18. İstanbul Bienali: 2
x blueSky facebook instagram youtube dailymotion linkedin

18. İstanbul Bienali: 2

Küratör Christine Thomé, sanat dünyasında “yıldızlar sisteminin” sakıncalarından söz etmekte; paranın her zaman temiz bir şekilde akmadığının da altını çizmekte. Bunlar doğru önermeler. Yalnız başka bir şey daha var. Hangi ortamların “yıldız sistemleri?”

18. İstanbul Bienali: 2
Küratör Christine Thomé

“Geçmişi hatırlayamayanlar onu tekrar yaşamaya mahkumdurlar”.

- George Santayana

Televizyonuma bakın. Bir hokkabazım.
Beni örnek alın ve beni taklit etmeyin”.

- Jacques Lacan

Tarihi bir şekilde bugünkü 18. İstanbul Bienal’ine baktığımızda, kavramsal çerçevenin içinde parçalanmış, aksamış, bir ayağı eksik olan sıkıntılı bir dünya ortamı çıkıyor karşımıza. Önden arkaya gelip, geriye doğru dönüp bakmak lazım sanki. Nereden geldik ve buradayız? Bugünün dünyasının kavramsal çerçevesini besleyen teorik bakış içinde buraya nasıl geldik?

Her tarafta, Batı-dışı olarak adlandırılan ve Batı’nın tam olarak ne olduğunu açıklayamayan bir bakış ile kimliklerin ayağa kalktığı bir dünya içindeyiz: Kimliklerle birlikte, bilgi düşmanlığı, tarihin silinmesi ve bir kenara atılması, düşünceye ve demokrasiye bir nefret, duyguların uluorta serilmesi, teknoloji hayranlığı, ırkçılık, yabancı düşmanlığı, hoyratlık, ötekinin yok edilmesi ve kendilerine benzeyenlerle özdeşlik. Evrensel ve demokrasi ile insan hakları üzerinden gelişemeyen burjuvazi-sonrası teorik bir çerçeve, tarihi ve hatta sanat tarihini bir kenara bırakarak, direnme modellerini sunmaya girişen sanat söz konusu ve bu başka bir çerçeveye yerleşmeye başladı.

Yerel, bölgesel ve tikel olan ön plana çıkmaya başlıyor. Kimlikçi siyaset ve sömürge sonrası söylem ile ekoloji yan yana işlemekteler. Biri doğanın katledilmesiyle alakalı ama diğeri sosyal bir inşanın parçası olarak işlemekte. Her şey sosyal bir inşa olarak kabul edilebilir: Cinsiyet, cinsellik bile, vb. Ancak doğanın yok edilmesi zaten ana sorunun içindeki parçacıkları içine aldığı için en önemlisidir. Tarihin kavramsal ve mücadele çerçevesi ise oldukça verimliydi: İfade ve adetlerde özgürlük, her türlü özgürleşme hareketi (kadınlar, azınlıklar, eşcinseller), hayatı dönüştürme hareketleri (aile, delilik, okul, arzu, normların reddi, ihlal zevki). Bunlar neredeyse tamamen unutuldu.

David Cooper’ın 1975 yılında “anti-psikiyatri” konuşmaları arasında söylediği geliyor aklıma: Sadece içimizdeki “Üçüncü Dünyayı” değil, “gerçek Üçüncü Dünyayı” da özgürleşme mücadelesi içinde görmeliyiz. Bugün sadece kimlikleri düşünerek kurucu ve baskıcı sistemlerin eleştirisinden uzaklaşmış bulunuyoruz. Kimlikleri değil, kimliksizleşmeyi tekrar düşünme zamanıdır. Evrensel ile kimliksizleşmeyi düşünme zamanını ıskalamamak.

Küratör Christine Thomé’nin ilk toplantısında ileri sürdüğü gibi, bu bienal ile “bölgeye” yönelik bir bienal söz konusu edilmekte. Bir evvelki yazımda da yazmış olduğum gibi bir bölge coğrafyası öne çıkarılmakta. Tarih arka planda ve bölge tarihi de ele alınmaktan çok şimdiki zamana odaklanılmakta. Sanat tarihinin de dışında şimdiki zamandaki Orta Doğu bölgesinin insanlarının travmalarına dikkat çekmeyi öne çıkarmakta. Bireysel ve kolektif travmalar bölge içine odaklanmakta.

Bir bienali geviş getirerek gerçekleştirmek ne güzel olurdu. Gilles Deleuze’ün sinema derslerine başladığında ilk cümlelerinden birisinin Nietzsche’ye atfedilen bir şekilde: "İneklerin tarzında bir felsefe yapmak istiyorum” olmuştu. Geviş getiren bir felsefe ne olurdu? Aynı şeyleri söylemek ama başka türlü derinleştirmek. Var olanları yeniden düşünmek. Bölgesel bir sergi geviş getirir mi? Bu sorunun cevabını düşünmek iyi olabilirdi. Yemekten sonra hazmetmek! Yoksa geviş getire getire sıkışıp kalmak da var. Hayat, sadece geviş getirerek geçiyor mu? Geviş getirmek için tarihine bakıp yeniden düşünmek lazım değil mi? Daha önce yapılanlar üzerinden düşünmek.

Christine Thomé şunu ileri sürüyor: “Göçe zorlananlar, yerlerinden edilenler, ezilenler, seslerini duyuramayanlar travmayı yaşamlarının bir parçası olarak yaşayanlar, hepsi birlikte gelecekleri parçalanmış durumdalar.” Küratör bu travmalı insanları, “kedilerin yaptıkları gibi, birdenbire kaybolup daha sonra yeniden ortaya çıkan canlı varlıklar” olarak görmekte.

Christine Thomé, sanat dünyasında “yıldızlar sisteminin” sakıncalarından söz etmekte; paranın her zaman temiz bir şekilde akmadığının da altını çizmekte. Bunlar doğru önermeler. Yalnız başka bir şey daha var. Hangi ortamların “yıldız sistemleri”? Batı’nın yıldızları mı? Yoksa Batılı şehirlerde yaşayanların “yıldız sistemi” içindeki yerleri mi? Yıldız sistemi açık bir şekilde dünyasal sanatın içinden geçen belirli sayıdaki sanatçıyı ilgilendiren bir durum. Sanat yapabilmek ve direnmek nasıl mümkün olacak? Gençler arasından seçilenlerden ne kadarı direnmeyi sürdürebilecekler? Eski bienal sergilerinden öğrendiğimiz bir şey var. Genç sanatçıların bir kısmı geriye kalmıyorlar. Sanat yapmak ve bununla yaşamak ne kadar olanaklı? Sadece genç sanatçılar için değil “established” olarak bakılan sanatçılar da bu hayat mücadelesinin içinde sanatlarıyla yaşamak durumundalar. Nasıl bakacağız? Nereye döneceğiz yüzümüzü? Birçok soru var cevaplanmaları pek de kolay durmuyor!

Sanatın ve her dalın her zaman yıldızları oldu. Başaran ve iyi iş çıkaranlar ister sanatçı ister düşünür ister siyasetçi isterse de tasarımcı veya mimar olsunlar, her zaman bir “yıldızlaşma” eğilimi var olmaya devam edecektir. Bu neşenin bir parçası olarak durmaktadır; ama neşe, hakimiyet kurmaktan değil yeni bir yaratıdan geçmektedir. Ve bu herkese özgü bir durum değildir. Neşelenmek demek klişelere karşı bir yenilik yaratısına girmek demektir. Bugün sanatçıların çoğunda güncel siyasi modaları takip ettiklerini görmek neşe vermekten uzak durmakta. Oysa yenilik ve yaratı sıkıntılı yaratı sürecinden çıkıldığı anda ortaya çıkan ve paylaşıma açık bir duygudan başka bir şey değil. Bunu hissetmek zor!

Bunlar sanatın durumuyla alakalı sorular ama kavramsal olarak nereye bakacağız? Bu İstanbul Bienal’inde korunma ve birbirlerini koruma altına alacak insanların yaşamlarını düşünüyoruz. Bu bir açıdan bakıldığında yaklaşım bir “bakım etikasını” hatırlatıyor. Amerikalı filozof Martha C. Nussbaum’un (1947-) “hem aktif olarak aktivist hem pasif hem de özerk ve yaralanabilir” kişisini anımsatmakta küratörün kavramsal yaklaşımı. O bakımdan hem kavramsal hem de duygulanımsal olarak ele alınmakta bu bienalin kavramsal çerçevesi. Yaralanabilirlik ve özerklik ikisi bir arada durmakta. Ancak, Nussbaum için coğrafi ve bölgesel bir bakış söz konusu değil. O daha evrensel bir bakışa sahip. Evrensel bir akılcılıkla ilgilenmekte. Bir ahlak siyaseti öngörülmekte burada, her şeyden önce. O anlamda daha teorik bir bakışa yaslanmakta. Buna göre de kırılganlık bir eksiklik değil bir erdem olarak düşünülmekte. Nussbaum’un “bakım” (care) anlayışında Aristoteles’in etik anlayışına geri dönme söz konusu: insanın “iyiliği” kırılganlığından mı gelmektedir? Kant’ın ahlak anlayışında iki kural birbirleriyle çatışma halindeyse bunun anlamı ikisinden birisinin bir ödev olarak ela alınamadığı anlamını taşımaktadır. Benzer bir şekilde iyi bir insan her zaman iyi olmayabilir; birdenbire kötü bir insanın ahlaksızlığı onun başını ele geçirebilir. Erdem o bakımdan zaten kırılgandır. İnsanı ahlaklı olarak koruyabildiği kadar zararlı bile olabilir! Ama kırılganlık belki de yine de daha iyi midir?

Kırılgan insan veya hayvan. İkisi de, düşünen hayvan olarak insan ve hayvanın birlikte hareket tarzlarının içinde olan, ortak hareketleri “merak” içinde gelişen araştırma olarak gözüküyor. Bir tür itki olarak merak hayvana ve insana ait olarak durmakta. Latincesi curiositas olan kelime, yani merak içinde cura kelimesini taşımakta: yani endişe (sorge) kelimesinin sorgulanmasını beraberinde getirmekte. Endişe ile hareket tarzları ve yaşama ait davranışları insanın ve hayvanın üzerinden gözlemlenebilen bir bakış. Endişe aynı anda başka bir kelimeye daha yer vermekte: Bakım (cura) kelimesi içinde bulundurmakta. Nussbaum ile Heidegger bu kelimeyi iki yakın anlamda kullanmaktalar. Birinde “bakım” olan diğerinde “endişe” olarak yer bulmaktadır. Bu ikisi de yakındırlar, çünkü birine yapılan bakım o kişiye karşı duyulan endişe ile eşleşmekte ve kelimelerin hareketi birbirlerini takip etmektedir. 

Üçüncü ayağı oluşturan yazımın “sanatsal” kısmını son yazımda ele alacağım.

18. İstanbul Bienali: 1

 

İlgili İçerikler