Meşruiyet
x blueSky facebook instagram youtube dailymotion linkedin

Meşruiyet

Cumhurbaşkanı veya bir başka siyasi ya da yurttaş, yurttaş kitlesi anayasanın, seçim veya siyasi partiler yasasının çizdiği çerçevede, öngördüğü kurallardan memnun değilse, onları değiştirmek TC vatandaşlarının, milli iradenin ayrıcalığıdır

Meşruiyet

Geçen iki hafta içinde bir siyaset adamıyla bir büyükelçinin ifadeleri herkesin aklını karıştırdı.

TRÇ, Şangay İşbirliği, BRI derken

MHP başkanı, Türkiye-Rusya-Çin ilişkilerinin geliştirilmesinden söz etti ama bunun içini doldurmadı. Daha sonra Türkgün gazetesinde kendisiyle yapılan bir görüşme yayınlandıysa da bunun zamana uygunluğu yine belirsiz.  Bu ülkelerin her birinin strateji dosyalarındaki veriler, hedefleri, mevcut bağlantıları buna imkân verir mi sorusu düşünülmedi. Tepkiler yeni yeni yoğunlaşıyor. Cumhurbaşkanı seyahat öncesinde “hayırlısı” diyerek ortağının düşüncesini değerlendirdi. Bu da İngilizcedeki “interesting” sözcüğü gibi bir ifade, onay mı, kuşku mu ifade ediyor, bilinmez. Sözün kısası bu da Şangay İşbirliği gibi hedefi belirsiz, içi boş bir dolgu ifadesi.

Meşruiyet, nedir gayr-ı meşru olan?

ABD Büyükelçisi’nin, patronu olan ABD Başkanı’nın zekâsını göklere çıkartmasına neden olan “Erdoğan’ın ihtiyacı olan meşruiyeti verelim” sözleri ne demek oluyor? Acaba kasıt mevcut durumun “gayr-meşru” olduğunu hatırlatmak mı? Trump 2017 referandumunu, mühürsüz oylar dosyasını biliyor olabilir mi? 

Benim bunu duyar duymaz öfkelenerek verdiğim tepki, Türkiye Cumhuriyeti’nin meşruiyetini kastediyorsa, bunun 1923 Nisan’ında İsviçre’nin Lozan kentinde, Gazi Mustafa Kemal’in ordularıyla yendiği kuvvetlerin siyasi temsilcilerinin kabulüyle tescil edildiğini hatırlatmak gerektiği oldu. ABD Başkanı’nın ve benden beş yaş genç olan Lübnanlı Los Angeles göçmeninin bunu bilmeleri olası değil. 

Pekâlâ, ne demek meşruiyet? Bunun yanıtını Umur Talu, 27 Eylül günlü T24’te mükemmel bir şekilde verdi. 28 Eylül’de Hakan Aksay’ın yine T24’teki yazısı da tepkinin “kaymağı” oldu. Bana kalsa onun anlayacağı dille tepki verirdim, Umur Talu kendisine yakışan kelimeleri kullanmış.

Kimin, neyin meşruiyeti?

Yine de birkaç satır yazacağım. Önce kimin meşruiyeti? Ülkenin, yani Türkiye Cumhuriyeti’nin mi? Öyleyse, kelimenin sözlük karşılığı, belli bir toplumda geçerli, kabul gören, yerleşik kural ve değerlere uygun olmaktır. Bu tanıma göre Türkiye Cumhuriyeti’nin meşruiyet kuralı toplumun yüzlerce yıllık geleneklerden, törelerden oluşan değerlerine uymasıdır. Kurala gelince, temel kural ülkenin anayasasıdır. Önümüzde kimi daha katı, kimi daha özgür, ama hepsi laik, demokrat, hukuk, sosyal olma ilkelerini benimsemiş 1921, 1961, 1980, 2017 tarihlerini taşıyan anayasalarımız bulunmaktadır. Onların çizdiği sınırlar içinde hukuk devletinin diğer kurallar silsilesini tanımlayan yasalarımız da mevcuttur. Bunların uygulanmasını engelleyen gelişmelerin mimarı, bugün meşruiyet ihtiyacından söz edenlerden başkası değildir.

O zaman, Trump veya Barack’ın sözünü, ettiği meşruiyet ne getirecek? Hemen şunu teslim edelim, sözünü ettiğim anayasa ve yasalar, onların öngördüğü yaptırımları düzenleyen anayasa mahkemesi ve diğer kurullar var ama mevcut iktidar, anayasayı ve kurumlarını tanımadığını birkaç kere telaffuz etti. Yasaları uygulamakla görevli mahkemeler de düzgün işlemiyor.

Yok, eğer kastedilen Cumhurbaşkanının meşruiyetiyse, durum biraz daha karışıktır. Çünkü, bir siyasinin meşruiyeti serbest, bağımsız seçimlerle kazanılır, sömürge yönetimi dışında kimsenin bu alanda yetkisi yoktur. Bu durumda eğri oturup doğru konuşalım, çünkü Atlantik ötesindeki “el oğlu” öyle yapıyor. Yasaların öngördüğü kurumlar iktidar tarafından tanınmıyorsa, mahkemeler işlemiyorsa ve D. Trump’ın tespitine göre burada bir meşruiyet ihtiyacı varsa, bu kimin ihtiyacı? Yokluğundan kim sorumlu?

Cevap açık, değil mi? D. Trump bu meşruiyeti nasıl sağlayacak? D. Trump Amerikan halkı tarafından ABD anayasası ve seçim yasalarına tarafından göre seçilip, sadece ABD’ni yönetmek üzere görevlendiriliyor. Türkiye Cumhuriyeti Anayasası kendi vatandaşı olmayan bir yabancı kişiye böyle bir görev vermiyor. Yani Cumhurbaşkanı veya bir başka siyasi ya da yurttaş, yurttaş kitlesi anayasanın, seçim veya siyasi partiler yasasının çizdiği çerçevede, öngördüğü kurallardan memnun değilse, onları değiştirmek yine TC vatandaşlarının, milli iradenin ayrıcalığıdır. 

Nedir dilinin altındaki?

Eğer bir meşruiyet sorunu varsa, onu gidermek bir başka kişinin değil, TC vatandaşının ayrıcalığı, görevi. Zaten bu noktada Lübnanlı Büyükelçi de haddini biliyor ve o muhteşem fikrin D. Trump’dan geldiğini söyleyerek topu ona atıyor. Trump’ın yaverleri S. Witkoff ve T. Barrack ekliyor, “o kadar parlak bir kafa ki, 20 kişiyi topluyor, kimsenin aklına gelmeyen pratik çözümü söylüyor.”

Goethe inatçılığıyla bilinen Saksonya dükünün karar vermeden önce fikir almasını, düşünmesini telkin edenlere “fikir alacaksam, düşüneceksem, Saksonya dükü olmamın ne anlamı kalır” dediğini hatırlatmıştır. Bu örnek ile sabaha karşı alınan kararlarla belirlenen KKK’larla yönetilen ülkeler için de geçerli herhalde. Tarih değişik kafiyelerle tekrar ediyor.

Büyükelçi birkaç hafta veya ay önce Türkiye’ye düzen vermek için, iktidarın tasavvurlarına da uyan birtakım fikirler açıkladı. Sonra hemen onların üstü örtüldü. Meşruiyet kelimesinin saygı anlamını kastettiğini ekledi. Böyle bir açıklama hiçbir sözlükte yoktur, Büyükelçi kendi söylediğini tevil etti. Zaten Trump da Cumhurbaşkanı’nın iskemlesini çekerek garip ve kendisinin alışılmış maço tavrına hiç uymayan bir nezaket göstermişti. Nelere oluyor, bu tavırların, konuşmaların arkasında, dillerinin altında ne var? Kandırmak Trump’ın da Barrack’ın da emlakçılıktan alıştıkları huy. Ama siyasette bunu yapmak için dahi onların sahip olmadığı, Churchill, Metternich, Bismarck gibi bilgi ve kurnazlık gerekir.

Bu noktada şöyle Cansu Çamlıbel’in değerli emekli büyükelçi Sönmez Köksal’la T24’te yayınlanan mülakatından bir alıntı yapmak isterim:

“…1945-1947 arasını hatırlarsak, yani Türkiye’nin çok partili düzene geçtiği yılları, Almanya’ya savaş açanların kurduğu demokratik kulüp Birleşmiş Milletler denen yapı var. Türkiye zaten oraya üye olmak için Almanya’ya savaş açıyor. Yani otoriterliğe, faşizme savaş açan ülkelerin yükseldiği bir dönem. Şimdi öyle bir dünya yok. Yani daha çok otoriter ve totaliter rejimlere doğru bir gidiş var. Ben şuna inanıyorum; Türkiye 1947’deki gibi çok partili, serbest, güvence altında olan seçimlerle bir iktidar değişimi yaparsa bunun sadece Türkiye ve bölge için değil, global olarak da etkileri olacaktır. Yani daha çok otoriter ve totaliter rejimlere doğru bir gidiş var. Ben şuna inanıyorum. Zaten bizim Türkiye Cumhuriyeti olarak kurduğumuz rejimin ana unsuru budur; barışçıl bir şekilde iktidarın değişebilmesi ihtimali.” (Cansu Çamlıbel-Sönmez Köksal, T24, 29.09.2025).

O kadar kolay değil

Bizler bu konularda çok duyarlı olduğumuz, son yıllarda anayasa, yasa tanımazlıktan karamsarlığa kapıldığımız için tepkimizin düzeyi yüksek. Yok, bazı kişiler böyle düşünmüyor, ABD Başkanı’na böyle bir itibar atfediyorsa, vah vah bize. Biz haklı olarak bu hadsizliğe tepki gösteriyoruz, ama kaygılanmayalım, bu olanlar, tıpkı CHP kurultaylarıyla ve belediye başkanlarıyla ilgili durumlarda olduğu gibi butlanla sakat. Yani Trump ve şürekasının lafları ciddiye alınmaya layık değildir.

  1. Trump ülkelerde rejim değişikliğine kalkışmadan, T. Barrack’ın tüccar, Witkoff’un hukukçu-emlakçı becerisiyle, ABD’nin Hillary Clinton’dan, hatta Carter döneminden beri karıştırdığı Ortadoğu’ya aklınca barış getirmeye kalkışıyor. Ona göre para her şeyi halleder, “Sen seçim hilelerini iyi becerirsin” lafı da siyaseti ilkesiz, dalavereyle yürütme tercihini gösteriyor.

Çeşitli ülkelerdeki gelişmeler; siyasetten ekonomiye, teknolojiye

Ama dünya artık böyle yönetilmiyor. Artık trilyonlara hükmeden şirketler, parasal kazanç yanında, yapay zekâ dünyasında söz sahibi olan şirket yöneticileri ve evrilen, Trump, Barrack, Witkoff veya Macron, Meloni, Merz, hele hele Starmer gibi eskimiş isimlerin ufkunun ötesinde paradigmaların hakim olduğu bir dünyada yaşıyoruz. 

Farkındaysanız bu hiyerarşide Ortadoğu, doğu Avrupa, doğu Akdeniz ve Uzakdoğu ülkeleri de yer almıyor. Üstelik dünyanın ekseninde bulunduğumuz bölgeden doğuya, kuzey Atlantik’e kayma var. Napoleon’un İstanbul’u, yöneten siyasal gücün dünyayı yöneteceğini söylediği rivayet edilir, bugün sağ olsaydı acaba bunu doğrular mıydı? Yoksa bir ülke gücünü coğrafyası kadar, ekonomik, teknolojik, beyin gücünden mi alır? Türk toplumu bugün 85 milyon nüfusuyla bulunduğu coğrafyada en az kurtuluş savaşında olduğu kadar bilinçli, güçlüdür. Komşularımızdan, müttefiklerimizden tek talebimiz “gölge etmemeleridir.”

Evreni yönlendiren oyuncular değişiyor

İki yıl öncesine kadar DAVOS siyasi liderlerden ve finansal zenginlerden sorulurdu, bugün bu sayılan isimler ve benzerleri hâkim olup bitene. Bugün tüm yaşamımızı etkileyen kararlar, başta Elon Musk (TESLA) Mark Zukerberg (Facebook-META), Sam Altman (Open AI), Jensen Huang (NVIDIA), W.Gates (Microsoft) gibi DAVOS seçkinleri tarafından alınıyor. Üstelik geçen hafta oval ofiste konuşulan, Barrack ile Witkoff’un çantasını dolduran sorunlar da gündemin ilk sıralarında yer almıyor. Bunun bir başka göstergesine geçen hafta İstanbul’da tanık olduk.

İstihbarat artık açık bilgi

İngiltere’nin Ankara’da eski büyükelçisi, köklü Beşiktaş tutkunu R. Moore, İngiltere’nin İstanbul başkonsolosluğunda yapılan toplantıda, ünlü istihbarat örgütü MI6’ın başkanlığı görevini Blaise Metreweli’ye devrettiğini ve örgütün çalışma şeklindeki önemli değişikliği açıkladı. Bu yeni modelde herkesi MI6’nın kurduğu WEB sistemi üzerinden “sessiz kurye-silent courrier”yi kullanmaya, yani bildiklerini bu ortam üzerinden İngiliz istihbarat sistemiyle paylaşmaya davet etti.

İstihbarat gizlilik üzerine kurulu bir bilgi kaynağı. Bugüne kadar MİT başkanını bilmedik. Bugün hem biliyoruz hem de o kişi rahat rahat, hiçbir tehditten çekinmeden Suriye’deki camide namaz kılıyor, Suriye geçici başkanı ile yan yana olmaktan geri durmuyor. R. Moore andığım toplantıyı yapıyor, yeni MI6 Başkanı’nı tanıtıyor, daha da ötesi herkesi bildiklerini paylaşmaya davet ediyor. Bu sadece İngiltere’de değil, ABD’de de başkanla CIA yöneticileri, ajanları arasındaki çekişmelerde de gündeme geliyor.

Tezatlar ve maliyeti

Bu gelişmelerin yapay zekânın yayılmasıyla veri dünyasının öneminin artmasıyla herhalde yakın ilgisi var. MİT, MI6, CIA, Fransız, Alman, Rus istihbarat sistemleri istedikleri kadar bazı bilgileri saklamak istesinler, yeni yazılımlar, bilgi sayarlar bunların gizli kalmasına izin vermiyor. Oyun artık açıkta oynanıyor ve bu iyi bir şey. II. Dünya Savaşında İngiltere’de Alan Turing’in çalışmaları, kurduğu ekip, klasik askerler, komutanlar tarafından kuşkuyla izleniyordu ve Turing o gün yadırganan kişisel yaşam tercihleri nedeniyle ölüme yönlendirildi. Bugün yapay zekâ, A. Turing’in kurguladığı oyun modellerinin çok daha mükemmelini geliştiriyor ve kurmay eğitimi bu gelişmeleri içeriyor. 

Bir de adalet bundan payını alsa; yüzlerce aydın aylardır, bazıları yıllardır demir parmaklıklar arkasında iddianame, açık yargılama bekliyor. Bir yandan büyük veri kullanılarak yepyeni çözümler yaratılıyor, öte yanda neden suçlandığı bilinmeyen yüksek eğitimli insanlar büyük veri bir yana, asgari bilgiden yoksun yapay tanıkların iddiasına göre yargılanıyor. Ne tuhaf bir dünya! Meşru mu bu olanlar?

 

İlgili İçerikler