Ekonomi yönetiminde enflasyon ve deflasyon istenmeyen iki durumdur. Bir tarafta fiyatlar genel düzeyinin sürekli olarak yükselmesi, diğer tarafta ise düşmesi var. İkinci durumla yani deflasyonla başlarsak fiyatlar düşmeye başlayınca tüketiciler, yatırımcılar bunun devam edeceğini düşünerek satın almayı azaltıyor veya durduruyor, bu da ekonominin, yatırım ve üretim faaliyetinin durmasına yol açıyor. İki durumda da ekonomi duruyor.
Bu durumun son yıllardaki önemli örneği Japonya. Zaten yüksek tasarruf oranına sahip olan ülkede böyle bir eğilim başlayınca, fiyatlar yükselmek yerine alçalmaya yönelince, hükümet telaşlandı ve faiz oranları önce sıfır sonra negatif oldu. Japon hükümetleri negatif enflasyon yerine fiyatlar genel düzeyinin yüzde 1 ve daha üstünde yükselmesi için programlar geliştirdiler. Enflasyonun baş edilemez hâlâ geldiği Günay Amerika ülkelerinde insanlar "denize düşen yılana sarılırcasına", ekonomik ve fiziki varlıklarını korumak için, ahlaki yönlerini unutarak her yolu deniyor.
Bekleyişler ve enflasyon
Fiyatların yükselmesinin yani enflasyonun çeşitli sonuçları var. Genel bir tespitle fiyatlar yükselir, paranın satın alma gücü düşerken, bireyler, imalatçılar ve yatırımcılar daha yüksek fiyatla karşılaşmamak için satın almalarını arttırıyor, öne çekiyor, bu da talebi yükseltiyor ve enflasyonu hızlandırıyor. Bundan zarar görenler sabit gelirliler oluyor, çünkü onlar gelirlerini arttıramıyor veya enflasyon kadar arttıramıyorlar. Sabit ve düşük gelir kazanan nüfusun karşılaştığı zorlukların hafifletilmesi için ücret artışları yapılıyor. Endeksleme olarak bilinen bu yöntem, hükümetlerin enflasyonu denetim altına alamayışının ifadesidir ve toplumun önemli kesimlerinin ihtiyacı olmakla birlikte fiyat artışı beklentilerini normalleştirmektedir. Yani ilk paragrafta yazının nezaket sınırlarına dikkat ederek kullandığımız ifade burada da geçerlidir. Toplumun ayakta kalabilmesi için gereken yapılırken, fiyat artışlarının önü açılmakta, hatta hedef gösterilmektedir.
Enflasyonun olumsuz etkileri bunlarla sınırlı değildir. Bu süreç toplum ilişkilerinde, borçlu-alacaklı ilişkilerinde ahlak standartlarının zayıflamasına yol açmaktadır. Bugün Türkiye'de her tür alışverişte karşılaştığımız ve hepimizi şaşırtan ve artık korkutma raddesine gelen fiyatlama davranışları, özellikle birey ve toplum davranışı konusunu psikolojik, sosyolojik ve ahlaki boyutlarıyla incelemeyi gerektirmektedir.
Neden enflasyon? Piyasadaki para miktarının artmasının talep doğurduğunu iddia eden Chicago Okulu, Milton Friedman, talep artışını sorumlu tutuyor. Talep artışı para miktarı ile de sınırlı değil, bu para birkaç kez dönüyor, "devir hızı" talebi daha yüksek düzeylere çıkartabiliyor. Günümüzde talep sadece elimizdeki nakit varlıkla finanse edilmiyor, kredi kartları sahip olduğumuz naktin birkaç kat üstünde mal ve/veya hizmet almamızı sağlıyor. Üstelik kredi kartıyla yapılan harcamalara vadesine göre faiz uygulansa bile, bu faiz oranı enflasyon nedeniyle fiyatlar genel düzeyindeki artışla yarışıyor. Bugün Türkiye'de M2 olarak tanımlanan nakit para, vadeli ve vadesiz mevduat toplamı 13.6 milyar TL, kredi kartı ile yapılan harcamaların toplamı olan 2 milyar TL'nin bunun içindeki payı yüzde 14.7. Hayli önemli bir büyüklük.
Katma değer-tasarruf zafiyeti, cari işlemler açığı, enflasyon
Buraya kadar enflasyon konusunda bilinenleri hatırlattık. Son olarak süreci başlatan tek etkenin talep değil, maliyetler ve döviz kuru olduğunu hatırlatalım. Tasarruf zafiyetinin bir başka yüzü dış açıktır. Borçlanmak ekonomilerde sık sık karşılaşılan bir finansman yöntemidir. Enflasyon dönemlerinde bu yönteme "cari işlemler açığı" eklenmektedir. Enflasyonun harcamaları hızlandırdığını belirttik. Bugün ülkede özellikle lüks harcamalara yönelik harcamaların cari işlemler açığı ile ilişkisini düşünmemiz gerekir.
Her gün yeni ve lüks lokantalar, güzellik salonları açılmakta, şehrin ana caddelerinde bulunan otomobil galerinde son model ve en pahalı otomobiller teşhir edilmekte ve bunların alıcı bulduğu şehir trafiğindeki artışta görülmektedir. Bu alış verişler bireyler tarafından fonlanmaktadır. İki sorudan biri bu fonların arkasındaki gelirin ne ölçüde vergilendiği, ikincisi, bu araçların ithalatının hangi döviz geliriyle finanse edildiği, cari işlemler açığının bundan ne ölçüde etkilendiğidir. Birey bu araçları kendi imkanlarıyla fonlayabilir, ama bunlar ithal edilirken cari işlemleri arttırmaktadır. Vergilendirme sorusunun yanıtı Gelir İdaresi Başkanlığı kayıtlarında ve hükümetin bu gelirleri neden vergilendirmediğindedir. Bu ithalatın cari işlemler açığı üzerindeki etkisi yine yetkili hükümet organları tarafından ortaya konulabilir. Konu önemlidir.
Gelişmekte olan ülkelerde satın alma gücü ve dolayısıyla tasarruf oranı düşük olunca hükümetler ekonominin kalkınması, altyapı yatırımlarının yapılabilmesi için altyapı yatırımlarını, konut yatırımlarını özendirici para ve maliye politikaları izliyor. Böylece ekonomi "canlanırken", popülist ve özellikle yeni yatırımları özendirici uygulamalar, kamu gelirlerinin azalmasına yol açıyor. Bu da bizi hikayenin başına, dolaylı vergilerle harcamalar karşılanırken, piyasaların bozulması sonucuna götürüyor.
Kamu özel kesimin gelirini vergilendiremeyince dolaylı vergilerle tüketim harcamalarının üstüne gitmektedir. Bu geniş kitlelerin satın alma gücünü azaltırken, aynı zamanda alış veriş maliyetlerini yükseltiyor, üreticilerin, yatırımcıların doğru fiyatlarla karşılaşmalarını engelliyor. Dolaylı vergilerin ulaştığı boyutları ve etkilerini Prof. Ünal Zenginobuz incelemiştir. Bu gelişmenin şirket stratejilerini, dolayısıyla rekabet gücünü, kaynak tahsisini nasıl olumsuz etkilediğini, kısaca piyasayı temelli şekilde bozduğunu "Değer Zincirinin Evrimi"nde ayrıntılı olarak tartıştık.
1950'li yıllar, alt ve üst yapı yatırımları, enflasyon
Türkiye Cumhuriyeti ekonomi tarihi özetlenirken özellikle 1950'den itibaren liberal ekonomi politikasının Türkiye'yi küresel sermaye hareketlerine açtığı ve bunun enflasyonist etkileri görülür. Cumhuriyet'in kuruluşuyla birlikte önemli sanayi yatırımları yapılmış, bu süreçte Sovyetler Birliği'nin önemli finansman ve teknoloji desteğinden yararlanılmıştır. Devletçi ekonomi politikasının ve 1952'de NATO'ya üye olunmasının ardından önemli havaalanı ve diğer altyapı ve sınai tesis yatırımları yapılmıştır. Böylece önceki 15-20 yılın muhafazakâr ekonomi politikasından, genişleyici politikaya geçilmiştir.
Özellikle ABD kaynaklı dış borçlanma ile yapılan bu yatırımlar bir yandan ülkenin ihtiyaçlarını karşılarken, aynı zamanda bu projelerin gerçekleşmesi sürecinde Türk mühendislik sektörü önemli proje yönetimi deneyimi kazanmıştır. 1950'ler sona ererken dış borç 227 milyon dolardan, 1.138 milyon dolara yükselmiştir. 1958 yazında bu tablonun sürdürülemezliği karşısında TL'nin dolar karşısında değeri 2.80'den 9.02'ye düşmüştür.
27 Mayıs 1960'da Türkiye planlı kalkınma dönemine geçmiş, yani yeniden muhafazakâr politika uygulamasına dönmüştür. Kamu için emredici, özel sektör için yol gösterici olarak tanımlanan planlama sürecinin temel özelliği ithalat ikamesi olmuştur. Bu dönemin hedefleri, yerli imalatın gelişmesini özendirmek, dış açıklara imkan tanımamaktı. Bu ithalatın artmaması, döviz açığı verilmemesi demektir. 1960'da 7.69TL olan dolar, 1969'da 5.45'e inmişti. Bu süreçte ekonomi bütüncül, holistik bakışla ele alınmayınca imalatçı şirketler ihtiyaç duyulan hammadde ve yarı mamul temininde önemli engellerle karşılaşmıştır. Bu yazıda para politikasına, enflasyon süreçlerine göz atıyoruz. 60'lı yıllar Avrupa Birliği ile üyelik görüşmelerinin başlaması, 1995'te Gümrük Birliğinin kurulması bu süreçlerin incelenmesinde gözden uzak tutulmamalıdır.
Ekonominin uluslararası ekonomiyle alış verişinin kısıtlanması, ihracat alışkanlıklarının körelmesi, ihracat yapma yetkinliğinin görülmemesiydi. Nitekim 1970'lerde fevkalade bozulan politik iklimin yanında ekonomi 1970'lerin sonunda dış açıklarla yeniden krize girdiğinde 24 Ocak 1980'de ülkede yeni bir kapsamlı ekonomi politikası uygulanmaya başlandı. İthalat ikamesi ve planlı kalkınma döneminden, yeniden dışa açık büyümeye geçildi. Bu kez hedef, İrlanda, Kore ve diğer uzak doğu ülkelerinde yapıldığı gibi, ihracattı. Bu dönemde ülkede çok iddialı yatırımlarla önderlik yapmış olan Başbakan Süleyman Demirel'in bu politikayı "neyimiz varmış ihraç edecek?" sorusuyla kaygıyla değerlendirmiştir. Oysa ithal ikamesi döneminde birçok imalat endüstrisinde rekabet gücü kazanılmıştı. Bazı arkadaşların değerlendirmelerinin tersine, AB ile kurulan Gümrük Birliği bu dönemde, yetkinlik kazanımı bağlamında kazançları arttırmıştır.
İçinde bulunduğumuz ve toplumun güçlükle ayakta durduğu enflasyonun başlangıcı 2020'lere gitmektedir. 2000 yılında uygulanmaya başlanan güçlü ekonomiye geçiş programının en önemli özelliği saydamlık ve hesap verilebilirlikti. Tuhaftır, önceki benzeri müdahalelerde olduğu gibi programın bu defa AKP hükümeti tarafından titizlikle uygulanması ancak 5-7 yıl kadar sürmüş ve arından bozulma başlamıştır. Saydamlık, hesap verilebilirlik, sorumluluk, eşitlik ilkeleri ve üstelik para politikasının temel ilkeleri ihmal edilince 2020'ye kadar makul sayılabilecek (IMF rakamlarına göre) yüzde 6.5-yüzde 16 düzeylerinde seyreden enflasyon oranı 2021'de yüzde 19.6 olduktan sonra bugünkü yüzde 72.3 oranına ulaşmştır.
Sizde yararlı, bizde zararlı
Türkiye son 73 yılını bu kısa yazıda özetlenebilecek ayrıntıda yönetirken iki temel sorunla karşı karşıya idi. Bir yanda ülkenin ayakta durabilmek için ihtiyaç duyduğu dış finansman, öte yanda bunu sağlayacak IMF ve diğer yatırımcı ABD kaynaklarının endüstri politikası karşıtı tutumları. ABD kendi içinde endüstri politikasını serbest piyasaya aykırı bulurken, DARPA ve diğer kurumlar üzerinden teknoloji geliştirilmesini sağlayacak projeleri destekliyordu. Bu Fransa, Almanya, Kore gibi ülkeler için de geçerlidir. Yani kendi ülkelerinde izlenen endüstri politikası yöntemi, gelişmekte olan ülkelerde yerleştirilmek istenen "piyasa ekonomisi" yöntemine aykırı bulunuyordu. Tıpkı ABD, Fransa, İngiltere, Almanya gibi ülkeler tarım sektörünü kollayıp endüstriye öncelik verirken, gelişmekte olan ülkeleri "sizin üstünlüğünüz geleneksel ve yapay tohum kullanan tarım ürünlerindedir demeleri gibi.
Güven ve adalet
Türkiye ancak kendi iradesiyle çizebileceği bir yol haritasıyla bu çıkmazdan kurtulabilirdi ve bu ancak kısmen yapılabildi. Bundan sonra öncelikle piyasadaki tahribatı onarmak, özellikle hukuk, adalet sistemindeki vahim yanlışları gidererek, ekonominin en önemli girdisi olan "güven"i yeniden kurmaktır. Enflasyon, satın alma gücünün zayıflaması, bireylerin sıkıntı çektiği ve en önemli olarak "ahlak zafiyetini" getiren sorunlardır. Para politikasından daha önemli olarak "güven" unsurunun göstergesi olan saydamlık ve adalet yerine getirildikten sonra bilimin gösterdiği yönde ve büyüklükte para politikası sonuç verebilir.
|
Ahmet Çelik Kurtoğlu kimdir? Ahmet Çelik Kurtoğlu, 1942'de Ankara'da doğdu. 1965 yılında Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi'nden mezun oldu. Akademik kariyerini 1982 yılına kadar aynı kurumda sürdürdü, Cambridge Üniversitesi'nde lisansüstü derecesi aldı. 1972-74 yılları arasında Yale Üniversitesi'nde doktora sonrası çalışmaları yaparken teknolojik gelişme ve endojen büyüme teorisi üzerinde yoğunlaştı, 1997-2006 yılları arası Galatasaray Üniversitesi'nde ders verdi. T.C. Dışişleri Bakanlığı'nın görevlendirmesiyle 1978-82 yılları arasında B .M. UNCTAD "Teknoloji Transferi Davranış Kodu" müzakerelerinde T.C. delegesi olarak yer aldı. 1983-86 yıllarında arasında İktisadi İşbirliği ve Kalkınma Örgütü (OECD) Kalkınma Merkezi'nde araştırma yöneticisi olarak görev yaptı. Türkiye ve beş Asya ülkesinde Müşavir Mühendislik sektörü üzerinde yaptığı çalışma OECD tarafından yayınlandı. 1987 yılında Dış Ekonomik İlişkiler Kurulu (DEİK) kurucu direktörü olan Kurtoğlu, 1992 yılından itibaren Karadeniz Ekonomik İşbirliği İş Konseyleri Genel Sekreteri, daha sonra 2008 yılına kadar DEİK Yönetim Kurulu ve İcra kurulu üyesi olarak görev yaptı. DEİK pek çok Türk şirketin uluslararası işbirliği kurması sürecinde yardımcı oldu. Prof. Dr. Kurtoğlu, yurtdışındaki faaliyetini 1994-2006 yılları arasında European Roundtable of Industrialists (ERT) adlı kurumda danışman olarak sürdürdü. ERT en büyük 50 Avrupa sanayi şirketi başkanları tarafından, AB Komisyonuna politika tavsiyesi yapmak üzere kurulmuştur. Politika tavsiyesi danışmanların oluşturduğu çalışma gruplarında geliştirilmektedir. 1999 yılında Kurdoğlu Danışmanlık A.Ş.'ni, 2003 yılında "İyişirket Danışmanlık A.Ş."yi kurdu ve strateji, şirket değerlemesi ve satış müzakeleri, iş geliştirme ve finansman, kurumsal yönetim (governance) konularında danışmanlık hizmeti verdi. 2001 yılında TMSF "9 Banka Yönetim Kurulu Üyesi" olarak, 2002-2007 yıllarında arasında Tekfenbank Yönetim Kurulu, 2012-2019 yılları arasında Tekfen Holding A.Ş. Bağımsız Yönetim Kurulu Üyesi olarak görev yaptı. 2007-2008 döneminde TEMA Vakfı Yönetim Kurulu Başkanı oldu A.Çelik Kurtoğlu teknoloji ve uluslararası ekonomik ilişkiler konularında yayın yapmıştır. Son çalışması olan "Değer Zincirinin Evrimi", Aralık 2022'de Efil Yayınevi tarafından yayınlanmıştır. |


