Şaşkınlık mı?
x blueSky facebook instagram youtube dailymotion linkedin

Şaşkınlık mı?

Trump’ın II. dönem başkanlığı Pandora’nın kutusunu açtı, hem de ne açmak. AB’nin, ABD’nin karşısında Avrupa Devletler Birliği’ne evrilmesine kadar... Bu aşamada Türkiye’nin işi, ülke siyasetini oluşturan güçlerin uzlaşması gerekli ve hayli zor. Türkiye, bir ulus devlet olarak kaldığı bu coğrafyada, şeyhlikler, prenslikler arasında, batısında 450 milyonluk Avrupa Devletler Birliği ile nasıl birlikte var olabilecek?

Şaşkınlık mı?

Washington: Çifte standart ve Hipokrasi

Uzun yıllar gazetecilik yapmış olan bir arkadaşıma “Nasılsın?” sorusunu sordum, “Şaşkınım.” yanıtını verdi, bunun üzerine ben şaşırdım. Çünkü yıllardır bu sürecin kartopu gibi birikmesini bekliyorduk ve dünyada yönetim şeklinin nasıl evrileceğini tasarlamak gerekir diyordum. Elbette dünyaya düzen vermek gibi bir hayalim yok ama ana sorunları ortaya koyup onlara çözüm aramak gerekir.

Bir paragrafla D. Trump’a ve Amerika’ya dönecek olursam, FT’den şu alıntıyı yaparım: Amerikalı olanlar ve olmayanlar, onyıllar boyunca Washington’dan kaynaklanan çifte standart ve liberal hipokrasiyi, iki yüzlülüğü tükettiler.

Joe Biden’ın Putin’in Ukrayna saldırısının arifesinde Soğuk Savaş’ı yeniden canlandırma girişimi bu yüzden başarısız oldu. Bunun yerine Hindistan’ın Rus petrolü alımını artırmasına yol açtı. Güney Afrika Cumhuriyeti, antiemperyalist mücadelesinde Rusya’ya yaklaştı. Trump’ın ikinci dönem başkanlığı ikiyüzlülüğü bitirdi, ABD dış politikasında yeni bir vahşet ve gerçeklik getirdi. Artık ölçülü siyaset beyanları, vitrin süslemeleri yok.

Şaşkınlık demek, gerçeği yüzlememek demek, kendi kendimizi kandırmak demek. Uluslararası siyasette karşılıklı sempati yok. İngiliz diplomasisi onlarca yıl lafı dolandırıp birçok ülke yöneticisini oyaladı. Çin’le İngiltere arasında diplomatik ilişkilerin nasıl başladığı, “Orta Krallık İmparatoru”nun, üzerinde güneş batmayan imparatorluğun temsilcisini nasıl hediyeleriyle birlikte geri çevirdiği, diplomatik ilişkileri başlatmak üzere gelen soylunun nasıl imparatorun huzuruna “eğilerek” girmeye razı edildiği tarih kitaplarında hikâye edilir.

AB standartları

Gelelim bu yeni dönemin ülkemize ne getirdiğine. Şu anda Türkiye, NATO ülkesi olarak Avrupa Birliği’nin kapısında beklemektedir. Bu sürecin devam etmesinin nedeni, projenin gereken kapsamda, derinlikte ele alınmamasıdır. AB projesi Avrupa için hem bir barış hem de kültürel birlik projesidir. Kültürel birlik ayağı iki destek üzerinde durmaktadır: hukuk–hesap verme, insan–kültür–inanç. AB’nin kuruluşunda Almanya ile Fransa arasında maden odaklı ekonomik çıkar çatışması ve 16–18. yüzyıllar arasını işgal eden dinler savaşı milyonlarca cana mal oldu. Bugünün değerleriyle geriye baktığımızda, değdi mi? Din bir manevi değer, kişisel. Neden bir başka insan bireysel farklılık uğruna canını yitirsin? Bugünün dünyasında yok artık böyle şeyler.

Protestan reform hareketiyle 1517’de başlayan ve Katolik–Protestan kiliseleri ile onların arkasındaki Avrupa aileleri, hanedanları arasında süren savaşlar, 1648 yılında Westphalia Antlaşması’yla sona ermiştir.

Uluslararası ticaret ve Avrupa Birliği

Bu ülkelerde bulunan şirketlerin gelişmesi, ekonomilerin, ulusal nüfusların büyümesi, İskoçya’da Adam Smith’in 1759’da Theory of Moral Sentiments ve 1776’da Wealth of Nations adlı çalışmalarını yayımlaması ile ülkelerin nispi olarak daha ucuza ürettikleri malları ihraç etmelerinin üreticilere daha fazla kazanç sağlayacağını göstermesiyle uluslararası ticaret başlamıştır. Ülkeler kendi nüfuslarını korumak için önceleri gümrük ve kota engellerini uygulamışlar, ancak bunun olsa olsa ulusların tüketim, yaşama maliyetlerini yükselttiğini fark ederek serbest ticarete yönelmişlerdir.

Bu tespit, 1951’de daha sonra AB’ye yönelecek olan Avrupa Kömür ve Çelik Birliği’nin, 1957’de ise Avrupa Ekonomik Topluluğu’nun meydana gelmesine yol açmıştır. Bu başlangıç yeterli olmamış ve sonunda günümüzün Avrupa Birliği ile olgunluk aşamasına ulaşmıştır. Yol boyunca AB endüstrisinin verimlilik konusunda ABD ve önce Japonya, sonra Çin ve Kore’den geri kaldığı, bunun arkasındaki nedenler arasında “pazar büyüklüğünün” başlıca etken olduğu saptanmıştır.

Endüstri maliyetleri arasında işçilik ve sermaye yanında bir de pazarın yapısal eksikliği, bozukluğu sonucu “iş yapma–alışveriş” (transaction cost) vardır. Bunların en çıplak örneği dolaylı vergilerdir, girdiler üzerine kamunun koyduğu yüklerdir. Bu vergiler her ülkenin kendi maliye politikasının sonuçlarıdır ve dışarıdan müdahale ile düzeltilemez. Bunlar ortadan kaldırılmadığı sürece de “iş yapma–alışveriş maliyetleri” sıfırlanamaz, ülke maliyetleri rekabet gücüne kavuşamaz.

Müktesebat

Hukuk–hesap verme ve insan–kültür–inanç dedik. Ekonomi ayağı üzerinde durdum. Hukuk konusunda sanıyorum bugünün koşullarında fazla söz söylemeye gerek yok.

İnsan–kültür–inanç başlıklarına gelince, bu alanların her birinin ne kadar çetin olduğu ortada. İnanç konusu, TBMM’de görüşülmekte olan ve nereye varacağı pek belli olmayan Millî Dayanışma, Demokrasi ve Kardeşlik Komisyonu. Bu konunun tartışmasına sadece kültür açısından eğileceğim. Diğer başlıklar söz konusu komisyonda halledilebilir mi, bilmem.

AB ile üyelik görüşmeleri sırasında “müktesebat”, yani özellikle bu komisyona verilen görevin içeriği fevkalade önemlidir. 27 AB ülkesini bir araya getiren, ilginç bir şekilde, bu komisyonun görev alanındaki başlıklardır. Yani Türkiye bugün tüm 470 milyon AB vatandaşının sahip olduğu hakları, 80 milyonu aşkın yurttaşına tanımak zorundadır. ABD’ye baktığımızda, orada yaşayan insanların yüksek maddi refah seviyelerine karşılık Avrupalı ile aynı uygarlık düzeyinde yaşamadıkları görülür. Amerikan kültürü, D. Trump’ın yetiştiği, alıştığı kültür, bir Avrupalının kültürüyle aynı değildir. Zaman zaman “zenginlik her şey midir?” sorusu tartışılır. Bu, kültürle bağlantılı bir değerlendirmedir.

Türkiye coğrafyası, çeşitli etnik, kültürel birikimle yetişmiş 85 milyona ev sahipliği yapmaktadır. Yani AB müktesebatını benimserken önce bizim kendi nüfusumuzun aynı gelenek, kültür birikimini içselleştirmemiz gerekir. Son 30–40 yılda bunun tam tersi yapılmıştır. Cumhuriyet’in çağdaş eğitim politikalarını ivedilikle yeniden benimsemek, 80’li, 90’lı yılların parçalı eğitim politikaları yerine ülke gençliğinin tümüne hitap eden, ileri ülkelerle aynı içerikli politikaları benimsemek, aydınlanma döneminin uygulamalarını reddetmek yerine onları kucaklamak zorundayız.

Bugün D. Trump’ın Grönland talebi Danimarka’da beka ve NATO bağlamında ele alınmakta, bir uzlaşma noktası olarak adanın NATO toprağı olarak tanımlanması önerilmektedir. Yerel yönetim konuları aynı şekilde 470 milyon AB nüfusunun taleplerini karşılayacak şekilde ele alınacaktır. Özetle Türkiye, yani kurulmakta olan yeni dünya düzeninde ülkemiz, coğrafi alanı ve nüfusu ile orantılı büyüklükte sorumluluk üstlenecektir. Böyleyse yönetim anlayışının bu olgunluk düzeyine yükselmesi gerekecektir. Yoksa bunlar şu veya bu siyasetçinin buyurmalarıyla çözülecek sorunlar değildir.

Şaşırmaya hakkımız yok: Görevimizi yerine getirelim

D. Trump’ın II. dönem başkanlığı Pandora’nın kutusunu açtı, hem de ne açmak. AB’nin, ABD’nin karşısında Avrupa Devletler Birliği’ne evrilmesine kadar. Bu aşamada Türkiye’nin işi, ülke siyasetini oluşturan güçlerin uzlaşması gerekli ve hayli zor.

Türkiye, bir ulus devlet olarak kaldığı bu coğrafyada, şeyhlikler, prenslikler arasında, batısında 450 milyonluk Avrupa Devletler Birliği ile nasıl birlikte var olabilecek?

Bu konuda çok konuşacak, yazışacağız, dikkat edelim, çok zamanımız yok.

İlgili İçerikler