medeia’nın intikamı olarak ele alınan bu piyes, modernleştirildiği zaman, tersine Tanrının kızını değil, fakir bir kadını baş role yerleştirmekte. Hayatın acılarından ve aileden intikam alan modern anlatı Kraliyet döneminin tersine Fransız Devrimi sonrasına denk düşmekte.
Michel Foucault’nun College de France’da yaptığı 1973-74 derslerinden “Anormaller” çocuk cinayetlerine ve mahkemelerine yer vermekte. Burada da çocuk-anne arası cinayet vakaları ele alınmakta: Bekar bir kadının, yan komşusunun çocuğunu evine alıp son ra da annesine teslim etmeden küçük çocuğun kafasını kesme vaka olsun, Fransız Kralı 16. Louis’nin devrimci Jakobenler tarafından giyotinle kafasının kesilmesi olsun, bütün bunlar ihtilal sonrasını bize anımsatmakta.
Modernler ve karşı modernler olarak edebiyat ve siyaset tarihinin bu verileri devrimi savunanlar ve devrime karşı çıkanlar olarak başlamıştır. Medeia piyesi ise iktidarın baskıları altında ezilenlerin şiddet taşıyan davranışlarını ele almakta. Modern piyeste de benzer bir şekilde annenin çocuklarına karşı delilik nöbetindeki cinayetlerini konu etmektedir. Kocasından intikam almak için çocuklarını öldüren Medeia gibi bu piyeste de fakir kadının kocadan ve hayattan intikamı ele alınmaktadır.
Cimiez Arena’daki sahnede üç yatak ayrı ayrı yerleştirilmiş olarak durmakta. Yerde ise deniz kabukları denizi anımsatmak istemekte. Merdivenle çıkılan katta ise bir gece kulübünü andıran ışıklar yer almakta ve aynı katta üçüncü bir yatak bize tragedyanın geçtiği yeri ve anı ayrı bir mekân ve zaman olarak vermekte.
Nice Ulusal Tiyatrosu aktrisi Elise Clary ise tüm piyes boyunca tek başına sahneyi öyle bir doldurmakta ki, heyecanı ve anlatının nereye gideceğini en baştan vermeyen bir oyunculuğu sergiliyor. Bu oyun, sanırım bize tragedyanın sadece eski çağlara ait bir anlatı olmadığını ve içinde yaşadığımız neo-liberal kapitalizmin de kırılgan ve eğreti yaşam koşullarında tragedyalar olabileceğini göstermekte. Sanki içinde yaşamakta olduğumuz dönemi resmeder gibi; hayatın zorluğunu, fakirliğin insanın aklını alabileceğini ve bu koşullarda büyük cinayetlere şahit olabileceğimizi düşündürtmekte. İnsanın kalbinin ve duygularının içine kadar işleyebilen ruh hallerini hatırlatmakta.


